Sızıntı Arşivi

Mayıs 1998 · s. 168 · 6 dakikalık okuma

VÜCÛD-3

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Hazreti Vahidiyetin, Hazreti Ulûhiyet de diyeceğimiz bir batın ve Hazreti Rububiyet diyeceğimiz bir de zahir yüzü vardır. Vakıa. bunları bir hakikatin iki yüzü şeklinde de ifade etmek mümkündür. Aradaki farklılığı biraz da seyr-i sülük-i ruhani esnasında safi- km zevki belirler ki; ayrı ayrı duyuş ve sezişlerde ayrı ayrı yorum ve seslendirmelerin olması gayet normaldir. Mesela, bunlardan bir kısmı, nefis ve benlikleri itibarıyla tamamen izmihlale yönelir ve bütün ruhlarıyla Hazreti Vücûd’un duyulup hissedilmesine mani kabul ettikleri izafi ve zılli Vücûd telakkilerinden sıyrılarak hep “fena fillah”la oturur, “beka billah”la kalkar ve maiyyet maîninden huzur yudumlarlar. Diğer bir kısmı ise, kendi Vücûd-u izafilerini duyup hissetmeyecek kadar Hazreti Vücûdun şuaları karşısında bütün bütün eriyip yok olmuşlardır ki, ne kendilerini ne de çevrelerini görüp hissedebilirler. Kendilerini ve çevrelerini görüp hissetmek bir yana, istiğrak ve izmihlallerinin derinliği ölçüsünde farkı rüya sayar; ağyara Vücûd isnadını da adeta şirk-i hafi kabul ederler.

İşte böyle farklı farklı duyup hissedişlerin ifade, yorum ve seslendirilmeleri de farklı farklıdır. Bazılarının üsluplarında açık bir ‘panteizm’ sezilir. Bazılarının beyanı “monizm”i yorumlar gibidir. Bazılarına vahdet-i Vücûdcu diyebilirsiniz.. bazıları ise gayet net vahdet-i şühûdcudur. .

Şimdi isterseniz bu farklı konuları bir de mutasavvifin ve mütekellimin açısından ele alalım:

Taftezani, vücûd hakkındaki telakkileriyle tasavvufçuları iki kategoride mütalaa eder, Ona göre bunlardan bir kesim. vahdet-i vücûd mevzuunda oldukça makul bir çizgide yürür.. ve mevcüd gibi vücûdda da kesretin var olduğunu kabulle beraber, seyr-i ruhanilerinde kendi kemalatlarının arşına ulaşıp da kendilerini tevhid deryasında müstağrak; zatlarını Zatullahda, sıfatlarını da Sıfatullah’da eriyip gitmiş görünce, gayrı onların nazarında bütün masivaullah kaybolur gider; gider de Hazreti Vücûddan başka bir şey göremez olurlar. Bu hale, ‘fena fit-tevhid” dendiğine daha evvel temas edilmişti ki, Hazreti Seyyidü’l-Muvahhidin, bir kudsi hadisle bu noktaya şöyle işaret buyururlar: “Kul nafile ibadetlerle Bana yaklaşır, yaklaşır da Ben de onu severim; sevince de onun işiten sem’i, gören basan olurum.” Bu mertebeye yükselen bir müntehi, bazen müşahede ettiği resimleri, bazen de vicdanında duyduğu ahvali ifade edecek tabir bulamadığından, maksadı aşan beyanlarda bulunabilir; hatta hulûl ve ittihada çekilebilecek sözler bile söyleyebilir.

İkincilere gelince, onlar açıktan açığa nazarî bir vahdet-i vücûda kaildirler.. ve bir manada her şeyi O’ndan ibaret kabul etmektedirler ki; bu telakkiye göre, görüp duyduğumuz alemde, Vücûd-u Bariden başka hakiki hiçbir Vücûd yoktur; kesret dediğimiz şeyler ise sırf bir hayal ve seraptan ibarettir.

Taftezani’nin bu tarifinde, Mustafa Sabri Bey’in de işaret ettiği gibi, birinci kategoriye girenlere “sofiyyün” ikincilere de “mutasavvifûn” denir. Birincilerin beyanı, vecd ve istiğrak gibi bir hali ifadede, kelime yetersizliğinden kaynaklanan bir iltibas ve bir hata söz konusudur. İkincilerin mülahazası ise tamamen bir düşünce tarzı, bir kanaat ve bir felsefedir. Celaleddin ed-Devvani, bu kanaati kanaatin arka planıyla şöyle izah eder: Zati olsun, zamani olsun, varlığın kendi kendine meydana gelmesi imkânsız ve muhal olduğundan, vücûdu mümkün olan hemen her şeyin behemahal vacibu’l-Vücûd bir illet ve sebebe dayanması zaruridir. Bu itibarla, hiçbir mâlûl ve mahlûk kendi kendine var olamadığı, varlığını devam ettiremediği gibi, dayandığı noktaya aykırılığı ve muhalefeti de söz konusu değildir. Öyle ise bütün eşya ve hadiseler, dayandıkları sebep ve illetlerle kaimdirler. Dolayısıyla da her şeyin Vücûdu itibaridir. Yani varlığın her parçası, dayandığı illet ve sebep itibarıyla izafi bir vücûda sahip olsa da, ondan, müstakil bir varlık gibi söz etmek mümkün değildir.

Böyle bir yaklaşım açısından, kainatta her zaman itibari ve izafi pek çok vücûd söz konusu olsa da, varlığı kendinden hakiki vücûd sahibi bir tanedir, O da Vücûd-u Bari’dir. Bizim müşahede edip duyduğumuz şeyler ise, Zat-ı Hakkın şuunâtından ibarettir.. Muhyiddin lbn-i Arabi bu konuda daha da ileri giderek: “Hiçbir şey bir neş’etten, bir tezahürden, bir akisten öte herhangi bir kıymet-i vücûdiyeye malik değildir. Ne var ki, bu neş’et, bu tezahür ve bu akisler (tıpkı bir film şeridindeki kareler gibi) o kadar hızlı ve peşi peşine hareket etmektedir ki; biz bir galat-ı hisle onda bir devam ve temadinin var olduğunu zannetsek de, her şeyin böyle mütemadi bir tecelliden ibaret olduğunda şüphe yoktur” der. Cami ise aynı çizgide:

—Kâinatta her şey, ya bir vehim, ya bir hayal, ya da aynalardaki gölgeler, akisler gibidirler” diyerek bu mülahazalara iştirak eder. Bedreddin’in konu ile alakalı mütalaaları tamamen onun madde mevzuundaki düşüncelerini aksettirir ki, “Varidat” baştan sona bu kabil çarpık düşüncelerin harmanı mahiyetindedir. Bu itibarla da onu, nazari vahdet-i vücûdcular arasında saymak bile doğru olmasa gerek...

Vahdet-i Vücûd konusunda, bazılarının hali ve zevki mülahazaları, bazılarının Zat-ı Hakk’a tahsis-i nazar etmeleri, bazılarının da konuya tamamen nazari ve felsefi olarak yaklaşmaları pek çok farklı düşünce, farklı yorum ve farklı seslendirmelerin doğmasına sebep olmuştur. Bununla beraber nerede ve hangi dönemde olursa olsun, bu görüşü paylaşanlar. Allah’ın vücûdundan başka, kendi kendine kaim, hakiki bir Vücûdun bulunmadığı konusunda ittifak içindedirler. Bu temel mülahazaya göre, Allah’tan başkasına Vücûd isnadı, onların varlıklarının hakiki ve onlarla kaim olması açısından değil, Allah’a nisbet ve taallukları itibarıyladır. Yani bu sisteme göre hakiki Vücûd birdir. Bütün eşya ve hadiseler ise bu biricik Vücûdun akis ve tecellilerinden ibarettir. Farklı bir yaklaşımla, vücûd bir umman. eşya ve hadiseler ise bu ummanın ‘bi kem u keyf” mevceleri mesabesindedir. Ne var ki bu dalgalanmalarda her bir dalganın yine de kendine göre bir temayüz ve muayyeniyeti söz konusudur. Her bir dalga zuhur itibarıyla bir hususiyete malik olmasının yanında, umman içinde mütelâşî görünmesi açısından da, hissi ve zevki olarak tamamen itibardan düşmekte ve gidip bir hiçe incirar etmektedir.

Vahdet-i Vücûd, hissi ve zevki yanları nazara alınmadan, asliyet ve zılliyet hususları üzerinde durulmadan felsefi bir mülahaza ile tahlile tabi tutulursa, tatil düşüncesine (sıfat ve esma-i ilahiyeyi kabul etmeme felsefesi) girilir ki, böyle bir durumda hem din, hem ahlak, hem de ilim ve hikmet açısından dünya kadar menfi şeylere sebebiyet verilmiş olur. Hafta tevhid yolunda yürürken, tevhid adına bir şirk-i hafiye düşülmesi bile söz konusu olabilir...

Aslında, İslâm dini -'La ilahe illallah' deyi kurutuluşa erin” gibi temel disiplinleri, misillü ana esaslarıyla, sürekli tevhid-i uluhiyeti nazara vermiş ve -O’ndan başka mevcud yok” veya “ -O’ndan başka meşhüd yok” gibi sözlerle ifade edilen “vahdet-i Vücûd ve “vahdet-i şühûd” gibi konuları hiçbir zaman temel disiplin olarak söz konusu etmemiştir. Dolayısıyla da bu zengin ve rengin ahval, öteden beri hep bir zevk ve hal işi olarak değerlendirilmiş ve katiyen objektif ve bağlayıcı bir esas olarak görülmemiştir.

Evet, vahdet-i Vücûd ve vahdet-i şühûd. seyr-i sülük-i ruhanide, marifet ufku itibarıyla belli seviyeye ulaşmış, bazı mizaç ve meşreplerin mazhar oldukları hal açısından duyup zevk ettikleri, sezip değerlendirdikleri öyle hususi bir kısım imtisas ve ihsas ürünüdürler ki, böyle bir duyuş ve sezişi netice veren ahvalden sıyrıldıklarında veya istiğrak ve sekirden yakazaya yürüdüklerinde, o hususi ahvale ait hususi varidleri de bir kenara bırakır ve her şeyi Hazreti Mişkat-ı Nübüvvetin ışık tayfları altında yeni yeni yorumlara tabi tutarlar. Bununla beraber bir kısım ehl-i marifetin, bazen sekir ve istiğrak anındaki sözleri, bazen de, kendilerinde olmalarına rağmen, dîk-ı elfaz ve beyan yetersizliğinden iltibaslara vesile olan ifadeleri her zaman hüsn-ü niyetlilerin güzel yorumlarına, sü-i niyetlilerin de felsefe yapmalarına bir kaynak teşkil etmiştir. Evet şer’i mülahazaya bağlı bir mantık sözünden “Allah’tan başka hakiki’ mevcûd yoktur” gibi bir mana sezmesine mukabil, felsefi bir mülahaza aynı sözü “Her mevcûd Allah’tır” şeklinde anlayabilmiştir. Birinci görüşü paylaşanlar, sübjektif bir mülahaza ile Allah’tan gayri her varlığı nisbi, izafi, hatta sadece şuura akseden zılli ve cüz’i bir nesne olarak görmelerine ve alem namına bildiğimiz şeylerin, bir kısım hislerimizle algılanmış, sonra da hayallerimizle resimlendirilmiş ve zihinlerimizde hakikat suretini almış fotoğraflar olarak görmelerine karşılık; ikinciler görülüp-görülmeyen bütün bu alemin O olduğu iddiasındadırlar ki; böyle bir mülahazada tevhid değil şirk söz konusudur., ve böyle bir görüşün, sofiyenin zevken ve halen idrak edip seslendirmeye çalıştığı vahdet-i vücûdla da uzaktan yakından alakası yoktur.. olsa olsa vahdet-i mevcüdla alakası olabilir ki, o da hulûl ve ittihat mülahazalarını da beraber getiren bir çarpıklıktır. Dünden bugüne devam ede gelen “Üzeyr ilah”. “Mesih ilah”, ‘Ali ilah”, “Bahâullah ilah”. hatta “Firavun ilah”. “Nemrud ilah” gibi müşriklerin bile çok defa cesaret edemedikleri şirkin en çirkinine açılan yollar hep bu köprüden geçerek birer sistem haline gelmişlerdir.