Ağustos 1996 · s. 305 · 9 dakikalık okuma
Yağma Sofrası
Rıza Bağcı · Yrd. Doç. Dr. · Tarih

Milyonla çalan mesned-i izzetle ser-efraz.
Bir kaç kuruşu mürtekibin cayı, kürektir.
Ziya Paşa
Servet-i Fünun edebiyatının ünlü şairi Tevfik Fikret’in “ Yağma Sofrası” anlamına gelen Han-ı Yağma adlı şiirini anlamak için, bu şiirin yazıldığı devrin ve bu devre giden yılların üzerinde durmak gerekir.
Avrupalıların “Hasta Adam” adını verdikleri Osmanlı devletinin en bunalımlı yıllarında, l876’da devletin başına geçen Sultan II. Abdülhamit, aynı yıl Meşrutiyet’i ilan etmiş, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra ise Meclis’i kapatarak, Meşruti idareye son vermiş ve 1908 ‘e kadar ülkeyi idare etmişti.
Devrin bir çok aydını devletin temelinden sarsıldığı bu zor günlerde, toplumdaki kokuşmuşluğun, müesseselerdeki eskimişliğin ve bozukluğun, geriliğin sebeplerini derinlemesine anlamaktan uzaktı. Onlar, kökleri ta yüzyıllar öncesine giden bütün bu sosyal, siyasi, ekonomik bozuklukların, çürümüşlüğün ve kokuşmuşluğun yegane sebebi olarak hürriyetsizliği ve Osmanlı tahtında oturan II. Abdülhamit’i görüyorlardı. Onlara göre, Meşrutiyet ilan edilip, Meclis açılsa, hele bir de hükümdar tahttan indirilse, Osmanlı Türkiyesi bütün meselelerini çözecek, bütün sosyal, siyasi ve ekonomik problemlerini halledecekti.
Meşrutiyet’in ilanıyla, rüşvet, suiistimal olayları bitecek, ekonomi düzelecek, adalet doğru ve hızlı bir şekilde işleyecek, bütün etnik problemler aşılacak, Avrupa devletlerinin desteği kazanılacak, hatta Osmanlı Türkiyesi tam bir Avrupa devleti olacaktı.
Halbuki
bu, tam bir ütopiydi. Çünkü devlet, yüzyıllardan beri devam eden ve iyice
içinden çıkılmaz bir hale gelen sosyal, siyasi ve ekonomik bir yığın problemle
karşı karşıya idi ve bütün bu problemler, adı Meşrutiyet olan sihirli bir
değnekle birden çözülemezdi.
Devletin içinde bulunduğu bu kötü durumdan kurtulabilmesi için, köklü tedbirlere, radikal reformlara, uzun ve sabırlı çalışmalara, toplumun eğitilmesine ve büyük fedakarlıklara ihtiyaç vardı. Yapılacak tek bir siyasi değişiklikle ülkenin içinde bulunduğu bütün meselelerinin çözüleceğine inanmak, devletin ve toplumun yüzyıllardan beri karşı karşıya olduğu içinden çıkılmaz problemlerin birden ortadan kalkacağını zannetmek büyük bir yanılgıydı.
İşte Türk aydınları, bu yanılgıya düştüler. l908’de II. Meşrutiyet ilan edildi, Meclis açıldı. 31 Mart Vakası’ndan (13 Nisan 1909) sonra ise, 33 yıldan beri devletin başında bulunan II. Abdülhamit tahttan indirildi. Böylece Türk aydınlarının yıllardan beri gördükleri rüya artık gerçekleşmiş, ülkeye hürriyet gelmişti.
Birkaç yıl güle-oynaya hürriyet şarkılarıyla, Meşrutiyet’in meziyetlerini anlatan parlak nutuklarla geçmişti. Gerçi bu arada Avusturya, Bosna-Hersek’i ilhak etmiş, Bulgaristan bağımsızlığını ilan edip imparatorluktan kopmuş, Girit Yunanistan’la birleştiğini bildirmişti. Ama olsundu, değil mi ki Meşrutiyet ilan edilmişti. Bu her şeye değerdi.
İşte Türkiye, bu sosyal, siyasi şartlara doğru hızla giderken, yıllardan beri Aşiyan’ına çekilmiş, karamsarlığa kapılmış, ülkenin kurtuluşundan ümidini kesmiş, devrin ünlü şairi Tevfik Fikret de ihtilalin yakında olacağının kendisine müjdelenmesi üzerine, Aşiyan’ından çıkıp karamsarlığı üzerinden atıp 25 Haziran 1324 / 8 Temmuz 1908’de Millet Şarkısı adlı şiirini yazdı.” Jön Türkleri ve orduyu zulme karşı isyana davet etti:
Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır;
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa
Sönmez ebedi her gecenin gündüzü vardır.3
11 Temmuz 1324/24 Temmuz 1908 ‘de ihtilalin gerçekleşmesi üzerine de Doğan Güneş’e adlı manzumesiyle ihtilalcileri alkışladı.
A’kıbet ufk açıldı, sen doğdun
Bütün alayişinle; şimdi feza
Seni alkışlıyor, bütün gözler.4
Yine 11 Temmuz 1324/ 24 Temmuz 1908’de yazdığı Rücü adlı şiiriyle ise ihtilali gerçekleştiren orduyu,
Ve siz, ey ordumuzun anlı şanlı efradı,
Siz ey güzel vatanın ber-güzide evladı,
Siz ey küşade alınlar, güzide vicdanlar,
Siz ey yürekli, ve aslan yürekli insanlar!5
diye yüceltti.
Fakat aylar, yıllar geçiyor, Fikret’in söz ettiği güneş bir türlü doğmuyor, etraf bir türlü aydınlanmıyordu. Üst üste gelen toprak ve prestij kayıpları. Meşrutiyet yönetimini halkın gözünde küçültüyor, perde arkasında kalarak ülkeyi el altından idare eden İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı güven sarsılıp kızgınlık artıyordu. Bu durum ise İttihat ve Terakki yönetimini daha da sertleştirmişti. Artık siyasi muhaliflerine karşı yıldırma ve ortadan kaldırma metotlarını kullanmaya başlamışlardı.
“Yeni Sultan Mehmet Reşat, saray personelini baştan aşağı temizleyen ve orada kilit mevkilere kendi adamlarını getiren İttihat ve Terakki’nin elinde oyuncaktı.”6
Topluma yapılan vaatler yerine gelmiyor, ülke her geçen gün büyük bir felakete doğru hızla sürükleniyordu. 31 Mart Vakası’ndan (13 Nisan 1909) sonra sıkıyönetim ilan edilmiş ve bu iki yıl uzatılmıştı.
Nihayet “Trablusgarp Savaşı ‘nın kötü neticeleri dolayısıyla şiddetli tenkitlere maruz kalan İttihat ve Terakki Fırkası, ihmal ve budalaca hareketleri ile binlerce insanın ölümüne sebep olan Hakkı Paşa’nın sorguya çekilmesini önlemek için Meclis-i Meb’usanı (18 Ocak 1912’de) kapatır....
Hürriyet mücahitlerinin meclisi kapatmaları Fikret’e 1295/1878 yılında Abdülhamit’in ilk Meb’usan Meclisi’ni kapatmasını hatırlatır. Demek, millet otuz üç yıl boşuna ıstıraba katlanmış, ihtilali beklemiş, kurtarıcıları tarafından tekrar ihanete uğramıştır. Şu halde değişen hiçbir şey yoktur. Zihniyet aynen devam etmektedir”.7
Tevfik
Fikret, çoğu eski arkadaşları olan İttihat ve Terakki Partisi’nin uğrunda
savaştıkları prensiplere ihanet etmeleri üzerine, yeniden bedbinleşip, bütün
umutlarını yitirdi. Büyük bir hayal kırıldığına uğramış, adeta yıkılmıştı.
Kanun diye, en temiz alınlar yerlerde sürünmüş, “kanun diye, kanun diye kanun
tepelenmişti.” Hiddet ve nefret duygularıyla dolu Rübab-ı Şikeste şairi, 6
Kanunusani 1327/19 Ocak 1912’de yazdığı Doksanbeş’e Doğru adlı şiirinde:
Ey millete bir sille olan darbe -i münker!
Ey hürmet-i kanunu tepen sadme-i bi-dad
Milliyeti, kanunu mukaddes tanıyan her
Vicdan seni lanetle, mezelletle eder yad...
Düşsün sana meyyal-i tahakküm eğilen ser;
Kopsun seni -bir hakk diye- alkışlayan eller!8
diyerek hürriyet mücahitlerine lanetler yağdırdı.
Bu şiir İttihat ve Terakki ileri gelenleri arasında büyük bir tepki uyandırdı. Fikret, İttihat ve Terakki’yi tutan basında çirkin hücumlara maruz kaldı. Fikret’e bir sanatkar olarak saygı duyan arkadaşı, Servet-i Fünun şairi Faik Ali bile, Tevfik Fikret ile Hasbihal adlı şiirinde, Rübab-ı Şikeste şairini fasit insanları desteklemekle suçladı.9
Bu arada Nisan 1912’de o kadar iyi hazırlanmış ve yönetilmiş bir genel seçim oldu ki, 275 kişilik Meclis’e ancak altı muhalif milletvekili girebildi.10 Ve bu seçim Türk siyasi tarihine ”sopalı ve dayaklı seçim” olarak geçti.ıı İttihat ve Terakki Partisi “eski Meclis’i feshetmek ve hayasız derecede dürüstlükten uzak bir seçimle bir yenisini kendi adaylarıyla doldurmak suretiyle, Meclis içi muhalefeti ezmişti.”12
2 Ekim 1912’de Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ’dan müteşekkil küçük Balkan devletçiklerinin ültimatomu geldiğinde, hükümet Trablusgarp Savaşı ile meşguldü. Bu yüzden hemen 17 Ekim 1912’de İtalya ile bir barış yapılıp, Trablusgarp ve on iki adalar İtalya’ya bırakıldı. Ertesi gün ise Balkan Savaşı patlak verdi.
Balkan Savaşı devam ederken, 23 Ocak 1913 ‘te İttihatçılar Bab-ı Ali’ye baskın yaptılar. Başlarında Enver Bey’in bulunduğu küçük bir subaylar grubu, zorla Bakanlar Kurulu odasına girdi ve Harbiye Nazın Nazım Paşa’yı vurdu, Başbakan Kamil Paşa’yı da istifa ettirip yönetime tamamen el koydu. Son hürriyet ve demokrasi kırıntılarını da ortadan kaldırıp, l918’e kadar devam edecek ve ancak imparatorluğun çöküşüyle bitecek olan fiili bir askeri diktatörlüğü başlattılar. Artık ülkeyi Enver, Talat ve Cemal Paşalar yönetiyordu.13
“Bu üç adamın yönetimi altında devlet gücünün mekanizmasının vidaları gittikçe sıkıştırıldı. Muhalefet partileri yıkıldı, liderleri sürüldü veya zararsız hale getirildi ve bazen bir terör idaresi oranlarına yaklaşan insafsız bir baskı uygulandı”.14
Balkan Savaşı yenilgisiyle hemen hemen bütün Balkanları kaybettik, imparatorluğun en zengin toprakları elimizden çıktı, milyonlarca evlad-ı fatihan İstanbul’a giden yollarda aç, susuz, perişan yok oldu.
İşte devlet, tarihinin bu en acı, en trajik günlerini yaşarken, millet ıztırap içinde kıvranırken, geniş halk yığınları yokluk, kıtlık ve hastalık içinde çırpınırken ülke yönetimi şahsi ihtirasları peşinde koşan, hak, hukuk, kanun, vicdan, hürriyet gibi ulvi değerleri hiçe sayan kimselerle doldu.
İhtikar, vurgun, hırsızlık, suiistimal gittikçe yayıldı. Toplum inim inim inlerken, çalıp çırpıp çeşitli vurgunlarla zengin olanlar, devletin imkanlarını suistimal edenler çoğaldıkça çoğaldı. Fikret’in ifadesiyle devletin ve milletin her şeyi yağmalanıyordu. Zavallı Rübab-ı Şikeste şairi şaşkınlık, hiddet ve nefret içindeydi. Eline kalemini aldı ve çok kısa bir süre içinde ülkeyi ve milleti perişan bir hale getiren İttihat ve Terakki yöneticilerine, soyguncu ve vurgunculara karşı Yağma Sofrası anlamına gelen, meşhur Han-ı Yağma adlı şiirini yazdı:
Bu sofracık, efendiler, ki -iltikama muntazır
Huzurunuzda titriyor- şu milletin hayatıdır;
Şu milletin ki muztarib, şu milletin ki muhtazır,
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun, hapır hapır.
Yiyin efendiler, yiyin; bu han-ı iştiha sizin;
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!
Efendiler! Pek açsınız, bu çehrenizde bellidir;
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı, kim bilir?
Şu nadi-i niam, bakın, kudumunuzla müftahir,
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hakk da elde bir!
Yiyin efendiler, yiyin; bu han-ı zi-safa sizin;
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!
Bütün bu nazlı beylerin, ne varsa ortalıkta say:
Haseb, neseb, şeref, şataf, oyun, düğün, konak, saray
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay
Yiyin efendiler, yiyin; bu han-ı iştiha sizin;
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!
Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı, yok zarar,
Gurur-ı ihtişamı var, sürür-ı intikamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar;
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar.
Yiyin efendiler, yiyin, bu han-ı can-feza sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Verir zavallı memleket, verir ne varsa; malını
Vücüdunu, hayatını, ümidini, hayalini;
Bütün ferag-ı halini, olanca şevk-ı balini
Hemen yutun, düşünmeyin haramını, helalini.
Yiyin efendiler, yiyin; bu han-ı iştiha sizin;
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın gider ayak:
Yarın bakarsınız söner, bugün çıtırdayan ocak;
Bugünkü miğdeler kavi bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...
Yiyin efendiler, yiyin; bu han-ı pür-neva sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!...15
Fikret’e göre, sanki devlet ve millet bir yağma sofrası haline getirilmişti. Aslında bu sofrada yutulmak istenen şu muztarib ve can çekişen milletin hayatıydı. Fakat birçok iktidar sahibi için, bu önemli bir şey değildi. Durmadan, çekinmeden, utanmadan milletin ve devletin geleceğini, tüyü bitmedik yetimlerin haklarını yiyip yutuyorlardı.
Alabildiğine ihtiraslı olan bu iktidar sahipleri, sürekli toplumu soyuyorlar, yiyip içiyorlardı. Bugün yemezlerse yarma kalır mıydı? Bu yüzden şimdi ellerine geçen imkanları ve nimetleri sonuna kadar kullanıyor ve bunu en tabii haldan olarak görüyorlardı.
Ülkedeki her şey ülkeyi yöneten bu nazlı beylerindi. Soy, sop, şan şeref, süs, çalım, oyun, düğün, gelin, alay, konak, saray, makam, mevki her şey, her şey onlarındı. Onlar bütün bunları hazır bulmuşlar ve kolayca sahiplenmişlerdi.
Gerçi bu kadar çok şeyin hazmı biraz ağır olsa da, yaptıkları yolsuzluklar, vurgunlar, soygunlar biraz tenkit edilse de, herkes tarafından duyulsa da bu pek önemli değildi. Çünkü onlar ortalıkta her şeye rağmen “gurur-ı ihtişamla” dolaşıyor, yüksek makam ve mevkileri işgal ediyorlardı. Kendilerini biraz tenkit etme cesaretini gösterenleri, biraz vicdandan bahsedenleri, hak, hukuk, kanun diyenleri hemen susturuyorlar, sokak ortalarında öldürtüyor, sürgünlere gönderiyor, perişan ediyorlar ve bütün bu yaptıklarından bir intikam sevinci duyuyorlardı. Yedikleri hep kanlı lokmalardı.
Zavallı millet, bu iktidar sahiplerine, bu vicdanı nasırlaşmış yöneticilere, neyi varsa veriyordu. Malını, vücudunu, hayatını, ümidini, hayallerini. Haktan, hukuktan, kanundan bahseden bu beyler, milletin malını, devletin imkanlarını, devletin yüzyıllardan beri sahip olduğu, milyonlarca şehidin kanıyla sulanmış ve fethedilmiş vatan topraklarını talan ediyorlar, Anadolu çocuğunun hayatını cephelerde hiç çekinmeden, kolayca harcıyorlar, Meclis’i kapatıyorlar, hürriyeti rafa kaldırıp ülkeyi koyu bir baskı rejimiyle idare ediyorlar, milletin Limitlerini yok ediyor, geleceğe ait bütün hayallerini yıkıyorlardı. Çünkü onların bir tek düşüncesi vardı: Haram-helal demeden, durmadan, düşünmeden yutmak. Onlar bunu gerçekleştirmekle meşguldüler, başka hiçbir şey onları ciddi bir şekilde ilgilendirmiyordu.
Bu harmanın, bu talanın, bu soygunun da bir gün sonu gelirdi, onun için giderayak
da olsa kapıştırmaları, hiç durdurmamaları, bu soyguna, bu vurguna hiç ara vermemeleri gerekliydi. Yarın bakarsınız bu imkanlar, bu makam ve mevkiler ellerinden çıkabilirdi. Bu yüzden çabuk çabuk atıştırmaları, tıkıştırmaları, çanak çanak kapıştırmaları lazımdı. Bu efendiler, doyuncaya, tıksırıncaya, patlayıncaya, çatlayıncaya kadar yemeliydiler.
“Şiirlerinde umumiyetle eski şiirin yeknesak ahenginden uzaklaşmayı gaye edinen Fikret, bu eserinde tam aksine klasik şiirin bütün ahenk vasıtalarını kullanır. Bir oyun havası ile tekrarlanan kelime ve mısralar okuyucuyu adeta şiiri yüksek sesle okumağa mecbur eder”.16
Fakat bizce bu şiirin asıl önemli özelliği, çeşitli devirlere, durumlara, olaylara ve çeşitli kişilere ,gruplara ,topluluklara uyması,yorumunun sadece devriyle ve devrindeki birtakım kişilerle ,topluluklarla sınırlı olmamasıdır.Fikret’in bu şiiri ,her zaman için yeni yorumlara açık olacak kadar canlı ve zengindir.Zaten başarılı bir sanat eserinin en önemli hususiyetlerinden biri de bu değil midir?