Sızıntı Arşivi

Temmuz 1985 · s. 2 · 4 dakikalık okuma

Yabancılaşma

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

İnsan birşeye kendini kaptırdığı ölçüde, yavaş yavaş o şeyin tesirine girer ve onda fâni olur. Asırlar var ki insanımız, kâh makina, kâh teknik ve teknoloji, kâh bütün bir eşya ve hadiselerin tesirinde, özünden uzaklaşa uzaklaşa kendi dünyasına karşı bütün bütün yabancılaştı. Günümüzde makina, insan düşüncesini öylesine baskı altına aldı ki, zavallı insanoğlu, onun çark ve dişlileri arasında sıkışıp kalarak; aşk, heyecan insanî duygu ve düşünce, irade ve vicdan gibi özüne ait bütün cevherleri birer birer yitirdi.

Bugünün modern insanı, Charlie Chaplin'in de bir filmle resmettiği gibi, duygu ve düşünceleri ile somun ve civata yivleri arasında ezilip gitmiştir. Onun bir fabrikadaki vazifesi, iki vida atlayıp üçüncüsünü veya üç vida atlayıp dördüncüsünü sıkıştırmaksa, bu küçük işle öylesine bütünleşmiş, makina çarklarıyla o denli içli-dışlı olmuştur ki, bu haliyle dönüp insanca düşünmesi, insanca konuşması, insan gibi hissedip insanca davranması âdeta im-kânsızlaşmıştır.

Düşünmeyi öne alan mantıkçılar, insana: "Düşünen hayvan"; konuşmayı ehemmiyetli görenler de ona: "konuşan hayvan" demişlerdi, Eğer bugünün insanına bir ad vermek icab etseydi, zannediyorum en uygunu "Vida sıkıştıran hayvan" olacaktı. Bunun manası ise, kâinatlar kadar değer taşıyan yüce varlık insanın, bir civata ve somun kadar küçülüp ehemmiyetsizleşmesinden başka birşey değildi. Bu itibarla da ona, tek buudlu insan veya R.Gennon'un ifadesiyle değeri düşmüş insan demek daha uygun olacaktır.

Günümüze kadar gelen bir inanışa göre; bir kısım kimseler, kötü ruhların tesirine girerek özlerini kaybettikleri, benliklerinden uzaklaşdıkları ve onların kuklaları haline geldikleri kabul edilmektedir ki; Batının teknik ve teknolojik üstünlüğü karşısında başı dönen, bakışı bulanan ve medeniyet adına gidip gırtlağına kadar onun eracifine gömülen; özünü, şahsiyetini, benliğini yitirmiş günümüzün ruh hastası müstağripleri (1) için aynı şeyleri düşünebiliriz. Böyleleri, katiyyen kendileri olarak duyamaz, kendileri olarak düşünemez ve kendileri olarak zevk alamazlar. Bu itibarla da, bütün bir tarih boyunca birikip gelişen örfler, âdetler, dînî duygu ve düşünceler, sanat ve edebiyat gibi hayatî unsurlar onlara ters gelmeye başlar. Oysa ki, bütün zevk ve elemler, keyf ve kederler; hatta hayata ait bütün iniş ve çıkışlar yukarıda arz edilen hususların halitasından ibaret bir menşûrdan (2) geçirilip değerlendirildiği ölçüde duyulur, kavranır ve yaşanır. Aksine, bütün bir hayat ve ona ait şeinler, rol icabı, onları temsil eden bir insan üzerinde tesir icra ettiği kadar dahi duyulup hissedilmez.

Seneler varki batı toplumu; kendi düşünce tarzını, hayat felsefesini, duyuş ve zevk alışlarını bizim insanımıza empoze ede ede, onu öylesine sersemleştirdi ki; artık o, kendi gibi düşünemez, kendi gibi inanamaz ve kendi gibi okuyup yazamaz oldu. Yirmi devletten derleyip toparladığı kültür kırıntılarıyla, meydana getirmeyi plânladığı mozaik bir medeniyet anlayışı içinde, hareketsizliği bir ızdırap, hamle ve aksiyonu ise bin hasret oldu..! O bu haliyle, batının kültür ve medeniyetine sahip olduğunu ve olacağını hayâl ede dursun; karşı dünya, asırlardan beri kurup durduğu emellerini tahakkuk ettirmeden başka birşey düşünmüyordu: O herşeyiyle değişmeliydi; inancı, düşüncesi, kültürü, hayat felsefesi, istihsâl ve istihlâki, giyim-kuşamı ve evinin döşemesine kadar herşeyiyle.. birde bunlar (toplumu modernize etme ve medenileştirme) gibi aldatmacalarla ele alınınca, özden uzaklaşma ve yabancılaşma fevkalâde bir hızla ve çok kısa zamanda her tarafı sardı.

İsterseniz bu durumu, J.P.Sartre'ın (yeryüzünün lânetleri) kitabının önsözünde beraberce gözden geçirelim: "Amesterdam, Paris, Londra gibi ülkelere, birkaç aylığına, bir kısım asyalı ve avrupalı gençleri getirip gezdirecek; giyim-kuşamlarını değiştirecek; biraz lisan biraz da batı kültürü verdikten sonra kendi hars ve ma'nevî değerlerinden uzaklaştırarak yeniden ülkelerine göndereceğiz. Artık bizim borazanlarımız haline gelen bu gençler, gittikleri ülkelerde bizim düşündüğümüz gibi düşünecek ve bizim söylediklerimizi haykıracaklardır... Şecaat arzeden kıptînin sirkatini dinlemeye ne hacet! Bu ülke insanının batı taklid ve takipçisi olduğu, üzerinde münakaşa yapılmayacak kadar gün gibi meydanda... Nesillere; dini, kültürü, tarihi unutturularak köksüzlüğe öylesine revaç verildi ki; genç kuşaklar, kendi kültürünü bilmez, ama; onu aşağılamada fevkalâde mahirdir. Dininden bütün bütün habersizdir, ama; onu yerden yere vurmada müsamahasız ve peşin hükümlüdür. Edebiyattan anlamaz, nesir ve nazım hususiyetlerine aklı ermez, ama; geçmişi karalamada alabildiğine merhametsiz ve cüretkârdır... Rice ederim, böyle bir tipin, toplumun kaderine hakim olduğunu düşündükçe ürpermemek mümkün müdür?.. Böylelerinin el üstünde tutulduğu bir cemiyette, gençlerin serserileştiğine ve anarşinin boy atıp geliştiğine değil, bütün bunlara rağmen, hâlâ bu vatan ve bu milleti seven bu kadar insanın bulunduğuna şaşılmalıdır..! Kaderin tatlı cilvesine bak ki, milletçe bu kadar erozyonlara uğradıktan sonra, toprak hâlâ kuvve-i imbatiyesini korumakta ve millet ağacı yeni sürgünlerle geleceği selâmlamakta..!

Evet, herşeyin yitirildiği düşüncesinin hâkim olduğu ve milletçe tamamen tarihten silinip gitmemizin beklendiği bir dönemde, toparlanıp kendimize gelmemiz ve asırlardan beri devam edegelen kemikleşmiş yanlışlıkları sezmemiz; millî ruhun şahlanıp kendi özüyle bütünleşmeye geçmesi hem şaşılacak, hem de takdir ve şükranla yâd edilecek bir keyfiyetdir.

Ne var ki, taklidçilik daha bir süre devam edecek; milli ruh bir müddet daha derbeder olacak ve millet bir miktar daha acı çekecektir. Ama, bütün bunlar katiyyen uzun sürmeyecek; yerlerini milletçe özlenen şeylere bırakarak silinip gideceklerdir. Elverirki millete bahar ve diriliş vadedenler, sözlerinde dursun; bu çetin yolda ümitsizlik ve yılgınlığa düşmesinler..!

SIZINTI

1) Müstağripleri: Şaşırmışları

2) Menşûrdan: Prizma