Sızıntı Arşivi

Mayıs 1997 · s. 159 · 6 dakikalık okuma

Vakıf Üniversitelerine Doğru

Harun Avcı · Doç. Dr. · İnceleme

Vakıf, topluma yardımcı olmak, zenginin malından ihtiyaç sahiplerinin yararlanmasını sağlamak gibi gayelerle, ferdin taşınır veya taşınmaz malını kendi mülkiyetinden çıkarıp, belli şartlar dahilinde kamunun istifadesine arz etmesi şeklinde tanımlanabilir. Peygamber Efendimiz’le (sav) başlayan vakıf müessesesi Selçuklular ve Osmanlılarla gelişerek mektep, medrese, cami, hamam, sebil, suyolu, çeşme, kervansaray, han, darüşşifa gibi toplumun çeşitli ihtiyaçlarının karşılanmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Çeşitli gayeler için kurulan bu vakıflar hemen her türlü sosyal faaliyet ve hizmetleri, devlet bütçesine ihtiyaç duymadan yerine getiriyordu. Eğitim için gerekli binaların yapılması, hocaların temini ve maaşları, öğrencilerin barınma, yeme, giyinme ihtiyaçları bu müesseseler tarafından karşılanıyordu. Bugün de ülkemizde ilk, orta, lise ve üniversite kademelerinde eğitim ve öğretim imkânı bulamayanlara yardımcı olmayı, barınma ve burs ihtiyaçlarını karşılamayı, onların sosyal ve kültürel gelişimini sağlamayı gaye edinmiş çok sayıda vakıf bulunmakta ve bu vakıflar, bu yönde büyük hizmetler vermektedirler. Ancak eğitim ve bilime toplum katılımının sadece maddi destekle sınırlı kalması; bilgi üretimindeki, ayrıca bilginin topluma yayılması, ülke problemlerine doğru teşhis konması ve bu problemlerin çözülmesindeki yetersizliğin sebeplerinden biridir. Özellikle yüksek öğretim kurumlarının kurulmasında ve bunun yanı sıra programlarının belirlenmesi, araştırma alanlarının tesbiti ve yöneticilerin atanması kademelerinde bu kurumlara maddi kaynak temin edenlerin fikir, görüş ve gayelerinin dikkate alınmaması, bilim ve üniversite ile toplum arasındaki bağların kopmasına, üniversitenin kendi kabuğuna çekilmesine ve böylece fonksiyonunu icra edemeyecek hale gelmesine sebep olabilmektedir. Toplumun görüş ve katılımına açık bir üniversite ise, sürekli dinamik, üretken ve geleceği toplumun yapısına göre şekillendiren utku açık bir kurum olmalıdır.

ÜNİVERSİTEYİ KİM KURAR?

Türkiye’de 1845’te kurulması kararlaştırılan Darülfünun başta olmak üzere bütün yüksek öğretim kurumları hep devlet eliyle kurulmuştur. Bu kurumların diğer bir özelliği, onların hep ideolojik alana çekilmeye çalışılmaları veya bizzat kendilerinin ilimden ziyade ideoloji ile meşgul olmalarıdır. Devlet de bilim yapmaktan ziyade üniversitenin sosyal hayatta aktif rol oynamasını ve rejimin yanında yer alıp, onun savunuculuğunu üstlenmesini istemiştir. Dolayısıyla üniversite, hiçbir zaman istenilen seviyede araştırma yapıp bilim üretecek seviyeye gelememiştir. Bu da üniversite için sürekli bir eleştiri konusu olmuş ve sık sık onun ıslahına başvurulmuştur. Bu gaye ile Batılı uzmanlara raporlar hazırlatılmış, onların görüşlerine başvurulmuş; bunlara dayanarak reformlar yapılmış, kanunlar değiştirilmiş, yeni yapılanmalarda mevcut öğretim üyelerinin birçoğu üniversite kapısından dışarı atılmış ama, bir türlü arzu edilen eğitim-öğretim ve araştırma seviyesine ulaşılamamıştır.

Nedense, üniversitenin topluma açılması, onun yardımını alması ve toplumla bütünleşmesi sağlanamamıştır. Hatta 1961 anayasasının üniversitelerle ilgili maddesinde ve 1971’de bu maddenin değiştirilmiş halinde “üniversiteler, ancak devlet eliyle kurulur” hükmü yer almıştır. 1965’te özel okullar kanunu çıkarılmış ve buna dayanarak özel yüksek okullar açılmaya başlamıştır. Üniversiteye yapılan müracaatların hızla artmasına rağmen kontenjanların aynı ölçüde artmaması yüksek okulların çoğalmasını sağlamıştır. Ancak Ocak 1971’de Anayasa Mahkemesi yukarıdaki maddeye dayanarak yüksek okulu da üniversite gibi yorumlayıp, bu düzeyde özel eğitim yapılmasına imkân veren kanun maddesini iptal etmiştir.

Nihayet yıllar sonra, üniversite veya daha genel ifadesiyle yüksek öğretim probleminin ancak toplumun yardımı ve katılımıyla aşılabileceği noktasına gelinmiştir. 1982 Anayasası’nda “kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından, devletin gözetim ve denetimine tabi yüksek öğretim kurumları kurulabilir” hükmü yer almıştır. Anayasanın bu hükmüne dayanarak 1983 yılında üniversite kanununa eklenen bir madde ile vakıf üniversitelerine açıklık getirilmiştir: “Vakıflar, kazanç amacına yönelik olmamak şartıyla ve mali ve idari işler dışında, akademik çalışmalar, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden bu kanunda gösterilen usul ve esaslara uymak kaydıyla, yüksek öğretim kurumları veya bunlara bağlı birimlerden birini veya birden fazlasını kurabilirler” hükmü ile vakıf üniversitelerinin önü açılmıştır. 1989’da çıkarılan ve 1991’de değiştirilen fıkra ile de vakıf üniversitelerinin programları ve bunların nerede kurulacağına açıklık getirilmiştir: “Vakıflarca kurulacak yüksek öğretim kurumlarına; en az iki fakülteden oluşması, Fen ve Edebiyat alanlarıyla ilgili eğitim programlarının bulunması, eğitim- öğretim ve araştırma düzeyinin en az o ilde, o ilde yoksa en yakın ildeki devlet üniversitesindeki eğitim-öğretim ve araştırma düzeyinde olduğunun tesbiti halinde, kanunla üniversite adı verilebilir” hükmü eklenmiştir. Böylece bu üniversitelerin, yüksek düzeyde eğitim ve araştırma yapmaları öngörülmüştür.

Mevcut yasalara göre, vakıf üniversitelerinin en az yedi kişiden oluşan bir mütevelli heyeti bulunur. Vakıf üniversitelerinin yöneticileri, mütevelli heyet tarafından atanır. Bu heyet yönetici, öğretim elemanı ve diğer personelin sözleşmelerini yapar atamalarını ve görevden alınmalarını onaylar, bütçeyi tasdik eder ve uygulamaları izler.

VAKIF ÜNİVERSİTELERİNİN MALİ KAYNAKLARI

Vakıf üniversitelerinde eğitim ücretli olup, öğrencilerden alınacak ücretler mütevelli heyet tarafından belirlenir.

Vakıf üniversiteleri vakfın ve üniversitenin gelirleri dışında bağışlar ve devlet tarafından yapılan yardımla mali kaynaklarını oluştururlar. Bu üniversitelere makbuz karşılığı yapılacak nakdi bağışlar Gelir ve Kurumlar Vergisi Kanunları hükümlerine göre yıllık beyanname ile bildirilecek gelirlerden ve kurum kazancından indirilir. Yasanın tanıdığı bu imkân, toplumun üniversiteye katılımının sağlanması ve onu sahiplenmesi bakımından son derece yararlıdır.

Vakıf üniversitelerine devlet tarafından yapılan yardım, öğrenci sayısıyla orantılı olarak, devlet üniversitelerine yapılan yardımın yarısını ve ayrıca, vakıf üniversitesinin toplam bütçe giderlerinin % 45’ini geçemez.

Bu kanuni düzenlemelerin getirdiği imkânlarla Türkiye, vakıf üniversitelerinin hızla çoğaldığı ve bunların birbiriyle yarıştığı bir ülke haline gelecektir. Zira diğer ülkelerdeki özel üniversite uygulamaları örnek alınabilecek derecede başarılı sonuçlar vermiştir. Diğer yandan, Müslüman-Türk insanı tarih boyunca kurmuş olduğu vakıflarla topluma, devlete ve insanlığa hizmet etmede büyük bir tecrübeye sahiptir. Üniversite çalışmalarının toplumun katılımıyla daha iyi başarılabileceğinin bu millete gösterilmesi bakımından, yabancı ülkelerdeki özel üniversitelerin durumunu incelemekte yarar vardır.

BATIDA ÖZEL ÜNİVERSİTELER

Özellikle ABD, Japonya ve Kanada gibi ülkelerin yüksek öğretim sistemleri içerisinde özel yüksek öğretim kurumları önemli bir yer tutar. Yüksek öğretim kurumları burada öğrenim görenlerin dışında topluma da büyük yararlar sağlar. Araştırma faaliyetlerinin hemen hemen tamamı toplum ve kamu yararına yöneliktir. Bu sebeple, özel üniversiteler de devlet desteği görmektedir. Mesela, ABD’de 1989 yılında sayıları 3535 olan ve 13.5 milyon dolayında öğrenciye hitap eden yüksek öğretim kurumlarının % 54’ü özel, % 46’sı kamu kuruluşudur. Bu yüksek öğretim kurumlarının 1408’i iki yıllık, geri kalan 2127’si ise dört yıllık veya daha üst seviyede eğitim vermektedir. ABD’de önde gelen 300 üniversitede çeşitli kriterlere göre yapılan sıralamada ilk 25’e giren üniversitelerden 23’ünü özel üniversiteler teşkil etmektedir. Bu kurumlarda üniversitenin sahibi öğretim üyeleri değil, toplumdur. Toplum da üniversiteleri mütevelli heyet aracılığı ile yönetir. Bu özel üniversitelerde öğrencilerden alınan ücret ortalama olarak, yıllık harcamaların % 37’sini karşılamaktadır. Yıllık bütçe içinde devletin katkı payı ise % 33 ‘tür. Bazı özel üniversitelerde devlet katkısı %56’ya kadar çıkmaktadır.

Japonya’da da özel yüksek öğretim kurumları önemli bir yer tutmakta olup, buradaki 458 üniversiteden 329’u özeldir. Bu özel üniversitelere de harcamalarının % 35’i nisbetinde devlet tarafından destek sağlanmaktadır.

Devletin özel üniversitelere bu kadar pay ayırması, devlete bir yük olarak değerlendirilmemelidir. Çünkü insanların eğitim seviyesinin yükselmesi, o ülkenin gelişmesinin temel şartıdır. Vakıf üniversiteleri olmasa, bu üniversitelerin yaptığı eğitim ve araştırma faaliyetleri için özel kesimden sağlanan kaynağı da devlet üstlenmek zorunda kalacak, bu ise devlete daha büyük bir yük getirecektir. Diğer yandan, özel üniversiteler, kendilerini kabul ettirmek için rekabet gücünü sürekli artırma gayreti içerisinde bulunmakta ve bu sebeple devlet üniversitelerinin çok önünde gitmektedirler.

Sonuç olarak, Türkiye’nin genç bir nüfusu vardır ve bunlar üniversiteye girmek için yarış içerisindedirler. Üniversite, eğitim-öğretim hizmeti yanında, bilimsel araştırma, toplum hizmetleri (teknolojiyi geliştirme, danışmanlık, sağlık, yetişkinlerin eğitimi vs.), öğrencilerin beslenme, barınma, sağlık, kültürel ve sportif faaliyetleri gibi çeşitli fonksiyonları da üstlenmiş durumdadır veya üstlenmek zorundadır. Bunlar için ciddi mali kaynağa ihtiyaç vardır. Bu yük devletin bütçesiyle kaldırılamayacak kadar ağırdır. Ancak devletin ve toplumum imkânları bir araya getirildiği zaman bu yükün altından kalkılabilir. Böylece devletin yükü hafiflerken, toplumun yüksek öğretime yönetici sıfatıyla katılımı da sağlanmış olur. Bu da üniversiteyi, sahibi öğretim üyeleri değil, toplumun kendisi olduğu bir kurum haline getirir. Neticede toplumun malı haline gelen üniversite daha verimli ve daha üretken olarak çalışır, toplumun isteklerine karşı daha duyarlı davranır, önceliklerini toplumun ihtiyaçlarına göre tayin eder. Bütün bunlara ek olarak, üniversiteleşmede temel unsurun öğretim üyesi olduğu göz önünde bulundurularak, vakıf üniversitelerinde kaliteli öğretim üyelerine yer verilir ve kaliteli öğretim üyesi yetiştirmek mecburi hale gelir.