Sızıntı Arşivi

Nisan 1998 · s. 120 · 7 dakikalık okuma

VÜCÛD-2

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Vücûd ;varlık, mahiyet, zat demektir ve tasavvuru da münakaşa edilmeyecek kadar açıktır. Böyle bir görüş, pek çok yeni felsefeciyle beraber bir hayli İslam düşünürünün de paylaştığı bir görüştür. Ancak, vücûd başka, zat ve mahiyet ise tamamen başkadır. Tasavvurda zât ve mahiyet vücûddan önce gelir. Söz gelimi bir parça su, harici vücûd açısından henüz mevcûd değilken, onun hem zatı hem de mahiyeti pekâlâ tasavvur edilebilir, resimlendirilebilir ve bir çerçeveye konabilir. Oysaki vücûd, böyle bir zat ve mahiyete nispeten ikinci derecede ve zâid bir konumdadır; zira zati hususiyetler, bazı arazi keyfiyetlerle müşterek mütalaa edilmeyince, orada harici bir vücûddan söz etmek mümkün değildir. Meseleyi yine “su” misaliyle ele alacak olursak, “su”daki farklı hal ve keyfiyetler onun mahiyeti üzerine zâid hususiyetlerdir.Zatî ve asil keyfiyette hiçbir zaman değişiklik olmamasına karşılık, arazi keyfiyetler, her zaman yerlerini başka hal ve tabiatlara bırakarak değişebilirler.. evet su, arazi keyfiyetleri itibarıyla sıvı olabileceği gibi, buz ve buhar haline de gelebilir.

İşte böyle su gibi fiziki bir unsurun hem bir zatı hem de mahiyet ve aslı olduğu misillü, akli ve metafizik varlıkların da hem birer zatları hem de mahiyetleri vardır. Ancak böyle bir meselede, vücûdu mümkün olanla mutlak ve vacip bulunanın birbirine karıştırılmaması da fevkalade önemlidir. Hemen bütün İslam düşünürleri, vacip olan vücûdu, kendine has bir mevcûd kabul etmiş, O’nun varlığını da mahiyete muhtaç olmaktan ve tabiî mürekkep bulunmaktan da müberra saymışlardır; zira başka bir şeye ihtiyaç, varlığı mümkün olan veya yaratılanların lazımıdır. Varlığı kendinden olan ise bu türlü avarızdan münezzehtir. Aslında, Hazreti “Vacibü’l-Vücûd”a ayrı bir mahiyet, ayrı bir vücûd isnadı, “farz-ı muhal” mülahazasıyla bile caiz değildir; zira O, ne yalnız bir vücûd, ne mahiyet ne de ikisinden mürekkeptir.. evet, vücûd-u vacibde ne bunların ayrı ayrı mülâhazaları ne de hepsinin birden tasavvuru mümkündür.

“Alem” dediğimiz bütün bir varlıkta O mütecellidir.. her şey önce birer birer, sonra bir bütün olarak O’nun varlığının emarelerinden ibarettir. Her zaman eşya ve hadiseler gürül gürül çağlayarak akar ve varlıklarının her karesiyle sürekli O’nu haykırırlar. Bir yönüyle bütün kainat ve insan böyle bir tecelli çağlayanının devam ve temadisinin bir unvanı, vicdan da bu çağıltıyı duyan, değerlendiren bir müşahid, bir mütalaacı ve bir değerlendiricidir.

İşte bu zaviyeden, bütün varlık, O’ndan getir ve mütemadi tecellilerle de adeta bir ırmak gibi sürekli akar-durur, Bu akıştaki intizam, ahenk ve sür’at sayesinde biz, ne kendi mahiyetimizdeki ne de eşyadaki inkıtaların farkına bile varamayız. Eşya ve şuûn tecelli kareleri arasındaki fasılalar, sezilmeyecek bir sür’at ve intizamla gelip geçtiğinde, varlık yokluk münavebesini duyup hissetmek mümkün değildir. Her şey bir bir gelir, varlığa yürür; varlıkları yokluklar takip eder.. Evet, bir bir gelenler, sonra bir bir çeker-gider; gidenleri arkadan gelenler izler; ne var ki biz, ne gelenleri görür ne de gidenleri hissederiz.

“Gelir bir bir, gider bir bir kalır Bir,

Gelen gider, giden gelmez bu bir sır..”

Bu sırrı anlamayanlar, ömürlerini körler, sağırlar gibi geçirir; ne bir şey duyar ne de bir şey hissederler. Bu sırra aşina olanlarsa, varlığı temaşa ederken kah “şühüd”dan bahseder, kah “vücûd’u mırıldanır, kah mülahazalannı tam kompoze edememenin acziyle maksadı aşan beyanlarda bulunur.. hulûl işmam eden sözler söyler.. ittihaddan dem vurur., hatta zaman zaman, gidip vahdet-i mevcûd a saplandığı, saplanıp O da bir “ruh-u şart” ve bir “kanun-u sarı” diyerek zat, sıfat ve esma mevzuunda en büyük günahlara girer. Gerçi bir mânâda Onun bir asıl, varlığın da O’nun vücûdunun ziyasının bir in’ikası olması itibarıyla bütün âleme bir hayal ve gölge nazarıyla bakılabilir ve kainat, insan, hadiseler bir varmış-bir yokmuş” mülahazası içinde değerlendirilebilir; ama bu katiyen her şey “O” demek değildir. Evet, ezelde sadece O var idi.. O’ndan gayri de hiçbir şey yoktu. Bize göre bir gün geldi O murad buyurdu; ilmindeki plan, program, ilmi ve kaderi mahiyetleri, kudret, irade ve meşietiyle ilmi vücûdları harici vücûda çıkararak varlığının tasavvurlar üstü tecellilerini bir de ağyarın gözüyle görüp temaşa etti ve her şeyi kendi zatına bir mir’at-ı mücella konumuna yükseltti. Yani ilminin ihatasını ve vücûdunun tecellisini farklı aynalarda izhar ederek o aynalara iltifatta bulundu.

O. henüz hiçbir şey yokken böyle bir tek emirle, ayan-ı sabiteye harici vücûd urbası giydirip onu değişik buudlarıyla izhar ve teşhir eylediği gibi, isterse her şeyi bir anda yok da edebilir., evet “bir kere var ol dedi, var oldu cihan/olma derse mahvolur ol dem heman.” Varlık, ezelde yok olduğundan, harici vücûda yürürken O’nun sun’-u bedîiyle var olduğu gibi, vücûda erdikten sonraki varlığını da Onun kayyûmiyetiyle sürdürdüğünden, ona “yok” denmesi onun izafiliğindendir ve bu telakki doğrudur.. evet, her şeyin vücûdu O’ndandır ve her şey varlığını O’nun kayyûmiyetiyle devam ettirmektedir. Ancak, ezelden ebede kadar var olan O Ezel ve Ebed Sultanı, kendi ilim ve vücûdunun bir tecelli ya da bir gölgesinin gölgesini varlık şeklinde planlayıp bizi ve bütün kainatları bu büyük planın birer parçası haline getirerek bizlere nefhettiği ilahi bir ruhla, kendi bediî eserlerini, bir de, milyarlarca farklı aynalarda müşahede etmek istedi ve takdirlerini takdirlerimize emanet eyledi. İlmi vücûdlarımız itibarıyla mücmel ve mübhem bulunan “sen”, “ben’, “siz”, “biz” unvanlarına senlik ve benlik sıfatlarına; seçilme ve birbirinden ayrılma, başka başka mahiyetler alma ve mahiyetlerimizdeki cevherlerin hususiyetleri açısından kaderi plandaki istidatlarımıza göre kabiliyetler, kabiliyetlere göre hedefler ve o hedeflere ulaşmak konusunda meyelanlar ya da o meyelana tasarruflar bahşederek, bizi ve her şeyi ilim ve vücûd sıfatlarının yanında diğer sıfat-ı sübhaniyesiyle de serfiraz kılmıştır ki, bize ve bizim gibilere de, böyle mukadder, mukaddes bir mazhariyete razı olmadan başka bir şey yakışmaz.

Konuyu bu şekilde tesbit ettikten sonra geriye, temeli, dayanağı ve devamı itibarıyla belli bir zevk ve bir hâl ufkuna ulaşanlar için, kendi varlıklarını lizatihi yok kabul etmek kalıyor ki bu da, Hazreti “İlim” ve “Vücûd”un asliyet, dâimiyet ve kayyûmiyeti karşısında, O’nun zail bir gölgesinin varlığını nefyetmek gibi bir şeydir. Evet, her şeyi bir vahid gibi duyup hissetmek başka, bunların aynı şey olması tamamen başkadır. Gerçi hakâik-i ilâhiye başka, kevni ve izafi hakikatler başkadır. Gerçi hakâik-i ilâhiyeden “Allah”, “Rahman”, “Rezzak” gibi isim ve sıfatlar mevsufları itibarıyla bir tek hakikat gibidir ama bunlardan her birerleri delâlet ettiği hususi mefhum hasebiyle diğerlerinden başka ve akıl, zihin açısından da temayüzleri bedihidir. Bu itibarla, bir gerçek ârifin, bu türlü durumlarda hem ittihad noktalarını hem de imtiyaz noktalarını tefrik edip düşünce istikametini korumasına karşılık yoldaki bir hâl ehlinin her zaman bazı iltibaslara düşmesi söz konusudur ki, değişik tefsirlere açık olan da işte bu türlü kimselerin yorumlarıdır.

Kevnî hakikatler ele alındığında da yine, canlı-cansız, canlılar arasında hayvan- insan-melek-şeytan gibi esmâ ve sıfât mertebesine ait belli ad ve ünvanlarla değişik tecelliler görünür. Bu ad ve ünvanların arkasındaki bütün varlıklar bir birlik arzederler; zira bunların verâsında “taayyün-ü evvel”, “âlem-i ceberüt” veya “hakikat-i Ahmediye” diyeceğimiz bir mertebe söz konusudur ki, o da bir tevcihe göre vâhidiyet, diğer bir tevcihe göre de ehadiyet tecellisidir. Bu mebde’deki vâhidiyet ehadiyet mertebesine tenezzül ile âyân-ı sâbitenin bir tafsil ve inkişafı olarak taayyün etmiş ve belirgin bir hâl almıştır. Bu itibarla da, bunlardan biri diğerinin aynı değil; bir tafsil ve inkişafıdır.

İşte bu ölçüde varlığın perde arkasına açık bir arif, hakâik-i ilâhiye ve mutlak vâhidiyet yanında kevnî hakikatleri de müşahede eder ama, başkaları gibi iltibasa girmez.. evet, bir mânâda her şeyin mütelâşi olup gittiğini hissetse de, her nesneyi diğerinden aklen farklı ve hissen bir muayyeniyet ve imtiyaz içinde görür; tecessüslerini fark içinde sürdürür.. sürdürür de ne müşahede ve mükaşefenin vâridlerini görmezlikten gelir ne de his ve akl-ı selimin imtisaslarına karşı lkayd kalır. Aksine, bu ufka otağını kurmuş bir ârif-i billah, duyup hissettiklerini bazen hakikat ve izafet, asıl ve zıll mülâhazalarıyla dile getirir; bazen de -Asli hakikat tek, harice akseden ayan ise müteaddittir” diyerek duyguların soluklar ve hep aynı eksen üzerinde hareket eder durur.

Bundan başka, öteden beri vücûd-u Hak, farklı iki mertebede mütalaa edile gelmiştir. Bu mertebelerin birinde, hâl ve müşahede itibarıyla sıfatlar mülahazaya alınmaz; dolayısıyla, sıfatların mütekabiliyeti ya da birbirine muhalefeti söz konusu değildir. Yani bu mertebede sadece ve sadece zât mülâhazası hâkimdir ki; “zât-ı baht” veya “zât-ı halis” de diyebileceğimiz bu makama erbabı: “ehadiyet”, “âlem-i lahut”, “âlem-i lâ taayyün” ve “gayb-ı hüviyyet” demişlerdir. “Herkesin istidadına vabestedir âsâr-ı feyzi” herkes vicdanının enginliği ve inkişafı ölçüsünde böyle bir hali farklı şekilde zevkeder ve yaşar. Diğer mertebede ise, Hazreti Zât, bütün sıfatlarıyla mülâhazaya alınır ve aynı zamanda burada sıfatların mütekabiliyeti ve birbirinden farklılığı da söz konusudur ki, işte bu mertebeye, “Hazreti Vhidiyet”, “lem-i ceberüt”, “taayyün-ü ewel” veya “hakikat-i Muhammediye” denir.