Sızıntı Arşivi

Şubat 1996 · s. 24 · 4 dakikalık okuma

Velayet

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

VELAYET

Birinin idaresine verilen şahıs, toplum, memleket veya ülke ma’nalarına gelen velayet; sofiye ıstılahında, salikin, nefis ve enaniyet cihetiyle fani olması ve Hz. Vacibü’l-Vücüd’a karşı yakınlık kazanması yolunda, üzerinde Zat-ı Hayy-ı Kayyüm’un hakimiyetini duymasıdır ki; bu seviyeye ulaşan hak yolcusu, ilahi tevelliye erer, temkine mazhar olur ve kurb ufuklu yaşar.

Velayetin mebdeine Allah iman edenlerin muhibbi ve veliyyü’l-emridir, onları (hidayet ve tevfikiyle karanlıklardan ışığa çıkarır” nurefşan beyanıyla; müntehasına da Bil ki Allah’ın veli (kul)ları için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değillerdir” şerefbahş fermanıyla işaret buyurulur.

Velayete mazhar olana “veli” denir ki; bu aynı zamanda Cenab-ı Hakk’ın mübarek isimlerinden biridir. Bu isme tam bir “ma’kes-i münevver” ve “mir’at-ı mücella” olmuş veli, “fenafillah” ve “bekabillah”a da mazhar sayılır. Ancak velinin bu mazhariyeti onu, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enam’dan müstağni kılamaz. Bilakis, mertebesi ne olursa olsun, bütün hak dostlarının en bereketli feyiz kaynaklarından biri, hatta vesileliğinin hususiyeti itibariyle birincisi, “mişkat-ı nübüvvet” ve “kevser-i hakikat” olan Hz. Zat-ı Ahmediye aleyhissalatü vesselam ve O’na tebaiyettir. Bu husus, Kur’an-ı Kerim’de birkaç yerde gayet ‘net” olarak vurgulanır ve o menba-ı feyz ve maden-i hakikate dikkatler çekilir. İşte o pürenvar beyanlardan biri: -De ki eğer Allah’, seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin...”

“Gülşen-i Raz”da bu gerçek şu renkli ifadelerle dile getirilir: -Nebi güneş, veli de (Li maallahi vaktün) mülahazasıyla serfiraz olan o güneşe karşı ay gibidir. Veli ancak (Eğer siz onu seviyorsanız)dan (Allah da sizi sever) halvethanesine yol bulur.”

Evet ay, güneşten nurunu aldığı gibi, veli de ancak, nebiye uymak suretiyle tenevvür eder.. eder ve Hakk ziyasını aksettiren bir mir’at-ı mücella olur. Bir ma’nada bu mülahaza enbiya için de sözkonusudur; bu itibarla da o Sultan-ı enbiyadır.

İnsanlığın İftihar Tablosu, bir fazilet güneşi, onlar da yıldızlar gibidirler ki, insanlara ışıklarını ancak her yanın karanlığa gömüldüğü durumlarda izhar ederler. (Aslında) Peygamberan-ı izam’ın gösterdiği her mucize, Peygamber aleyhissalatü vesselamın nurunun onlara ittisali sebebiyledir.” Ruhun şad olsun Busayri.

Veli kelimesi, ya fail ma’nasına gelir; o takdirde, günahlara karşı tavır alan ve ibadet ü taata karşı da dişini sıkıp sabreden; yahut mef’ül ma’nasına hamledilir ki, o zaman da, Cenab-ı Hakkın inayet, riayet ve hıfzına mazhar olmuş talihli demektir ki; bu izah, bir kudsi hadiste ortaya konan, Allah’la kul arasındaki zımni mukavele ile tam uyum arzeder. Üzerinde pek çok durulan bu kudsi hadisin metnini teberrüken kaydetmek istiyorum

Allahu Teala buyuruyor ki: “Her kim benim velilerimden bir veliye düşmanlık ederse, şüphesiz ben ona ilan-ı harp ederim. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili hiçbir şey ile benim kurbiyetime mazhar olamaz. Bir de kulum nafileler ile bana yaklaşır ha yaklaşır ve nihayet öyle bir hale gelir ki artık ben onu severim. Onu sevince de, onun işiten kulağı, gören gözü, tutup yakalayan eli ve yürümesine vasıta olan ayağı olurum (Hasılı; onun işitmesi, görmesi, tutması, yürümesi doğrudan doğruya meşiet-i hassa dairesinde cereyan etmeye başlar). Böylesi bir kul benden birşey isterse istediğini muhakkak ona veririm. Bana sığınırsa onu hıfz ve sıyanetim altına alırım.”

Bu açıdan hemen her devirde velayetin iki önemli buudu üzerinde durulmuş ve bu iki şey bir vahidin iki yanı olarak kabul edilmiştir:

1- Salikin, kılı kırk yararcasına hukukullaha riayeti.

2- Buna karşılık Cenab-ı Hakkın da onu hıfzına, riayetine ve kelaetine alması.

Bu hıfz u riayet, nebide ma’sümiyet velide de mahfüziyet şeklinde tecelli eder., ve bu iki husus birbirinden farklı şeylerdir.

Evliya-yı kiramın mükerremiyeti muhakkak, kerameti hak; ama her veli için şart değildir. Bir velinin kendi velayetini bilip-bilmemesi ihtilaflı olsa da, bir kısım mazhariyetlerinin bulunduğunda şüphe yoktur.

İbrahim Ethem bu hususiyetleri: “Kesben olmasa da kalben dünyayı terk etme; bütünüyle Allah’a yönelme ve sürekli O’nun teveccühünü bekleme..”

Yahya b. Muaz: “Ünsbillah’a ulaşma yolunda her sıkıntıyı göğüsleme ve her şeye katlanma..”

Bayezid-i Bistami: “Onca ibadet ü taat ve kulluktaki fevkalade hassasiyetine rağmen, başkaları tarafından bilinme arzusuna kapılmama şeklinde kaydetmişlerdir ki, Harraz’ın ifadesiyle, bu evsafı haiz olan hak dostuna Cenab-ı Hakk kendini anma kapılarını aralar.. salik, zikirden lezzet almaya başlayınca, Hz. Mezkür da elinden tutar onu “kurb” zirvesine ulaştırır. Sonra da vefa ve sadakatine göre ona “ünsbillah” hil’atini giydirir. Ve artık bu zirve salik, sadece O’nu duyar, O’nu düşünür, O’nunla oturur-kalkar ve O’ndan ötürü olanların dışında, ağyara karşı da tamamen kapanır. Hafta O’ndan gelen ikram ve ihsanlardan bile mekr olabileceği mülahazasıyla tir tir titrer. Evet, Peygamberin peygamberliği ve bu kudsi mazhariyetin bir tezahürü olan mucizelerini izhar etmesi O’nun misyonunun gereği olmasına karşılık, velinin kendini de, kendiyle alakalı tecellileri de gizlemesi edeptir.

Bu hususu İbnü’l-Arabi şöyle ifade eder:

Hak dostları nezdinde kerameti gizlemek vaciptir. (Zinhar izhar edip) mahzül ve rüsvay olma! Peygamberlerin (onların elleriyle gösterilen harikaları) açıklamaları lazımdır. (Zira) vahyin gelişinin bu (harika)larla iktiranı vardır.”

Buradaki keramet hissi keramettir ki, gönüle geleni bilmek.. bazı gaybi şeylerden haber vermek.. tayy-ı mekan edip az zamanda çok mesafe almak.. tayy-ı zamanla serfiraz olup, kısa bir süre içinde pek çok şey yapmak... gibi bankalar bu türdendir.. ve bu yolun zirve kametleri, bu kabil şeylere yönelmeleri bir yana, min ğayri kasdin kendilerinden zuhur edenlerden dahi fevkalade rahatsızlık duymuşlardır.

Buna mukabil bir de; dinin ruhuna vukuf.. mekarim-i ahlaka muvaffakiyet.. hukukullah ve hukuk-u ibada olabildiğince riayet.. bildikleriyle amel ve bereket.. marifette yakin, amelde ihlas, ibadet ve muamelatta ihsan şuuru... gibi manevi kerametler vardır ki; avamın görüp bilemediği, dolayısıyla da değer vermediği bu ilahi ihsanlar, havassın ağlarını gerip avlamak istedikleri değerlerüstü değerlerdir ve izharından kaçınılsa da, talebi hakkı taleptir.. velayet-i kübranın varisleri de hep bu mazhariyetin kahramanları arasından çıkmıştır.