Sızıntı Arşivi

Mayıs 1997 · s. 184 · 6 dakikalık okuma

Üniversitelerimizde Yenilenme İhtiyacı

Arif Sarsılmaz · Prof.Dr. · İnceleme

Doç. Dr. Arif Sarsılmaz

Bir milletin medeniyet ve kültürünün can damarını teşkil eden eğitim müesseselerinin başında yüksek öğretim kurumları veya üniversiteler gelir. Dünyanın hangi gelişmiş ülkesine baksak, değişmeyen bir gerçek olarak onların teknolojik gelişmişlikleriyle, üniversitelerinin ve öğretim üyelerinin sayısı ve kalitesi arasında bir paralellik görürüz. Ancak burada sayıdan çok kalitenin önemli olduğu gerçeği, hiçbir zaman gözardı edilmemelidir. Kalite veya keyfiyet kavramı içine, kişinin ahlaki ve insani meziyetlerinin derecesinden, ilmi birikiminin ve tefekkür ufkunun genişliğine kadar herşeyi dahil edebiliriz.

İlim ve fikir adamlarının kalitesi ülkenin üniversitelerinin seviyesini belirleyen en önemli ölçü olduğundan ve toplumun seçkinleri, elitleri kabul edilen bu zümre de sütün kaymağı misali o toplumda olan birikimin neticesi olarak ortaya çıktığından, cemiyetin ve ülkenin genel yapısı ne ise bütün devlet kurumlarındaki keyfiyet hemen hemen aynı olacaktır.

Milletvekili rüşvet alıyorsa, devlet hastahanesindeki doktor, trafikteki polis, belediyedeki memur, okuldaki öğretmen, karakoldaki asker, adliyedeki hâkim ve üniversitedeki hoca da rüşvet alıyor demektir. Aynı şekilde herhangi bir müessesede zina, hırsızlık, irtikab, yolsuzluk, adam kayırma, işi ehline vermeme gibi sayılmakla bitmeyecek olumsuzluklar varsa, o devletin bütün kurumlarında yaklaşık olarak aynı nisbetlerde benzer hadiseler oluyor demektir. Yukarıda sayılan bütün müesseselerin başında onların hepsini yetiştiren ve hepsinde az çok emeği bulunan üniversiteler gelmektedir, zira milli eğitimin temel taşları olan öğretmenlerimizi, hâkim ve savcılarımızı, hekim ve mühendislerimizi, iktisatçılarımızı, maliyecilerimizi ve işletmecilerimizi, valilerimizi ve bütün yüksek bürokratlarımızı üniversitelerimiz yetiştirmektedir. Bu yüzden üniversitelerimizin kalite problemi, herşeyden önce gelmelidir.

Ancak acıyla ifade etmemiz ve üzerinde çok derin düşünmemiz gereken bu konu, içinde bulunan bizleri herkesten fazla üzmektedir. Çünkü faciayı en iyi içinde olan biz öğretim üyeleri görmekteyiz. Kuruluş sisteminden, temelindeki ideolojinin yanlış anlaşılmasına, kadroların dağıtılışından, unvanların verilmesine kadar herşeyiyle kokuşmuş olan yüksek öğretim kurumlarımızın ıslahı ve dünyada söz sahibi olabilmeleri için yapılması gerekenlerin bir kısmı hükümetlerin kanuni düzenlemelerine bağlı olsa da, önemli bir kısmı tamamen öğretim üyelerinin kedilerine, yanı fedakârlık, çalışkanlık, doğruluk, hakperestlik gibi onların ahlaki durumlarına, insani meziyetlerden nasiplerine bağlıdır. Üzerinde durulması gereken birinci faktör de budur, zira hükümetin kanuni olarak yapacağı bütün düzenlemeleri hakkıyla uygulayacak veya ihlal edecek olanlar bu öğretim üyeleridir.

Üniversitelerimizin temel düşünceleri bilim üretmek, ülkemize faydalı insanlar, teknik elemanlar, dünya entelektüelleriyle boy ölçüşecek fikir ve bilim adamları yetiştirmek olması gerekirken, bazı istisnai şahsiyetleri hariç tutarsak, büyük çoğunlukla maalesef sadece yıllar önce batı dünyasında yapılmış araştırmaları taklid eden, sığ düşünceli, fikir ve düşünce hürriyetine saygı duymayan, hâlâ zihnindeki ideolojilere ait tabuları yıkamamış, şahsiyeti oturaklaşmamış, fikir namusu olmayan insanlar yetiştirmektedir. Yıllarca pozitivizm adına destanlar yazmalarına rağmen dünya çapında bir tek buluş yapamayan, insanlık adına 20. yüzyıla hiçbir faydalı keşifle imza atamayan üniversitelerimizi sorgulamaya aldığımızda, hemen nefis müdafaasına geçerek imkânsızlıklardan, hükümetlerden, inancın akademik alanda ağırlık kazanmasından yakınmaya, fikir hürriyetinin, akademik özgürlüklerin olmadığından, ücretlerin azlığından şikâyet etmeye başlarlar. Bunların bazısı kısmen doğrudur, ancak önce iğneyi kendimize batırmamız gerektiği unutulmamalıdır.

Bugün oluşan tabloya baktığımızda hakikaten karşılıklı itimatsızlıklara dayanan bir fasid daire (kısır döngü) mevcuttur. Üniversiteler sanki hükümetin ve devletin kuyusunu kazan, anarşist yetiştiren bir ocak gibi görülürken, üniversitelerimiz de devleti baskıcı, faşist, insan haklarına saygısız, ülkeyi sömüren bir çete gibi görme yanlışlığı içine girmişlerdir. Aslında her iki kurum içinde de yanlış işler yapan insanlar mevcuttur, ancak bunu genelleyerek bütün kuruma karşı hasmâne bir tavır sergilemek ve engelleyici davranışlarda bulunmak çok yanlış olmaktadır.

Akademik özgürlüklerden, insan haklarından, fikir ve düşünce hürriyetinden bahseden üniversitelerimizin birçoğunda mevcut idare her şeye belli bir ideolojinin at gözlüğü ile bakmakta olduğundan, kendi düşüncesine uymayan akademisyenleri çalışkan ve ilmi bakımdan mükemmel bile olsalar tasfiye etmenin formülleriyle meşgul olmaktadırlar. Buna karşılık kendileri de aynı şeyden şikâyet ederek devleti suçlamaktadırlar. Devleti soyanlardan şikâyet ederken, kendileri projelerden, araştırma fon kaynaklarından, inşaat ve bilgisayar ihalelerinden daha küçük çapta aynı şeyi yapmaktadırlar. Adam kayırma, rüşvet, haksız kazanç, cinsi taciz gibi birçok menfi davranışlar bazı üniversitelerimizde mevcut olup, herkesçe bilinen bu kötü olayların ancak bazıları zaman zaman basına aksetmektedir. Bununla beraber kimse görevini riske atarak bu olayları belgeleme yoluna gidemediğinden ciddi olarak birşey yapılamamakta ve en kestirme yol olarak hükümetleri suçlama kolaylığına gidilmektedir.

Devletimizin ise ciddi bir bilim ve eğitim politikası olmadığından her gelen iktidara göre yeniden yapılanma adı altında sanki herşeyi yeniden keşfediyorlarmış gibi ve önceki yapılanların sadece aksak yönlerini değil herşeyi toptan yıkma gibi bir anlayışla meseleye yaklaşma neticesinde hiçbir zaman bir birikim meydana gelmemektedir. Öğretim üyelerine ve üniversiteye potansiyel suçlu gibi yaklaşan, onların seslerinin fazla çıkmaması için çareyi bütçelerini kısarak kontrol etmekte bulan hükümetler yanlış yapmaktadırlar, ancak onları bu yanlışa iten de maalesef yine üniversitelerimizin aşırı ideolojik davranışlarıdır. Maaşların ve bütçenin azlığından yakınan, ancak aldığı maaş kadarını bile hak etmeyenlerin kopardığı gürültüye kapılan bir kısım iyi niyetli çoğunluk da zaman içinde yapılan haksızlıklara tepki olarak çalışma tempolarını düşürmekte ve dışarıda başka kazanç yolları aramaya başlamaktadırlar. Netice ise hem tembel hem de maaşların azlığından yakınanlara yaramakta genel hoşnutsuzluk havasını kendi hesaplarına değerlendirmektedirler.

Bütün bu ümit kırıcı vahim tablolardan sonra artık niçin üniversitelerimizden dünya çapında bir ilim adamı çıkmadığı, niçin ilmi araştırmalarda dünya sıralamasında en sonlarda olduğumuz çok daha iyi anlaşılabilir. Bu durumdan çıkış için gerekli kanuni düzenlemeler, teşvik primleri, modern laboratuar imkânları, öğretim üyelerinin maaşlarının artırılması vs. gibi ne kadar alınacak tedbir varsa, hepsini de yerine getirsek bu ahlak anlayışıyla ancak çok küçük çapta bazı düzelmeler görülebilir. Asıl hedeflenen gerçek kalkınma ve hamleyi gösterecek, dürüst, fedakâr, çalışkan, üretken, milletini ve insanlığı seven ilim adamlarının yetişmesi, ancak yeni yetişen ahlâklı genç ilim adamı adaylarının önünün açılmasıyla ve onları koruyarak mümkün olabilecektir. Bunun için de gençlerimizi topyekun aileden başlayarak ilk, orta ve lise seviyelerinden itibaren güzel ahlakla donatmanın yolları araştırılmalı, üniversite tahsillerinden sonra dış piyasanın cazibesine aldırmadan akademik kariyer yapmaları teşvik edilmeli, her türlü menfi şartlara rağmen sabredip ülkemizin yüksek eğitim müesseselerinin iyileştirmesi yolunda fedakârlık göstermeleri teşvik edilmelidir. Üniversite yönetimlerimiz de yurtdışına tahsil için giderek orada öğrendikleri yeni teknik ve gelişmeleri ülkemize getirmeye uğraşan gençlerin kalitelerine ve marifetlerine bakarak onlara imkânlar hazırlamalıdır.

Buna karşılık devletimiz de dünyanın gelişmiş ülkelerindeki bilim ve araştırma stratejilerini, ülkemizin gerçeklerini ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak incelemeli, bugüne kadar eksik kalan pozitivist ve materyalist bilim anlayışlarından başka yeni anlayışların da bulunduğunu görmeli ve belli bir ideolojinin kontrolünde olmayan, uygun bir bilim politikası seçmelidir. İnsanımıza şefkatle yaklaşmalı, onları potansiyel suçlu olarak görmemeli, konuşarak diyalogla herşeyin üstesinden gelinebileceğini kabul etmeli, çalışanlar mükâfatlandırılmalıdır. Çalışmayıp, insanları inançlarından dolayı engelleyen, bütün geri kalmışlığımızın sebebini ise kendilerinde değil de kendisi gibi düşünmeyen insanlarda gören, kötümser insanların bir kısmının da zaman içinde bu gerçeği görmeleri beklenmelidir.

Şayet uygun stratejilerle üniversitelerimizin ilmi ve ahlâki kalitesi düzelebilir de devletin, öğretim üyelerine, öğretim üyelerinin de devlete ve birbirlerine bakışı değiştirilebilirse, ülkemiz için herşeyden daha önemli bir hamle yapılmış olur. Böyle sıhhatli bir üniversiteye gelen öğrencilerimizin ilme, araştırmaya ve çalışmaya şevkleri artacak, mezun olduklarında da sahalarında en iyi öğretmen, mühendis, tabib, ziraatçı, hâkim, iktisatçı, bilim adamı olacaklardır. Vazifeye atıldıklarında çalıştıkları kurumda her türlü ahlâksızlığın önlenmesi için gayret gösterecekler, fedakârlık yapacaklar, diğer insanlara örnek olacaklar ve topyekûn kalkınmanın motoru olacaklardır. Bu motor bir kere çalıştı mı, artık fasid daire kırılacak, yerine bir salih daire (açıldıkça açılan) inşa edilmiş olacaktır. İlkokuldan itibaren bütün eğitim kurumları, bu hayırlı insanlarla dolacak hem ülkesine hem de bütün insanlığa faydalı olan, herkesle diyaloga açık, insan haklarına saygılı, faziletli, teknolojiyi takip eden, çalışkan, gayretli, milletini ve devletini seven, onlar hakkında hep iyilik düşünen, kötülükten kaçan bilim adamlarımız belki de dünyanın kaderini değiştirebileceklerdir.