Sızıntı Arşivi

Ekim 2002 · s. 442 · 6 dakikalık okuma

Vahdet ve Kesret -2-

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE


Hazreti Adem'in hilafet payesiyle şereflendirilmesinin arkasında, onun esma-i ilahiyeye vukufu ve o isimlerin müsemmaları da diyebileceğimiz eşyayı iyi okuması, derken esmadan Müsemma-i Akdes'e yönelmesi ve her şeyin mahiyetini, hakikatini kavraması olsa gerek. O, kendisine talim edilen isimleri müsemmalarıyla, müsemmaları da kendilerine ait hususiyetleriyle okumuş, değerlendirmiş ve her şeyin çehresinde vahdet gerçeğini temaşa ederek kesret dağdağasından kurtulmuş ve bütün perdeleri aşıp gönlündeki kenz-i mahfinin ihsas ve ışığıyla Hazreti Zat'a yürümüştü. Başka bir yaklaşımla o, şeriat-ı fıtriye de diyeceğimiz tekvini emirlerin suret-i cereyan ve televvünlerinin çehresinde uluhiyete ait esrarı, hem de kusursuz olarak okumuş ve " " hakikatini duyduğu aynı anda, Hazreti İlim ve Vücud'un tesirlerini de ilan ederek, melekutun dilruba kametleri meleklere "" -Münezzeh ve mukaddessin ya Rab! Biz, Senin bize bildirdiğinden başkasını bilemeyiz; her şeyi hakkıyla bilen Sen, hikmetle yaratan da Sensin..." dedirtmişti ki bu, Hakk'ın mükerrem ibadından daha mükerremlerin de bulunabileceğinin ilanı ve insanoğlunun hilafetine de ciddi bir vurgu demekti.
Herkes kesrette vahdeti görüp duyamayabilir; zahirde batını temaşa gibi çoklukta Bir'i bilip, Bir'i duymak imkan-ı akliyle mümkün olsa da her babayiğidin karı değildir. İlk insan ilk peygamber Adem nebi, aynı zamanda kesrete açık ve fakat münteha-i vahdete çağıran ilk mürşitti. O, kesretin tahminleri aşan boğuculuğu, dağıtıcılığı, cazibesi karşısında başı dönmeden, bakışı bulanmadan, hemen her zaman vahidiyetin celali tecellileri içinde ehadiyetin cemali cilvelerini görmüş, hissetmiş ve her nesnede, hususiyle de canlılarda ilahi isimlerin tecellilerini müşahede ile, bu iç içe celevat ve füyuzat arasında, kendi hakkındaki -tabii insanoğlu adına- hususi bir teveccühün unvanı sayacağımız cemali esintileri de duymuş; kalbinin kapılarını ardına kadar Zat-ı Akdes'e açarak O'ndan gelen ışıklar sayesinde gönlünün gözleriyle her varlığın çehresindeki vahdet sikkesini okumuş ve her şeyin en önemli derinliğinin O'na baktığını görüp anlamış, sonra da birer birer her varlık ve toptan bütün eşyadaki değişimlerin-dönüşümlerin hep o Kudreti Sonsuz'un tezgahından çıktığını, "ayne'l-yakin" müşahede etmiş ve derin bir iz'anla ne rububiyetinde ne de uluhiyetinde O'nun eşi-menendi, muini ve veziri bulunmadığını ilan ederek mahiyet ve donanımının hakkını yerine getirip meleklerin önüne geçmişti; geçmiş ve kapıyı da her müstaiddin geçeceği şekilde aralık bırakmıştı.

Evet, bu yol, günümüzün vahdet yolcuları için de aynıyla söz konusudur; gözlerini her zaman tefekkürle açıp-kapayan, sineleri sürekli şefkatle çarpan, acizliğini O'nun kudretine ulaşma dinamiği, fakirliğini de yine O'nun servet ve gınasına ermenin vesilesi sayan basiretli ruhlar, tıpkı Hazreti adem gibi vahdeti kesret aynalarında temaşa edebilir; her simada O'nun ziya-i vücudundan parıltılarla O'nun varlığını hisseder ve celali tecellilerin göz açtırmıyor gibi görünen sağanakları karşısında dahi ehadiyet televvünlü cemali cilvelerin üfül üfül esintileriyle serinler ve "bi kem u keyf" yudum yudum O'nunla bulunuyor olmanın hazlarını yudumlayabilirler.

Vakıa, bazen böyle bir noktaya ulaşanların yer yer iltibasa düştükleri ve hallerini ifa-dede kullandıkları kelimeleri iyi seçemedikleri ya da onların gönül dünyasında sürekli "sübuhat-i vech" esintileri esip durduğu için "hulul"e ve "ittihad"a çekilebilecek sözler ettikleri görülegelmiştir; ama bunun her zaman böyle olmadığı da bir gerçektir. Ve hele, seyr-i ruhanisini Hazreti Ruh-u Seyyidi'l- Enam'ın mişkat-ı nübüvveti altında sürdürenler için bu durum hiçbir zaman söz konusu olmamıştır ve olamaz da...

Aslında bu makam, hak yolcularının gönlünde " - Deyin bakalım bugün mülk kiminmiş." hitabına, Hazreti Vacibü'l-Vücud'un " - Kudret-i kahire sahibi Allah'ındır." hakikatinin tecellilerinden muhit bir ziya ya da bir aks-i sadanın görülüp duyulduğu makam olduğundan; yani, asıl olan vahdet-i zatiyenin, arızi olan kesret-i fer'iyeyi bütünüyle kuşatıp her şeye bir vahdet rengi verdiğinden -tabii böyle bir mesele avam için asla söz konusu değildir- hale mağlup ve istiğrak eksenli yaşayan bu kimseler, iltibasa açık o kabil beyanlarında mazur görülebilirler. Buna, salikin belli bir kurb mertebesine erince, müşahede ufku itibarıyla her yanda ayan-beyan esmanın tüllenmesi, insani latifelerin her an Müsemma-i Akdes'i duyması, bütün ihsas ufuklarında sıfat televvünlerinin kalben görülüp sezilmesi ve latife-i rabbaniyenin, Hazreti Mevsuf-u Mukaddes'i mülahazaya alma heyecanıyla çarpması makamı da diyebiliriz ki; bu ölçüdeki ihsas ve imtisaslarla kuşatılmış bir gönül eri, tecelli-i vahdetle her şeyin silinip-süpürülüp götürüldüğünü ve dört bir yanda hep O'nun bayrağının dalgalandığını duyup zevk eder ki, böyle birinin sahv halindekiler gibi düşünmesi de bir manada kendiyle çelişki olur.

Bazıları, ruhun bu seviyede irtifa ve inkişafına, kalbin kendi derinlikleriyle bedeni kuşatması, bazıları da ruh-u insanın nefha-i ilahi olmasına bağlı, özündeki güce ulaşması demişlerdir ki; kendini aşmış ve kendi rekorunu kırmış bu seviyedeki bir hak erinin nazarında artık ne arz u sema farklılığı ne de öteler ve burası ayrılığı kalır. Böyle biri beden ve cismaniyetiyle arzda bulunsa da, latife-i rabbaniye ve sırrıyla semalar ötesinde; heykeliyle, şekliyle aramızda görünse de ruhuyla hep a'la-yı illiyyindedir.

Evet, o, bütün bütün kalbi ve ruhi hayat ufkuna kilitlendiğinden, artık her zaman vahidiyet tecellileri içinde ehadiyet cilveleriyle yaşar ve batıni hislerinin menfezlerinden sürekli cilve-i vahdeti temaşa eder; eder de, gayrı Vahid ü Ehad'den başka hiçbir şey duymaz ve hiçbir şey hissetmez. Önce de ifade edildiği gibi, böyle bir ufku ihraz edince, bazen Muhit'in vüs'at ve ihtişamı, muhatın da hakareti, muzmahil ve mütelaşi olması karşısında, mazur görülecek bir iltibasa düşerek: "O'ndan başka bir şey görmüyorum." veya "Sizin gördükleriniz bütünüyle vehm u hayalden ibarettir." diyebilir.

Aslında, bir nesnenin var veya yok farz edilmesi, biraz da, o objenin batıni duygularla hissedilme şekline bağlıdır. Varlık ve hadiselerin yorumlanması bütün bütün öteleşmiş batıni duyguların imbiklerinde değerlendirilince, zahirin tesir alanı da daraldıkça daralır; hatta, hak yolcusunun, objeleri tamamen batına göre değerlendirmesi ölçüsünde sır ve hafi atlası itibarıyla zahir onun gözünde bütünüyle silinir gider ve her yanda batının bayrağı dalgalanmaya başlar. Artık böyle birinin nazarına yer yer kesret resimleri ilişse de bunlar, hiss-i marifetin bağrında gelişmiş ve latife-i rabbaniyenin hali ve zevki bir buudu haline gelmiş hiss-i vahdete söz dinletemezler. Dinletemedikleri içindir ki varlığı böyle bir ufuktan temaşa eden bir hal eri, zaman zaman, " " diyeceğine, iç ihsaslarının tesirinde "";"" demesi gerektiği bir yerde de " " şeklinde iltibaslı ve muhkemat-ı şeriat na-zarında hatarlı beyanlarda bulunabilir.

Usulü'd-din açısından, diyanetin ruhu ve kul olmanın lazımı sayılan tevazu ve mahviyete münafi olması bir yana, aklın zahir nazarında istiklal iddiası hissini uyaran bu türlü mülahazalar, ubudiyetin ruhuna tamamen zıttır ve peygamberlerin talim buyurdukları tevhid telakkisine de münafidir. Hele bir kısım mübtedilerin, bu kabil sözleri söylemeleri veya bu sözlere dayanarak hulul ve ittihaddan dem vurmaları bütün bütün İslam'ın ruhuna aykırı, bedahet-i akla münafi ve Kur'an muhkematına da muhalif bir dalalettir.

Sünnet yolunun yolcuları, her zaman kesret içinde vahdeti müşahede etmiş, Hazreti Zat'ı, kendi sıfat ve esma-i hüsnası zaviyesinden, masivayı da kendi keyfiyet ve hususiyetleriyle ele almış; Hazreti Hakk'ın müteal bir varlık olduğunu, izafi hakikatlerin de O'nun var etmesiyle var olduklarını, kayyumiyetiyle de devam ettiklerini düşünmüş; her türlü tasavvurda, taakkulde, inançta iltibaslardan uzak durdukları gibi ifadelerinde de uluhiyet hakikatıyla telifi imkansız beyanlarda bulunmamışlardır. Evet onlar, " - Eğer izafiyat olmasaydı pek çok nisbi hakikat maruz-u butlan olurdu." fehvasınca, her zaman hakaik-ı eşyanın -Hakk'ın ziya-i vücudunun gölgesinin gölgesi olsa da- varlığını vurgulamış ve bunun da asla vahdete münafi olmadığını düşünmüşlerdir.

Hasılı, gözlerimizle, gönüllerimizle görüp duyduğumuz bütün eşya, O'nun kudret ve iradesiyle meydana gelmiş adeta bir meşher; küre-i arz canlı-cansız aksesuarıyla, ilim, irade ve kudret tezgahından çıkmış, olabildiğine mükemmel bir dizaynla müşahidlerin temaşalarına arz edilmiş geniş ve muhteşem bir saray, insanoğlu da bütün bunları tanıyıp değerlendirmeye memur bir vazifelidir. Her yanda görülen bir kesret televvünü; her nesne ve her hareketin özünde duyulup hissedilense bir vahdet ruhudur. Hüşyar gönüller bunu hep böyle bildi Hakk'a yürüdü; ifrat ve tefrite düşenlerse takılıp yollarda kaldı.



***