Sızıntı Arşivi

Şubat 1983 · s. 2 · 5 dakikalık okuma

Varolma

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Ferd, muvaffakiyet ve mutluluğunu, içinde yaşadığı toplumun huzur ve güven vericiliğine; toplum da sıhhat ve emniyetini, kendini meydana getiren ferdlerin diğergamlık ve samimiyetine borçludur. Binbir illetle mefluç ve bencil ferdlerden sıhhatli bir toplum meydana gelemeyeceği gibi, arızasız bir toplumun kanatları altına sığınmamış ferdlerin saadeti de sözkonusu değildir. Ferdler bir kaneviçe gibi toplumu nesceder (1); toplum da, kendini oluşturan parçaları görür-gözetir ve hususi istidatlarına göre onların yükselip semavîleşmelerine yardımcı olur.

Ancak böyle bir mukavele sayesindedir ki; toplum dengeli ve ümit verici; ferd de haysiyet ve namusuyla yaşayabilir. Böyle bir toplum içinde, talebe öğrenme fırsatını, âlim de ruhunun ilhamlarını boşaltma imkânını elde eder. Ve yine, böyle bir toplum içinde kütübhâneler tâlihlerle dolar taşar ve ilim halk kitlelerine mâlolur. Düşünce ibâdetlere akseder; ibâdetler düşünceleşir. Belde, fazilet beldesi olur, o beldede yaşayanlar da mutlu insanlar..

Dört yanı düşmanlarla çevrili ve yer yer çürümeye yüz tutmuş bir cemiyet içinde, ferd, namus ve izzetiyle yaşayamaz; kimse ilim öğrenip öğretemez; hiçbir şahıs, Yaradanına karşı mükellefiyetlerini yerine getiremez... Hâsılı, böyle bir toplum içinde kimse gemisini kurtaramaz!! Hele, hasımları içlerine girmiş ve onların salladıkları beşiklerde büyüyor; onların dilleriyle konuşuyor; onlara mendil sallıyor, hatta onların kalblerinde barınıyorsa...

Eskiden düşmanlıklar, umumiyet itibariyle hâriçden geliyordu. Dâhilden olanları ise cehalet ve bağnazlık gibi mahdut bir iki şeyden ibaretdi ve izâlesi de kolaydı. Şimdi ise, bir kısım müsâmahaları da, milletin aleyhinde değerlendirerek, fevkalade düzenli ve mekanize edilmiş birliklerin, hem de toplumun can-evini hedef alarak taarruzları bahismevzuudur. Bu amansız ve sinsi saldırılara karşı, toplum duyarlılığını, ferd de gerilimini kaybetmişse, işte o zaman, Alparslan hançerlenmiş, Fatih de zehirlenmiş olur. O zaman "Nâkus inler beyninde Osman'ın"; o zaman, "Ezan susar, silinir fezadan yad-ı Mevlânın..!"

Evet, endişeler ötesi endişemiz, düşman ve düşmanlıkların böyle bir baştan bir başa toplumun damarlarına yayılması ve "kan kanseri" gibi içten içe onu eritip çürütmesidir. Kanıyla damarıyla hasımları tarafından böyle kıskıvrak yakalanmış yığınlar, düşmanlarını sezemez; kanını emen ve sinirlerini koparan en amansız hasımlarını, dost zannederler. Milletin basireti bu kadar bağlı, düşmanlar da bu kadar sinsi ve amansız olunca, "tahta at" surlardan içeriye sızmış ve kal'a tehlikede demekdir.

Bir zamanlar, milletimizin diriliş hamlelerini ezmek için, durmadan boğuşup kan döken haçlı düşünce, bizi içimizden vurmanın sırrını öğrendiği gün, artık gözü ne Viyana bozgununu, ne de Puvatya hezimetini görmez oldu. "Kafa içten fethedilir" diyor, ona göre mevzileniyor ve ona göre yeni tabiyeler hazırlıyordu. Keşke münevverimiz, bütün bu olup bitenleri önceden sezebilseydi! Ama ne gezer... Aslında o devir "entelijansiya"mızın uyuklayıp durduğu uğursuz bir devirdi. Bir iki ninni ile bütün bütün kendinden geçti ve rüyaların toz pembe iklimlerine açıldı.

Tam manâsıyla bir felâket olan bu devrede, hedef değiştiren haçlı düşünce, memleketin her köşesinde (damping)de gidiyor; en bayağı fikirler (popülarize) edilerek elmaslar gibi müşterilere takdim ediliyor; palyaçolar kaytanlı urbalarıyla papazlar gibi çalım satıyor ve miyop bakışlı bir kısım sefil yaratıklar havarî diye alkışlanıyordu. Buna mukabil millî ruh, erozyondan erozyona uğratılıyor; şimal buzullarından gelen korkunç (aysberg)ler altında ezilip gidiyordu.

Nihayet cihan harbiyle, asırlardan beri devam edegelen kin ve nefretler -kısmen dahi olsa- açığa çıkınca, Anadolu insanı kendini toparladı ve bütün heyecanıyla yurdun dörtbir bucağında cepheye koştu. Bu kavgada zahiren silah, hakikatda ise millî ruh muzaffer olmuş ve yurdun seması hâkimiyet davasını bayrak yaparak onu yükseltme, ona sahip çıkma kalıyordu ki; bu da, her yörede cepheye koşan ve orada asırlık hasımlarıyla hesaplaşan millet ruhunun alkışlanması ve cephe gerisinde ortalığı velveleye veren karakuranın safdışı edilmesiyle kabildi ve bu yapılabildiği takdirde, dünyamız, insan ve hürriyet sevgisiyle yoğrulmuş yepyeni bir ruha kavuşmuş olacakdı. Aksine, cepheden dönenler, zafer sarhoşluğuyla kendinden geçenler, kelepire koşanlar; yağmada büyük hisselere konmak için tuhaf tuhaf hizibler teşkil edenler, hatta halkın serhatlardaki cansiperâne keyfiyetlere bakışını istismar ederek sıçrayıp milletin omuzlarına binenler ve bir bakıma insanımızı bağrından vuran haçlı düşüncenin vârisleri rahat ve rehâvete erecek; buna mukabil "Vurulup tertemiz alnından yatanlar", göğsünü siper edip düşmana geçit vermeyenler, millete hizmet yolunda candan cânandan geçenler, unutulup gidecek ve arkadan gelen nesiller hiçbir zaman yüksek idealleri ve ideal insanı tanıma fırsatını bulamayacakdı.

Böyle bir ülkede ise, halk talihsiz, vatan da metruk sayılır. Böyle bir ülkenin bütün müesseselerini tahlile tâbî tutsanız, onda size ait ruhu katiyyen bulamazsınız. Orada ne ilim aşkı, ne hakikat sevgisi, ne samimiyet ve safvet, ne de ahlâkîlik göremezsiniz. Aksine orada, millî bünye delik deşik, ilim bir hokkabazlık ve ilim yuvalarının da bir sirkden farkı yoktur. (Hakikati arama) metoduyla orada, nesillere inançsızlık ve lâ-ahlâkîlik (2) telkin edilir. "Yürekler merhametsiz duygular süfli", bakışlar hakikatsiz ve yalancıdır o diyarda. Hele, yığınlar, böyle bin buhran içinde kıvranırken, onu ayakta tutacak ruh ve mânâyı sarıp sarmalayıp bir kenara atarak, sadece göze-kulağa, dile-dudağa hitab eden şeylerle o, ele alınmışsa... Halbuki biz, ruhumuzu esaretden kurtarmak için yedi cephede sapır sapır dökülmüşdük. Yoksa, bütün bu cansiperâne kavgalar, eşyaya bağlanıp yeni bir esarete girmek için miydi..?

Bugün hemen her köşe başında, nesillerin yolunu kesen ve zaman zaman onların duygu ve düşünceleri üzerinden silindir gibi geçen (eşya-putu) artık kitlelere mihrab olma iddiasındadır. Uslaştırılıp millî ruh çizgisine getirilemeyen teknik ise, bütün bütün bir vebâ.. Onun, hayatımızı istilâsı, bizdeki fertlerin içtimâîleşip, kendini millete adama gibi, yüksek mefkurelerin henüz gelişmediği bir dönemde başlaması, toplumu uyuz ve fertleri birbirinden kaçan huysuzlar haline getirdi; insan insanın düşmanı oldu. Ağa-köylü, işçi-patron, memur-halk, muallim-talebe, peder-evlâd birbirinin kurdu oldu ve cemiyet her kesimiyle ölüme itildi. Eğer arasıra o, kendine uzanan bir inayet eliyle belini doğrultma fırsatını bulamasaydı, bugün bütün bütün tarihden silinip gitmişdi.

Bundan ötürüdür ki o, dış cidarlarıyla restoraya tâbi tutulurken kemikleşen ruhu ve karıncalanan kalbi itibariyle de ele alınıp gözden geçirilmesinde zaruret vardır.

Geleceği omuzunda bayraklaştırıp onu yükseltmeyi taahhüt edenler, her hamlede böyle bir mesuliyetin ağırlığını vicdanlarında duydukları ölçüde, samimiyetlerini göstermiş olacaklardır. Bu kudsîler kadrosunun davâ ve düşünceleri hayata bağlı olmayacak; aksine, hayat, onların hakikat anlayışına uyacakdır ve onlar, duyulup bilinmeden şuursuzca yaşanan hayata, aşkdan mahrumiyete, vicdanlarında mesuliyetsizliğe başkaldırarak (var) olduklarını göstereceklerdir.

Rehberleriyle bu hâle gelmiş bir toplum kendini yenilemeye (Rönesans) hazırlamış demekdir. Emâreleri ufkumuzda belirmeye başlamış, böyle bir yeni varoluş hakkında, çok iyimser görünüyorsak, Rahmeti Sonsuzun inâyetiyle "millet-ağacı"nın sıhhatına itimadımızdandır.

SIZINTI

(1) Nescetmek: Dokumak, örmek.

(2) Lâ-ahlâkîlik: Ahlâk dışı, terbiye hârici bir anlayış.