Mart 2001 · s. 78 · 9 dakikalık okuma
Vahiy ve İlham
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE
Vahiy ve İlham
Vahiy ve ilham, usul ve furua müteallik değişik ilim dallarında ariz ve amik olarak üzerinde durulagelmiş bir konu: Bunlar feyiz ve tecellinin önemli birer buudu olmaları itibarıyla, hemen tedvin döneminden itibaren tasavvufçuların da sık sık başvurageldikleri mevzulardan olmuşlardır. Öyle ki, mutasavvifin arasında "tecelli" denilince, daha çok vahiy ve ilham hatırlanmış, birincinin inkıtaa uğraması itibarıyla ortada muhaverelere mevzu olarak sadece ikincisi kalmıştır.
Birine bir şey anlatmak, ima ve işarette bulunmak, elçi göndermek, herhangi bir kimse ile bir başkasının duyamayacağı şekilde sırran konuşmak, kesb üstü bir yolla kalblere ilim ve marifet ilka etmek, hatta sevk-i ilahi diyeceğimiz çerçevede bazı ruhları ve daha değişik varlıkları farklı yönlere tevcih etmek ve onları bazı işlerde başarılı kılmak, belli hedeflere yönlendirmek.. gibi çok geniş kullanım alanları olan iki kelimedir vahiy ve ilham.
Usulcülere göre vahiy; Allah'ın vasıtalı-vasıtasız peygamberlerine nezd-i uluhiyetinden bazı bilgiler ilka etmesi veyahut mahiyeti bizim için meçhul bazı yollarla nebilerin kalblerine attığı ruhani bir kısım sözlerdir ki, vahyin her çeşidini görmüş, duymuş, yaşamış ve onu hakka'l-yakin seviyesinde temsil etmiş Hazreti "Akrebu'l-Mukarrebin" (aleyhi ekmelüttehaya) bunu:
Kalblere ilka veya üfleme diyeceğimiz vahiy, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam (aleyhi ekmelüssalavati ve eblağutteslimat)'a değişik şekillerdeki tecellilerinden,
Evet vahiy, bazen herhangi bir kelime ve cümle söz konusu olmadan sırf bir ses, bir işaret, bir ima ve kapalı bir telkinle de gerçekleşebilir ki, biz mutlak "vahiy" sözünü telaffuz ettiğimizde örf-ü şer'ide bilinenin dışında, bunlardan herhangi birini de kasdetmiş olabiliriz:
Örf-ü şer'ide vahiy, aşağıdaki şu üç husustan birine irca ile gerçekleşegelmiştir:
1.
2.
3.
Evet, Cenab-ı Hak emir ve mesajlarını, mükerrem ibadı sayılan peygamberan-ı izama, bu üç yoldan biriyle duyurmakta ve çoğunluk itibarıyla bu konuda bir melek istihdam ederek kendi sistemini insanlara talim buyurmaktadır. Kur'an ve Sünnet-i Sahiha bu emin vasıtanın Cibril olduğu üzerinde dururlar, işte böyle bir muta u eminle sunulan mesajların daha yüksek ve daha sağlam olduğu kabul edilir. Aynı zamanda, Allah'la peygamberleri arasında elçilik vazifesi gören böyle bir zat, vahiy gönderenin, gönderilenlere karşı şahidi mesabesindedir ve bu açıdan da, bu yolun bir vahiy şehrahı olduğu söylenebilir. Zaten başta Kur'an ve Sünnet olmak üzere bütün dini kaynaklar, vahyin enbiya-i izama (ala Nebiyyina ve aleyhimüssalatü vesselam) ekseriyet itibarıyla bu şekilde ulaştırıldığı istikametindedir. Diğer taraftan, vahyin bir muamele-i kalbiye olduğunu söyleyenlerin sayısı da az değildir ve üzerinde durup düşünmeyi gerektirecek mahiyettedir. İşte bu şekildeki aşkın ve ulvi bir muamele, özel donanımlı kimselere Hakk'ın hususi bir teveccühüdür ve dünyada hiçbir mevhibe ile mukayese edilemeyecek kadar da yüksektir. Hakk'ın, seçkin kullarıyla böyle bir muamelesi, nebide "vahiy" şeklinde, velide de "ilham" keyfiyetinde tecelli eder. Tamamen semavi ve metafizik televvünlü böyle bir maide-i semaviyede, nebi, veli müşterek gibidirler. Ama vahiy, objektif hitap manasını ihtiva etmekte; şeffaf, şahitle müeyyed, dolayısıyla da bağlayıcı; ilham ise, hususi, yoruma açık, şahitsiz ve bu itibarla da ilzam edici değildir. Yani nebi vahyi Hak'tan telakki ettiği gibi veli de ilhamlarını yine O'ndan almaktadır. Ancak veliye Cibril nazil olmamakta, dolayısıyla da böyle bir mesaj mülzim bir hitap sayılmamaktadır.
Vahiy ve ilham, insanoğlunun meleki yanını ve fizikötesi derinliklerini işaretlemektedir.
Bu itibarla da denebilir ki, vahiy ile beslenmeyen nesillerin kamil manada hayat-ı insaniyeleri söz konusu olmadığı/olamayacağı gibi, ilhamla köpürmeyen sinelerin de hakiki manada hilafetle (yeryüzünde eşya ve hadiselere müdahale imkanıyla Allah'a halife olma) serfiraz kılınmaları bahis mevzuu değildir. Aslında, insanların kalbi ve ruhi hayatları adına vahiy "olmazsa olmaz" bir esas; ilham ise, değişik asırların, değişik toplumların idrak seviyelerine göre onu açan, müphematını açıklayan ve mücmel yanlarını tafsil eden, muhtelif çağ ve muhtelif coğrafyaların ihtiyaçlarına karşı lütuflar tecellisi şeklinde hususi bir teveccüh ve feyezandır. Kur'ani renk ve desenle esip gelen, gerçek değerini Kur'an ve Sünnet muvafakatına bağlayan; susarken kendi sınırlarında kalıp, Kur'an'a saygıdan dolayı susan, konuşurken de O'nun referans çerçevesi içinde kalan; ama kat'iyen vahyi kendi hesabına konuşturmayan bu çok önemli menba, objektif ve zaruri bir bilgi kaynağı sayılmasa da, her zaman erbabı nezdinde bir "menhelü'l-azbi'l-mevrud" hizmeti göregelmiştir. Hatta bir kısım fuhul-ü ulema onu, içtihad şartlarının manevi bir rüknü gibi görmüş, "müctehedün fih" çok meselede böyle bir feyezanı tercih ettirici bir sebep olarak değerlendirmişlerdir. Ehlullahın ona bakışları ve ona karşı duydukları saygı ise her türlü izahtan vareste ve kullanma alanı da oldukça geniştir. Bu genişlik, biraz da mevcut bilgilerimizin dolu dolu değerlendirilmesine bağlıdır. Buna, ilmin amele dönüştürülmesi ve marifetle derinleştirilerek ilahi mevhibelere açık durulması da diyebiliriz. İsterseniz bunu, yağmurun arkasındaki rüzgarlara da benzetebilirsiniz. Bu rüzgarlar estiği veya estirildiği sürece, ilham sağanak sağanak yağmaya başlar, hiç olmazsa çisentileri eksik olmaz. Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam (aleyhi ekmelüttehaya ve etemmütteslimat): "Bildikleriyle amel edene Allah, bilmediklerinin ilmini de ilham eder." buyururlar ki, buna "keramet-i ilmiye" de demek mümkündür. Sebep durumunda ve mebadi konumunda olan mücerret ilim, erbabınca "ilm-i zahir" ve "ilmü'l-kesb", ikincisi ise "ilm-i batın" ve "ilmü'l-irs ve'l-hibe" diye adlandırılmıştır.
Peygamberlerden başkasının ilhamı, Kur'an ve Sünnet-i Sahiha'nın muhkematına uygunluğu ölçüsünde kabule şayan görülüp şer'-i şerife muvafakatı çerçevesinde tali bir esas sayılsa da, sübjektif ve vicdani bir hadisedir ve bağlayıcılığı da söz konusu değildir. Enbiya-yı izama gelen vahiy ise; o, tamamen objektiftir; vicdan, nefis ve maddi ihsasların ötesinde vukuu kat'i ve "ilme'l-yakin" derecesinde, hatta "ayne'l-yakin" mertebesinde bir hadise-i semaviye-i ilahiyedir.. ve umumiyet itibarıyla da bir elçi vasıtasıyla gerçekleşmektedir.
Bu kabil hususi tebcil ve takdirlerin dışında vahiy, ilk nüzulünde melek vasıtasıyla gerçekleştiği gibi, daha sonra da büyük ölçüde hep böyle bir muvacehe ve mukabeleye bağlı cereyan etmiştir; cereyan etmiş ve çok defa bir melek aracılığı söz konusu olmuştur: Melek, getirdiği mesajları Peygamber'in kalbine ilka ettiği gibi, aynı zamanda, vahye esas teşkil eden Kur'an ayetlerinin nasıl telaffuz ve tilavet edileceği konusunda da Nebi'ye üstadlık ve rehberlik yapmıştır; nihai durumu itibarıyla mefdulün fadıl'a, hususi bir manada muvakkat rüçhaniyetinin gereği bir rehberlik…
Muhyiddin ibn Arabi vahyi, cem' makamından tafsil mertebesine doğru bir inkişaf sayarak, bu önemli tecelliyi kendi felsefesiyle izaha çalışmış ve neticede her şeyin, icmalinden tafsile açılımdan ibaret olduğunu vurgulamak istemiştir. Bir başka esrar kahramanı ise, vahiy tecellisini ilim hüviyetinden harici vücud keyfiyetine intikal şeklinde yorumlamıştır ki, böyle bir yorumlamada ona, Hazreti İlm'in özel donanımlı bazı şahıslara hitap telakkisi içinde vasıtalı-vasıtasız, ama mutlaka iradi olarak feyezanı diyebiliriz.
İlham, i'lama göre batıni bir bildirme olup, feyiz yoluyla kalbe ilka edilen ilim ve irfan demektir ki, şer-i şerifte hüccet ve delil sayılmadığı gibi ilzam ediciliği de söz konusu değildir. İ'lamda, cehd ü gayret ve kesbin esas sayılmasına karşılık, ilhamda irade, cehd ü gayret ve kesbin şart-ı adi planında muraatları bahis mevzuu olsa da mesele tamamen mevhibe yörüngeli cereyan etmektedir. Ayrıca ilham, vahyin aksine büyük ölçüde vasıtasız kalbe ilka edilmekte ve hususi bir muhavere veya muhabere şeklinde gerçekleşmektedir ki, vasıta söz konusu olduğu durumlarda bile bu vasıtanın görülmesi, şehadeti ve rehberliği asla bahis mevzuu değildir.. evet; cumhura göre vahiy melekleri, peygamberlerden başkasına inmez, onlara görünmez ve onlara mesaj getirmezler…
İlhamın, ilham erleri ve bir de onlara güvenip itimat edenler için vuzuh ve inkişaf isteyen bazı konularda tenvir ve tavzih ölçüsünde müessiriyeti müsellem olsa da böyle bir tavzih ve tenvirin de Kitap ve Sünnet'e muvafakatları şarttır.
Aslında, hem vahiy hem de ilham, hususi donanımlı müstesna bazı fıtratlara Allah'ın özel bir ihsanıdır.. ve bu ihsandan maksat da, o ihsanın televvünleriyle kavli ve hali murad-ı sübhaniye tercümanlıktır: Nebi de, veli de bu ariye mazhariyeti, Hakk'ın muradatını anlatıp temsil etmede kullanır ve kat'iyen kendilerine bir paye çıkarmayı düşünmezler.
Evet, Abdülvehhab eş-şa'rani'nin de dediği gibi, Cenab-ı Hak'tan gelen vahiy ve ilham feyezanının duyulup alınması, hususi bir tabiat ve donanıma vabestedir. Böyle hususi bir donanım sayesinde ancak insanın beden ve cismaniyetinin belli buudları sayılan ve bir anlamda fena huyların da kaynağı kabul edilen bazı duyguları vazife-i fıtratlarıyla sınırlandırıp had altına almak mümkün olacaktır ki, insanın ruhani derinlikleri inkişaf edip ortaya çıkabilsin. Mesavi-i ahlak kaynaklarına karşı böyle bir tavır alınması ve mealiye açık insan ruhunun önünün açılması ölçüsünde, insanoğlu da, tıpkı ruhaniler gibi değişik tecelli dalga boyundaki esintileri duyacak hale gelerek, pek çok gaybi şeylere muttali olup zaman-mekan üstü bir ufka yükselebilir.
Peygamberler, bu sahanın erişilmez ve müstesna kahramanlarıdırlar. Bu müstesna kametlerden sonra da Hakk'ın yerde ve gökteki mükerrem ibadı sayılan evliya, asfiya gelir ki, bunlar kendi içlerinde teşkil ettikleri ebrar ve mukarrabin sınıflarıyla, birer ahize ve nakıle gibi, murad-ı ilahiyi alır, aldıklarını çevrelerine duyurur ve her zaman yoldakilere rehberlikte bulunurlar.