Sızıntı Arşivi

Mart 1998 · s. 72 · 4 dakikalık okuma

VÜCÛD-1

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Bulunma, var olma manalarına gelen vücûd, istiğfar eden günahkarlar için -Onlar Allah tevbelerini kabul eden bir Rahim olarak bulurlar” veya herhangi bir inhiraf sonucunda istiğfar edenlerle alakalı - Allah Gafür ve Rabîm olarak bulur” ya da münkirlerin inkar ve sü-i akıbetini ifade sadedinde- O, neticede Allah bulur ve O’na mülki olur, Allah da tastamam onun hesabını görür” ayetleriyle anlatılan Hz. Zat’ın isim ve sıfatlarının bir taallukuna mazhariyet değil; - Ademoğlu Beni ara ki Beni bulasın” eseri ve daha bir kısım müteşabih hadislerle bahis mevzuu edilen “bi kem u keyf” O’nu Zat’ı itibarıyla bulmadır ki; netice itibarıyla böyle bir bulmada hak yolcusu zevki, hissi ve hali sübühat-ı vechin şuaatı karşısında bütün bütün eriyerek, geriye sadece temyiz edemeyeceği bir “zevk” ve bir de “hal” kalır. İmanla harekete geçip marifet ve muhabbete yürüyen böyle bir yolcuya “salik”, afaki-enfüsi emarelerin dillerini anlayarak ve onların şehadetlerini duyarak yolculuğu sürdürene “kasıd”, hedefe ulaşıp vicdanının istiabı ölçüsünde kalblerde kenzen bilinen hakikate zaman, mekan ve hayyiz üstü ulaşana da “vacid” denir. İşin başlangıcında, imanla tam bir metafizik gerilim, devamı itibarıyla emarelerin ufkunda sevk ve insiyak, her müstaidin kendi yolunun sonunu duyması açısından da “Hazîratü’l-kuds”ün şuatı karşısında eriyip bütün bütün yok olma söz konusudur ki, bu ne hulül, ne ittihad, ne tecessüm, ne inkılap ne de başlangıç itibarıyla ondan ibaret bulunma; sadece ve sadece derya karşısında, deryada hissedilen damlayı, güneş karşısında ondan gelen zerreyi duyma keyfiyet ve zevkidir. Ebu’l-Hasan en-Nüri, böyle bir zevki seslendirme sadedinde; “Ben yirmi senedir hep bulma ve yitirme arasında gelip gidiyorum; ‘keyfiyeti meçhul’ Rabbimle vuslat yaşadığım-da kalbimi kaybediyorum, kalbi varlığımı duyunca da O’nun gaybübetine maruz kalıyorum” der ki, hal ehlinin tahavvülünü ifade etme bakımından gayet enfestir.

Elbette ki yolun bidayetindekilerin bu halatı duyup hissetmesi mümkün değildir; zira peşi peşine cereyan eden bu ahval, belli ölçüde suya girmiş bir dalgıcın suyu hissetmesi, kendini derinliklere salınca tamamen suyun çekimine tabi olması ve bütün bütün o derinliklerde kaybolunca da yalnız suyu duyması gibi bir şeydir. Bir nesnenin hakikatine erme yolunda böyle bir duyuş eğer marifet türünden şeylerden ise, o ilim ötesi, marifet edalı bir vicdan kültürü; eğer bir iç müşahede ise o da bir “muayene”; eğer hak yolcusu, araştırma, terkip ve tahlil adına bir “bel min mezid” eri ise o da bir mükaşefe ve müşahede; şayet o bir “cem kahramanı ise” bu da bir “fenafillah” ve “bekabillah” halidir ve böyle bir hal ehli sürekli masivaullahtan istiğna dairesi içinde döner durur.

Birinci merbale itibarıyla hak yolcusu şüphe, tereddüt ve bütün kuşkulardan sıyrılarak öyle vicdarıi marifete ulaşır ki, artık o noktadan sonra “bulma” adına -yer yer hakikatin seslendirilmesi nevinden varlık ve hadiselerden bahsedilse de- istidlale fazla ihtiyaç duyulmaz.. ve sâlik, böyle bir “ilm-i ledünni” kaynakli “vücüd” mülahazasıyla, şahid ve deliller sayesinde edeceği bilginin yanında, hatta üstünde ve ötesinde zevkî bir marifet ve hiss-i batın ufkuna yükselir.

İkinci merhale itibarıyla ise salîk, “Hazreti Vücüd”u; cisim, cevher, araz, tahayyüz, zaman, mekan gibi hususlarla kayıtlamadan basiret nurlarıyla ve “ayne’l-yakin” müşahede ölçüsünde duyup hissetme zirvesine ulaşır.

Üçüncü merhale itibarıyla ise müntehi, zevki, hali bir müşahede ile, Mevcüd-u Hakiki’den başka her şeyin silinip gittiği bir şâhikaya yükselir ve duygu dünyasında tam bir fena-yı mutlaka erer. Böyle bir tertip; marifeti ilmin üstünde, şühüdu marifetin ötesinde ve vücüdu da şühüdun fevkinde kabul edenlere göre bir esas sayılsa da, şühüdu vücüdun verasında kabul edenler için tashihe ihtiyacı olan bir yaklaşımdır.

Bundan başka, vücüd hakikatine dayanan; fakat zaman zaman felsefi ve nazar bir hüviyet arzeden, zaman zaman da hali ve zevki bir keyfiyetin ifadesi olan bir de “Vahdet-i Vücüd” mülâhazası var ki, böyle bir bahis münasebetiyle, itikatimiz ölçüsünde o istikamette de hafif bir kapı aralamanın yararlı olacağı kanaatindeyiz.

Bütün varlık, Zat-ı Ehad u Samed’in isim ve sıfatlarının bir gölgesi ya da bir tecellisi olması, eşya ve hadiselerin perde arkasına muttali olanlar için her şeyin, sâlikin, zevki, hali ve hissi muzmahil olup gitmesi nazariyesine dayanan, bazen felsefi bir görünüm arz eden, bazen bir taklit olarak soluklanan, bazen de tasavvufi bir duyuşun ifadesi olarak dile getirilen “Vahdet-i Vücüd” telakkisi, bugüne kadar seslendirilme saiklerinin değişikliği ölçüsünde farklı yorumlara tabi tutulmuş, “Vahdet-i Şühüd”dan, “Vahdet-i Mevcüd”a kadar geniş bir alanda yorum ve tevil zemini bulmuştur. Bu konu “Kalbin Zümrüt Tepeleri” mevzuuyla doğrudan alakalı olmasa da, sü-i istimale açık pek çok menfezi bulunması açısından işaret nevinden de olsa bir kısım ana başlıkları itibarıyla bir kere daha hatırlatılmasının faydalı olacağı mülahazasındayız.