Kasım 2000 · s. 494 · 8 dakikalık okuma
Veli ve Evliyaullah - 2
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE
Veli ve Evliyaullah - 2
Nüceba:
Herhangi bir şeyin özü, usaresi, aslı ve insanların asili manalarına gelen necibin çoğulu bu tabir; ricalullahtan kırklar veya kırkların bir kısmı hakkında kullanılan ayrı bir unvandır. Muhakkikine göre bunlar, uruclarını nüzulle ikmal etmiş ve "seyr minallah"la halka yönelmiş, onların ıslahlarıyla meşgul olan birer yaşatma kahramanıdırlar; oturur kalkar halkı Hakk'a yönlendirir, gönülleri iyilik duygusuyla şahlandırır ve fenalıklara karşı da manevi setler oluştururlar. Dua, niyaz ve teveccühle, gelmesi muhtemel felaketlere karşı durur, musibetleri göğüsler ve yerinde, bir kısım devahiye karşı kurban olmaya amade bulunduklarını ilan ederler; eder ve her zaman bir feragat örneği sergilerler. Bunların sineleri her zaman yüksek bir fedakarlık hissi, merhamet ve şefkat duygusuyla çarpar. Hayatlarını başkalarının saadetine adadıklarından ömürlerini başkalarının sıkıntılarıyla hep bir dert küpü gibi geçirirler. Tıpkı mercanlar gibi sinelerinde kan ve inler dururlar bir ömür boyu. Başkalarından esip gelen sevinçlerle bir damla mutlu olsalar da, insanların ızdırapları adına, görüp duyduklarıyla hemen her zaman buruk yaşarlar; buruk yaşarlar; zira onlar yüklendikleri misyon itibarıyla peygamberlerin varisleridirler.
Nükeba:
Nükeba; bir cemaatin başı, kahyası ve teftiş edip denetleyen manalarında nakibin çoğulu bir kelime olup, ruhaniler gibi insanlardan hiç ayrılmayan onların yanlışlarını düzelten ve rıfk u mülayemetle herkesi hayra yönlendiren pir-u piran demektir. Rifai ve Bedevi medreselerinde, münhasıran seyr-i süluk-i ruhanilerini ikmal ederek postnişin olanlara nükeba dense de, muhakkikin-i sofiyece bunlar batıni derinlikleri zahiri ufuklarının önünde, iç mükaşefeleri dış müşahedelerine faik, nazarları her zaman melekut aleminde ve ilahi esrara aşina olmalarının yanında, insanların sırlarına da -O'nun izniyle- vakıf bir kısım müzekka nefislerdir ve alem-i mülkle alem-i melekut arasında bir nevi tercümanlık hizmeti görür, kendi istidatları, kabiliyetleri ölçüsünde, muhataplarının seviyelerine göre varlığı yorumlar ve ısrarla her şeyden Yaradan'a ulaştırabilecek yollar bulmaya çalışırlar. Onların nazarında kainat kelime kelime, satır satır, cümle cümle, paragraf paragraf her parçasıyla manidar bir kitaptır ve bu kitap iç içe mesajlar ihtiva etmektedir. Evet işte bu hüşyar gönüllerde ve dillerde sürekli:
"Bir kitabullah-ı a'zamdır seraser kainat,
Hangi harfi yoklasan manası Allah çıkar."
hakikati nümayandır.
Evtad:
Ağaç veya demir kazık demek olan "veted"in cem'i evtad, tasavvuf erbabınca, ricalullahtan birbirine sımsıkı bağlı, biri birisiz edemeyecek kadar iç içe cem-i sahih teşkil etmiş dört kişilik bir erenler grubunun unvanıdır. Bunlar hemen her asırda İdris, İlyas, İsa ve Hızır (ala nebiyyina ve aleyhimüsselam) gibi dört büyük nebinin misyon yörüngelerinde seyr-i süluk-i ruhanilerini sürdürür ve onların gölgelerinde vazifelerini eda ederler. Evtadın, gördüğü hizmet itibarıyla unvanları "Abdülhayy", "Abdülalim", "Abdülmürid" ve "Abdülkadir" olup, Hazreti adem, Hazreti İbrahim, Hazreti İsa ve Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam'ın iç muhtevalarını aksettirir.. veya onların hakikatini zılliyet planında temsil ederler. Hak'la irtibatları Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail (aleyhimüsselam)'ın mirsadıyladır. Bunların her biri Kabe'nin bir rüknüne nazırdır ve bu rükün de onun gerçek makamının kapısı, merdiveni mesabesindedir.
Muhyiddin İbn-i Arabi, evtadın yedilerden ibaret olduğunu ve daha önce sebkat ettiği üzere, vazifelerinin de onlar arasındaki manevi hiyerarşiye göre yürütüldüğünü vurgular ki; bilmediğimiz böyle bir konuda bize sadece sükut edip geçmek düşer..
Bazıları nüceba, nükeba, evtad gibi ehlullahın bütününe birden, manevi güç ve kuvvet sahibi hak erleri manasına "ricalullah" diyegelmişlerdir. Bunların en belirgin yanları hudu ve huşuları, her zaman mağlub-u tecelli-i Rahman olmaları, görüldüklerinde Hakk'ı hatırlatmaları ve mütemadi Hak huzurunda bulunmanın hasıl ettiği mehafet ve mehabetle hep saygılı hareket etmeleri, mukteza-yı beşeriyet ve bahsi hacalet-aver meselelerde -bunlar meşru çerçevede cereyan eden hususlar olsa bile- hicapla tir tir titremeleri, her şeyde değişik bir tecelli dalga boyuyla Hakk'ı duymaları, Hakk'ı duyduklarında da adeta kendilerini unutmaları, bütün mazhariyetlerini O'na bağlayıp, kendilerini tamamen hiç görüp, hiç bilmeleri ve çok defa başkaları tarafından da bilinmemeleridir -bu son durumları itibarıyla böylelerine "ricalü'l-gayb" veya "cündullah" da denir ki, Fatih cennetmekan hazretleri temel mefkuresini seslendirdiği bir manzumesinde herhalde:
"Fazl-ı Hakk u himmet-i cündullah ile,
Ehl-i küfri serteser kahreylemektir niyyetim."
diyerek, kuvve-i kudsiye sahibi bu zatlara işaret etmektedir-.
Ayrıca insanların gönüllerine esrar-ı ilahiyi duyurma hizmetleri açısından bunlara "ricalü'l-feth", herkes tarafından her zaman bilinip tanınmamaları itibarıyla "ricalü'l-gayb", çok defa cezb u incizab yaşamaları zaviyesinden "ricalü'l-kuvve", her zaman afv u safh yolunda yürüyüp, kendilerine kötülük yapanlarla bile iyi münasebetler peşinde olmaları bakımından da "ricalü'l-mennan" denir.
Gavs:
Yardım etme, imdada yetişme, medet-resan olma, ruhani himayede bulunma manalarına gelen gavs, tasavvuf erbabınca, manevi mertebelerin en yükseğini ihraz eden zatlar için kullanılan bir tabirdir.
Bu payeyi ihraz eden zat; hususi bir ilahi teveccühle şereflendirilmiştir ve -Allah'ın izniyle- Hızır gibi sıkışanlara, darda kalanlara imdadat-ı Sübhaniye işaretiyle yetişir.. böyle bir hususiyeti haiz olmayana "gavs" denmeyeceği gibi, kutbiyeti içinde imdadat-ı Rabbaniye ayinedarlığına müstaid bulunmayan kutuplara da gavs ismi verilmez.
Böyle bir zat, gavsiyetle beraber kutbiyeti de haiz olursa, ona "gavs-ı a'zam", aksine kutbiyet payesiyle serfiraz bir şahıs da gavsiyetle şereflendirilmişse, ona da "kutb-u a'zam" denir. Burada, her unvanın farklı bir mahmilinin olabileceği de unutulmamalıdır.
Aslında bu yüce payelerle şereflendirilenler, zılliyet planında Hakikat-i Muhammediye'yi temsil ettiklerinden, ilahi hakikatlara mir'atiyet açısından Peygamber (aleyhissalatü vesselam)'ın maiyetindedirler. Bu itibarla da onlar, "Zatıma mir'at ettim zatını / Bile yazdım adım ile adını." (Süleyman Çelebi) gerçeğine cüz'iyet çerçevesinde mazhar sayılırlar. Evet "O'nu Hak ayine-i zat etti / Zat-ı yektasına mir'at etti." (Hakani) sözü evvelen ve bizzat hakiki insan-ı kamil olan Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam'a aittir; saniyen ve bi'l-araz da izafi insan-ı kamillere masruftur.
Sofiye; her asırda bir gavsın bulunduğuna ve onu, yaşadığı dönem itibarıyla bütün "ricalullah"ın başbuğu, insanlar arasında ilahi inayete ermenin kapısı, maneviyat aleminin hakemi ve ilahi füyuzatın da ilk tecelli merkezi kabul ederler. Yerinde izah edileceği gibi gavs, eğer kutbiyeti de haiz bulunuyorsa, kendisi kutb-u ekber, payesi de kutbiyet-i kübradır.
Bu mansıpla şereflendirilmiş bir mana kahramanının öyle mazhariyetleri vardır ki, değil bizim gibi sıradan insanlar, hak erlerinin en ileri seviyedeki müntehileri bile onların çoğunu idrakten acizdirler. Bir kere, bu manadaki bir kutbiyet, Esma-i İlahiye'nin en cami aynası, varlığın özü ve usaresi, Hakikat-ı Muhammediye'nin de mazhar-ı tammıdır. Bu imtiyazladır ki o -biiznillah- Hakikat-ı Ahmediye (aleyhisselam)'ın vesayetinde ve Mişkat-ı Muhammediye'nin ziyası altında, zılliyet planında tam bir sahib-i salahiyettir.
Ehlullah, dünden bugüne, bu payeyi ihraz etmiş kimseler olarak, Abdülkadir Geylani, Hasenü-l Harakani, Şeyhü'l Harrani ve İmam Rabbani.. gibi zatları zikredegelmişlerdir. Kutbiyetle beraber gavsiyeti de haiz bu kimseler, yer yer "kutb-u a'zam", zaman zaman da"gavs-ı a'zam" şeklinde yad edildikleri gibi "kutbiyet-i kübra"yı temsil etmeleri açısından da kutuplar kutbu manasına "kutbu'l-aktab" unvanıyla anılmaktadırlar.
Bu zatlar, ekmeliyetin temsilcileri olmaları açısından, dava-yı nübüvvetin halis varisleri, ve hilafet-i Muhammediye (sallallahu aleyhi ve sellem)'in de has mümessilleri sayılırlar. Böyle bir payeyi ihrazda tezkiye-yi nefs, tasfiye-yi kalb ve mücahedenin tesiri ne ölçüde önemli olursa olsun, yine de her şey "
- Bu, Allah'ın bir fazlı ve ihsanıdır, onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf ve ihsan sahibidir." (Cum'a, 62/ 4) medlulüne bağlı bir hazine-i hassadan gelmektedir.
Bu yüce paye, bazen tek bir fertle, bazen samimi bir kardeşlik, ivazsız bir ittihat, tam bir ittifakla rıza-yı ilahi etrafında kenetlenmiş bir şahs-ı manevi tarafından da temsil edilegelmiştir. "Halisen livechillah" iman ve Kur'an'a hizmet eden değişik cemaat ve heyetlerin böyle bir mazhariyeti haiz olacaklarını kabul etmede bir mahzur olmasa gerek.
Kutup:
Kutup; insanlar arasında, yer-gök ehlinin matmah-ı nazarı, Hakk'ın kamil manada halifesi, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam'ın has varisi ve her devirde bulunan insan-ı kamilin de unvanıdır. İnsanlığın İftihar Tablosu'ndan sonra bu paye, dava-yı nübüvvetin hakiki varisleri olmaları itibarıyla, hilafet sıralarına bağlı olarak, Raşid Halifeler'le temsil edilmiştir. Daha sonraki dönemlerde ise, hakiki müçtehid ve mana aleminin sultanları, zahir ve batının da kahramanları aktab, evliya u asfiya ile..
Kutbiyet, manevi mertebelerin en yükseğidir, bazen kutup, kutbiyetle beraber gavsiyeti de haiz olur ve bu önemli buudla o daha bir derinleşir ve tam bir menba-ı feyz-i ilahi haline gelir; gelir ve Hakikat-ı Muhammediye (aleyhi ekmelüttehaya)'nın has ve halis bir varisi olma mazhariyeti ile, bulunduğu çağda Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam'ın vesayetinde ve zılliyet planında O'nu temsil eder ve O'nun vazifesini görür.
Bir kutup, hususi mazhariyetleri ve vazifesiyle mütenasip özel donanımı açısından tıpkı Kutup Yıldızı gibi tektir, yektadır; yer ve gök ehlinin de gözdesidir. Her zaman melekuta açık bu sırlı santralin a'yan-ı zahire ve batına üzerinde, tıpkı ruhun ceset üzerindeki aktivitesine benzer bir tesir ve nüfuzu söz konusudur. Onun nüfuzu marifetine, marifeti Hakk'ın ilmine, o da, "ne aynı ne de gayrı" çerçevesiyle Hazreti Zat'a tabidir. Kutup zatında bir damladır; ama göz bebeğiyle güneşlere açık bir damla.. o bir zerredir; ama bütün semalara ayna olabilecek bir zerre.. o bir sıfırdır, ama sonsuzu aksettirecek kadar zati değerlere dayalı bir sıfır..
Kutup, bir gözü bütün mükevvenatta diğeri eşyanın perde arkasında sürekli marifet avlar ve gönlüne akan hikmet ibrişimleriyle varlığın ruh ve mana desenlerini işleyerek, çevresine lahuti dantelalar sunar. O her zaman bir güneş gibi etrafına ışık saçar ve dört bir yanı aydınlatır.. sürekli ummanlar gibi köpürür ve gönüllere hayat ifaza eder. Kutup, kendi ruhundaki potansiyel zenginlik ve derinlikleri tam inkişaf ettirip ortaya koyan bir insan olması itibarıyla, beşeri çerçevenin çok çok üstünde bir performans kahramanıdır. O, hiss-i melekiyesi itibarıyla, kalbi İsrafil'e, nutku Cebrail'e, kuvve-i cazibesi Mikail'e, kuvve-i dafiası da Azrail'e ayna bir kamildir. Bu açıdan da o, bütün alemlerin "min vechin" kalbi olma mesabesinde bir merkez insan / kendi çağı itibarıyla Allah'ın halifesi, Hakikat-ı Muhammediye (aleyhi afdalussalavat)'ın has talebesi ve temsilcisi, "taayyün-ü evveli"nin zaman üstü bir şuaı ve ilahi esrarın bütün gönüllere intikalinde de nurani, şeffaf bir vasıtasıdır. Teşrii emirlerde olmasa da, tarifi emirlerde veraset-i nübüvvet cihetiyle o bir vazı'dır. Şia'nın bu payeyi, münhasıran Hazreti Ali'ye bağlamaları ve Mehdi ile noktalamaları onlara ait özel bir içtihat ve genişi daraltma manasına bir tahdittir. Allah dilediği her müstaidi bu şerefle şereflendirebilir ve onunla kendini anlatabilir.
Ayrıca, ehlullah tarafından kutup, "kutbu'l-irşad" ve "kutbu'l-vücud" diye ayrı bir tasnife daha tabi tutulmuştur. Bunlardan "kutbu'l-irşad", "kutbiyet-i kübra" payesiyle nübüvvetin ruhunu, kutbu'l-vücud ise "Hatemü'l-evliya" namıyla "Hatem-i nübüvvet"in batınını temsil etmektedir. Her devirde birkaç kutbu'l-irşad'ın bulunabilmesine karşılık, kutbu'l-vücudun sadece bir tane olabileceği, konunun üstadlarına ait bir mülahaza. İşte bu kutup, hangi melek-i mukarreb ve nebiy-yi mübeccelin yörüngesinde seyahat ederse etsin veya kimin kürsi-i nişininde bulunursa bulunsun o her zaman Hazreti Kutbu'l-enbiya (aleyhi ekmelüttehaya) Efendimizin ziya-yı vücuduna ve imdad-ı ruhanisine müteveccihtir.
Bazıları, Hazreti adem'den bu yana gelip geçen kutbu'l-vücudların isimlerini tasrih etmişler ise de, bu mülahaza fazla hüsnükabul görmemiştir. Ekseriyetin ittifak ettiği bir husus varsa, o da, hangi devirde olursa olsun kutbu'l-vücudun "Abdullah" ve "Abdulcami" unvanıyla yad edilmesidir. Aslında, ebdal, nüceba, nükeba, evtad, ve kutupla alakalı bütün bu konularda Hazreti Sahib-i Şeriat'tan herhangi bir şey sadır olmamıştır. Bütün bu tasnifler keşfe, müşahedeye dayandırılmaktadır. Bu açıdan da, çerçevenin daha geniş, daha dar ve daha farklı olabileceği ihtimalden uzak tutulmamalıdır. Her şeyin doğrusunu Allah bilir ve bize de:
"
" demek düşer. (Devam Edecek)