Sızıntı Arşivi

Mayıs 2001 · s. 182 · 10 dakikalık okuma

Ulvi Alemler

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE


Ulvi Alemler
Halık'ın namütenahi isimleri olduğu gibi o esma ve arkalarındaki sıfatların birinci, ikinci ve üçüncü... derecede tecelli alanları ve taayyün noktalarının bulunduğu da bir gerçek. Bu alemler, hem bizim idrak ufkumuz hem de kendi mana ve muhtevaları itibarıyla aşkın alemlerdir. alem-i mülk ve alem-i şehadete dair, her zaman net bazı şeyler bilmemiz mümkün olsa da, lahut, rahamut, ceberut, melekut alemleriyle alakalı ne keyfiyet çerçevesinde ne de kemmiyet planında açık bir şey söylememiz oldukça zordur. Bu konudaki bütün mülahazalar, Kitap ve Sünnet'in belirleyici temel esaslarına sadık kalınarak tamamen keşfe, müşahedeye, mükaşefeye bağlı beyanlardır.
İlim nazariyesi (epistemoloji) açısından Allah'tan gayrı zahir-batın, latif-kesif, meşhud-gayrimeşhud, canlı-cansız, dünyevi-uhrevi her şeye alem denir. Yukarıdaki çerçeve içinde bütün varlık ve onun perde arkası, Hazreti Zat'ın varlığının delili, icraatının belgeleri, kemalinin aynaları, kaderi plan ve programının kitap ve defteri, belli bir tafsil adına her şeyin mahall-i taayyünü, aynı zamanda sıfat ve isimlerinin tecelli alanı olması itibarıyla görünen-görünmeyen hemen her şey O'na ait derin izler, emareler, nişanlar taşıdığından, hatta O'nu haykırdığından O'nun şahitleri manasına alem unvanıyla yad edilmiş, hepsine birden "avalim" veya "alemin" denmiş; akıl, ruh, nefis, şuur, his ve idrak gibi O'nun "Ol!" deyivermesiyle meydana gelen emir kaynaklı şeyler alem-i emre bağlanmış; maddi, cismani, terkip ve tahlil hususiyetlerini haiz, müddete vabeste arzi ve semavi bütün nesneler de alem-i halk çerçevesinde mütalaa edilmişlerdir. Bu taksime bağlı ve bir manada onun içinde, "alem-i şehadet", "alem-i gayb" diye bütün avalime esas teşkil eden iki ana alem daha vardır ki, zikredeceğimiz bütün alemler onların birer şubesi mesabesindedir:

1. Gözle görülmeyen ve zahiri duyu organlarımızla hissedilmeyen, gayb alemi ki, başta lahut, rahamut, ceberut, melekut alemleri olmak üzere, görülmezlik ve duyulmazlığın değişik basamaklarında yerlerini alan ve farklı unvanlarla yad edilen, mana alemi, ruh alemi, misal alemi, berzah alemi ve batıni, latif, nurani daha bir sürü alem hep bu gaybi alem çerçevesinde mütalaa edilegelmiştir.

2. Gözle görülebilen ve zahir duyu organlarıyla hissedilebilen şehadet alemi ki, alem-i halk, alem-i mülk, alem-i madde, alem-i cisim, alem-i suret, alem-i kesafet.. gibi değişik ad ve unvanlarla yad edilen ne kadar alem varsa hemen hepsi bu alemin birer fakültesi durumundadır.

alem-i gayb ve alem-i şehadet, alem-i emir ve alem-i halk birbirinden farklı unvanlarla anılsalar da, bunlar iç içe alemlerdir ve biri diğerinin zahiri buudu, öbürü de berikinin batıni derinliğinden ibarettir. Ancak, sıfat ve esma-i İlahiyenin, hatta şe'n-i Rububiyetin birer mahall-i tecellisi ve farklı mertebede birer taayyün faslı sayılan bu alemler tamamen birbirinden ayrı hususiyetler arz etmektedirler.

Ehl-i tahkike göre varlığın, hususiyle insanoğlunun değişik viladet mertebeleri vardır:

Bunlardan birincisi, esma ve sıfatın ilk zuhuru mertebesi; ikincisi, esnaf-ı melekutun ceberut basamağında tuluu derecesi; üçüncüsü, cisim ve cevherlerin melekut burcunda büruzu kademesidir. Böyle bir gelişme ve inkişaf tasavvuf ve bazı felsefi ekollerdeki "nüzul" ve "uruc" mülahazalarına benzese de, uruc ve nüzulla alakasının olmadığı açıktır. Zira bunlar, birer taayyünün unvanı olarak zikredilegelmişlerdir.. ve aynı zamanda seyr u süluk-i ruhanide de salikin "bekabillah"a kadar uğrayacağı menzilleri işaretlemektedirler: Hak yolcusu, asar aleminden ef'ale, ondan esma ve sıfata, ondan da "bi gayri keyfin ve idrakin ve darbin min misalin." (Bed'u'l-Emali) tecelli-i Zat'a uruc eder. Buna, alem-i mülkten alem-i melekuta, ondan alem-i ceberut ve alem-i rahamuta, ondan da "fenafillah-bekabillah" ufku şeklinde yorumlanan alem-i lahuta, bir marifet, bir zevk-i ruhani seyahati de diyebiliriz. Hakiki bekabillah alem-i melekutu duymakla başlar ve kalbi, ruhi hayat mertebesini tam ihrazla da daha ötelere devam eder gider. Nihayet varlığını, O'nun ziya-i vücudunun bir gölgesi görebilecek mülahazalara ulaşınca da "min vechin" seyahat sona erer. Biz şimdi, farklılıkları çerçevesinde, yukarıdan aşağıya -konuyu biraz da kendi idrak ufkumuza bağlıyoruz- "bi kem u keyf" bu inkişafı takip etmeye çalışalım:

1. Alem-i Lahut: İcmali tarif çerçevesinde, asarıyla müberhen, esmasıyla malum, sıfatlarıyla muhat, tasavvuru nakabil-i idrak, gaybu'l-gayb, kenz-i mahfi, alem-i ıtlak, gayb-ı mutlak, hakikatü'l-hakayık unvanlarıyla bilinen vahidiyetin (Bazıları ehadiyet demede ısrar ediyor) mahall-i tecellisi alemler üstü bir alemdir.

Bir diğer yaklaşımla alem-i lahut; bizim varlığımızın, varlık basamaklarından birini ihraz edişimizin, gayb ve şehadet alemlerinin, onlara ait bütün hususiyetlerin, hatta bizim ihsaslarımızın, duygularımızın, düşüncelerimizin, zahir-batın latifelerimizle alakalı faaliyetlerimizin biricik feyiz kaynağı ve "Allah" ism-i şerifine bakan aşkın bir alemdir. Bütün şuunat-ı ilahiye, sıfat-ı sübhaniye ve esma-i hüsnanın da mahall-i icmali -bu da yine kelime yetmezliğinden kaynaklanan fakir bir ifade- ve birleşik noktası mesabesindedir. Evet bu alem, bilmutabaka bir tecelli-i Zat alemidir; ama, bittazammun ve bililtizam diğer bütün alemlerin de biricik kaynağıdır (Burada icmal ettiğimiz, tecelli-i Zat, tecelli-i şuun, tecelli-i sıfat ve tecelli-i esma konuları üzerinde daha önce durmuştuk). Ve tecelli, taayyün itibarıyla da bu ilk ve muhit alem, aynı zamanda "ubudiyet" mülahazasını da hatırlatan bir alemdir. Yani uluhiyet hakikati, mabudiyet, maksudiyet, mahbubiyet manalarını da havi bulunduğundan bu alem, Kur'an'ın emir ve tavsiyeleri çerçevesinde Hakk'a ubudiyeti de tazammun etmektedir. Evet Allah, Allah olduğu için aynı zamanda Mabud'dur, Maksud'tur, Mahbub'tur...

Lahut, Zat-ı Uluhiyet'in cami bir aynası olması itibarıyla ezelden ebede değişmezliği haizdir. Evet, o ayine-i ezel olduğu gibi tecelli-i layezaldir. Tarih boyu değişik düşüncelerden ubudiyet şekilleri doğagelmiş ve bu ubudiyetlere merci olmak üzere farklı mabudlar uydurulmuştur. Ne var ki birer birer doğan bu ubudiyetler, mevsimi gelince veya miadı dolunca hemen hepsi unutulmuş, mabud kabul edilen bütün ilahlar hafızalardan silinip gitmiş; sadece ve sadece o Vahid u Ehad, o sıfat-ı ulya ve o esma-i hüsna sahibi Zat-ı Ecell ü A'la baki kalmıştır. O, ezelidir; ezeli olduğu için de ebedidir; kıdemi sabit ademi de mümtenidir.. ve işte lahut alemi de böyle bir tecellinin biricik mir'at-ı mücellasıdır.

Bir diğer yaklaşımla lahut alemi, kainatın heyet-i mecmuasında görülen/görülebilecek olan, maddi-manevi her şeyin vücudunu, evsafını, hususiyetlerini, mebdeini, meadını, gelişimini, değişimini, inkişafını ve akıbetini cami ilk mahall-i taayyün -yine dik-i elfaza takıldık- ve icmali ilk ayine-i tecellidir.

2. Alem-i Rahamut: Küre-i arz üzerindeki hayvanat ve nebatatın varolmaları, hayata mazhariyetleri, yaşamaları, üremeleri ve bütün bu merhalelerin hemen hepsinde apaçık müşahede edilen uyumları, ahenkleri, insicamları, intizamları gibi hususlar.. sonra insanoğlunun ruhani ve cismani letaif ve uzuvları itibarıyla mazhar olduğu şefkat, merhamet, inayet, riayet.. gibi özel bütün teveccühler hep bu ikinci taayyün diyeceğimiz rahmaniyet ve rahimiyetin mahall-i inkişafı olan alem-i rahamuta bakmakta, bu alemin menfezleriyle teveccühe teveccühle mukabeleyi ifade etmekte ve o yolla beslenmektedir. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Cenab-ı Hakk'ın ehadiyet ve samediyetinin, bütün kainat ve eşyadaki umumi, mutlak, fakat inkişaf ve tafsile açık zati teveccühleri lahutiyete ait bir tecelli -tecelli demek de doğru ise- her nesne ve herkesin belli ölçüde ve istidadına vabeste olarak yine onun rahmet, şefkat, himaye, inayet, riayet ve sıyanetinden istifaza ve istifadesi ise -vahidi ve ehadi tecellilerin farklılığı mahfuz- rahamut ufkundan akseden bir cilvedir. Rahamut alemi tamamen, sıfat ve esma dairesine bakmaktadır. Rahmaniyete nisbeti açısından sıfat-ı Zat'ın daire-i hassı, rahimiyetle münasebeti itibarıyla da sıfat-ı fiile mahsus bir tecelli alanı mesabesindedir. Rahamutun, Cenab-ı Zat'ın, gazabına sebkat eden engin, vasi, hatta namütenahi rahmetinin mebde'den müntehaya her tekevvün ve her şe'n adına bir mebde-i taayyün olduğunu söylemek de mümkündür. Evet, Hazreti Zat'ın rahmaniyeti, O'nun fevkalade merhametli olduğunu, rahmet ve şefkatinin sınırı, haddi ve nihayetinin bulunmadığını ifade ettiği gibi, o rahmaniyetin mahall-i tecellisi olan Rahamut da olabildiğine engin, şamil ve her şeyi kucaklayan bir mahall-i rahmet -vasfına tam muktedir değiliz- olduğunda şüphe yoktur. Rahimiyet sıfatının, fiili ve ameli bir durumu haiz olması açısından rahamut alemine, her şeyin ilm-i vücud merhalesinden -böyle denebilecekse- ötelerin en son noktasına kadar, varlıkla alakalı, her şey ve herkesin liyakatı ölçüsünde ona mütemadi tecellilerin kaynağı demek uygun olur zannediyorum. Rahmaniyet ve rahimiyetteki farklılıklar açısından rahamut alemi birinci sıfat itibarıyla ezele, ikinci sıfat açısından da layezale bakar. Evet, her şeyin ilk yaratılışında mazhar olduğu cebri lütfiler, ihsanlar Hazreti Zat'ın rahmaniyetine bağlı asardır ve bu asardan mahrum herhangi bir varlığın mevcudiyeti de söz konusu değildir. Her şey vücuduyla, hususi vasıflarıyla, yaşamasıyla, üremesiyle, neslini devam ettirmesiyle rahmaniyet çizgisinde rahamuta; herkesin sa'y u gayret, cehd ü hareket ve aktivitelerine terettüp eden ikramlar, ihsanlar, teveccühler, cennetler ve Cemalullah'a mazhariyetler de ona rahimiyet ufkundan bakmaktadır.

Hem alem-i lahut hem de alem-i rahamut birer bilme; bilip rahmet, şefkat, inayet.. gibi cebri lütfi tecellilerle kendini bildirme, sonra da bütün bunları nazara vererek gönülleri ubudiyet-i kamileye hazırlama, yönlendirme alemleridir.

3. Alem-i Ceberut: İlahi isim ve sıfatların tecelli alanı olarak bilinir. Ona; alem-i vahdet, berzah-ı kebir, hakikat-ı Ahmediye, ruh-u a'zam, ruh-u külli, zıll-i evvel de denmektedir. Bazı sofiye, alem-i ceberutu tamamen esma ve sıfat dairesinden ibaret görüp, onu alem-i lahut ve rahamut arasında veya lahut ve melekut ortasında bulunan ilahi kudret ve azamet alemi olarak yorumlamıştır. Bu alemin semavi ve manevi olduğunda şüphe yok. Ancak böyle bir alemin, Hermes'in semavi mülahazaları ve Eflatun'un İdeler alemiyle münasebetinin olmadığı da açıktır. İbrahim Hakkı Hazretleri'ne göre ceberut alemi, bütün alemlere nazır, kürsinin üstünde ve arş-ı a'zamın altında -altla-üstle her ne kastediliyorsa- manevi bir alemdir.

Bu mütalaalar çerçevesinde, melekut alemi kürsinin altında tasavvurlar üstü, aşkın lahut alemi ise, istiva-i arş mazmununa bağlı ve "fevk-taht" mülahazalarından müberra, her şeyin üstünde. Rahamut alemine gelince o ayrı bir mahall-i tafsil ve inkişaf; ceberut alemi ise, rahamut aleminin önünde veya yanında bir alem-i azamet ve hakimiyettir...

Kaza ve kader hadisesinin ceberut alemi ile hususi bir münasebeti vardır. Bu münasebet, kadere mevzu şahıslar planındaki hadiselerle de dolayısıyla alakalıdır. alem-i ceberut, hemen bütün eşya ve hadiseler adına saf ve latif bir alemdir. Bu itibarla da onun alem-i mülk ve melekuta bir faikiyeti vardır. Bu alemde bütün varlık ve hadiseler külliyet planında bir vetire takip ederler; alttaki melekut ve mülk alemlerinde ise, cüz'iyat ve teferruat dairesinde bir gelişme ve inkişaf gösterirler.

4. Alem-i Melekut: Emir alemi, ervah alemi, berzah alemi, son taayyün ve ruh-i izafi ufku da diyeceğimiz latif varlıklar aleminin son mertebesi ve alem-i mülkün de tavanı mesabesindedir. Bu şekilde bir tasnif ve tertip; zat, sıfat ve ilahi isimlerin tecelli mertebelerine birer unvan olmaları açısından zikredilmektedir.. ve böyle bir yaklaşımın temeli de keşfe, zevke, muhkem nususa bağlılık içinde içtihada, te'vile ve tefsire dayanmaktadır.

Ceberut, melekut ve mülk alemleri, iç içe, zahir-batın münasebeti çerçevesinde birbirinin farklı derinliklerinden ibarettir: Yani ceberut alemi, eğer müstakil ve zati bir alemse, melekut ve mülk alemleri onun birer buudu durumundadırlar. Aslında ceberut alemi tamamen bir mahiyetler alemidir ve harici vücudu da söz konusu değildir. Onda, her nesne, muayyen mahiyetler şeklinde birer icmal; melekut ve mülkte ise zahir ve batın yanlarıyla her şey bir tafsil ve inkişaf vetiresi yaşamaktadır.

Melekut dahil, bütün üst alemler mualla ve aşkın alemlerdir ve bu alemler için alt-üst, ön-arka, gece-gündüz, dün-bugün söz konusu değildir. Öyle ki, inkişaf etmiş bir gönül, melekuti ufku itibarıyla dünü bugünle beraber, bugünü de yarınla beraber duyup yaşayabilir ve zaman üstü olmayı bütün derinlikleriyle duyabilir.

Aslında, insanın hilafeti de onun, kalbi itibarıyla ve melekutla münasebeti açısındandır. Onun zahiri mülk, batını ise melekuttur. Kainatlarla arş, arzla Kabe arasında da aynı şeyler söz konusudur. Melekuta açık bir kalb sahralardan daha geniş, mülk itibarıyla koca bir ceset ise fincandan daha dardır. Mülk hissin kesafet mahalli, melekut letaifin inbisatı sahasıdır. Melekuti varidat her ruhun serveti, kuvveti ve temelidir ve hiçbir kimsenin bundan müstağni kalması da mümkün değildir. Bu itibarla da, melekuttan kopan ruh, bütün bütün kaybetme vetiresine girmiş sayılır.

Mülkün de, melekutun da mazhar-ı tammı, mümessil-i hassı Hazreti Ruh-i Seyyidi'l-Enam (aleyhi ekmelüttehaya)'dır. O, zahiriyle en kamil şekil, suret ve siretin, batınıyla da, ruh-u İslam'ın benzersiz temsilcisidir. Miraç bu ufkun bir kerameti, bir mucizesi ve bir inkişafıdır. Evet O, miracıyla hem mülk hem de melekuta ait müşahede, mükaşefe ve muayenelerin en erilmezlerine ermiş, yer ve gök ehlinin medar-ı fahrı olma payesine yükselmiştir.

Hakk'ı müşahedenin değişik mertebe ve basamakları vardır. Tevhid-i ef'al ufkundan müşahede bu mertebelerin ilki, tevhid-i sıfat zirvesinden müşahede ikincisi, tevhid-i Zat şahikasından duyup zevk etmek ise sonuncusudur. Ne var ki, bu seviyedeki müşahedelere mani bir kısım perdelerin mevcudiyeti de beşer tabiatının muktezasıdır. Evet hissi, hayali, vehmi bazı hicaplardan tutun da şer'i kriterlere riayet edememe, Sünnet muvazenelerini koruyamama ve şatahata girme.. gibi hususların her zaman insanın karşısına çıkıp onu engellemeleri söz konusudur.

İşte bu perdelere takılmayan kalbler, yükselip masiva kirlerinden arınınca, değişik hakayık, hatta hakikatü'l-hakayık karşısında mücella birer ayna halini alır.. ve Hazreti Zat ve Sıfat'ın envarına birer makes seviyesine yükselir; yükselir de hak yolcusu bulunduğu yerden melekutla münasebete geçer.. ceberutun dilini kullanır.. rahamutla alış verişte bulunur.. ve tecelliyat-ı lahutla farklı bir aşkınlığa ulaşır; derken, kalb, melekut mırıldanmaya, ruh ceberut soluklamaya, sır lahuti duygular yaşamaya başlar ki, bunlardan birincisi "feth-i karib", ikincisi "feth-i mübin" üçüncüsü de, "feth-i mutlak" unvanlarıyla yad edilmektedir.