Sızıntı Arşivi

Kasım 1982 · s. 2 · 4 dakikalık okuma

Tufeyli

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

TUFEYLÎ

Tufeyli, başkalarının sırtından geçinen, onlara dayanarak hayatını sürdüren bir parazit, gözü hep elin - âlemin kapısında bir asalaktır. O, her gürültüyü bir düğün, her kaynaşmayı bir ziyafet zannedecek kadar hazım sisteminin altında kalmış bir iradesizdir. Bu itibarla, kendisine gösterilen her tebessümü bir davet mukaddimesi, her kaşıntıyı bir sadaka verme hamlesi sayarak, daima ümitlenir ve hep yutkunur durur.

Tufeylinin böylesi, mide ve bağırsaklarının esiri bir sefil ve zavallı bir parazittir ki; hep kendi iradesine kement atar, hep kendi ruhunu sefilleştirir. Onun, başkaları nazarındaki sevimsizliği kat'i görülse bile, bütün bütün zararlı olduğunu iddia etmek oldukça zordur. Vâkıa, zararlı dahi olsa, çevrenin ona karşı sürekli nefret ve teyakkuzu, tufeylinin başkaları tarafından taklid edilmesine mâni olacağı gibi, kısmen dahi olsa, onun tufeylîliğini de engelliyecekdir.

Ya fikren tufeyli çocuk düşünceliler, acaba onlar için de aynı şeyleri düşünebilir miyiz? Kendini bulamamış, benlik sırlarına erememiş, işi hep taklid bu türlü sefil tufeyliler için.. Evet, bu mel'anetlerin elinde, yığınlar dâima perişan, düşünceler de karmakarışık olmuşdur. Dün bir toteme dilbeste, bugün bir başkasına; yarın hangi puta destan tutacaklan belli olmayan bu ham ervahın arkasında, kitleler tamamen şaşkın, millet de derbeder olup gitmişdir.

Bunların, ne canlı bir düşünceleri, ne istikbâl va'deden bir plânları, ne de istikrarlı bir halleri yoktur. Hele, değişen şartlar karşısında, öze sadakati koruyarak, hâdiselerin eksantiriğinden istifade ile, aksiyoncu olmak bunlardan fersah fersah uzakdır.

Zaten mevsimlik düşünceleriyle, neyi ve kimi tutacaklarını önceden kestirmek de, âdeta imkân hâricidir. Bugün yahşi çektiklerine, bir müddet sonra lânet okumaları gayet tabiî ve olağan şeylerdendir. Dün yerin dibine batırdıklarını, bugün bir ulu-hakan gibi şişirip göklere çıkarmaları, nâdir olan vakalardan değildir. Bu itibarla, onların, ne tutup birisini, semâvî hüvviyetler bahşederek melekleştirmelerine, ne de bin-lânet deyip gayyâlara savurmalarına katiyyen itimat edilmemelidir.

Evet, ne onların omuzlarında yükselenler emin olup övünmeli, ne de tard ettikleri ümitsizliğe düşüp mahzun olmalıdır. Zira, hiç bir irâde eseri göstermeyen bu akılsız nâmerdler, her gün ayrı bir meselenin havarisi kesilip, ayrı bir nağme tutturageldiklerinden, bugün yerdiklerini yarın övmeyeceklerine, övdüklerini de yermiyeceklerine dâir, herhangi birşey söylemek âdeta imkânsızdır.

Bir bakarsın onlar, bir hizib veya grubun en hararetli dellâlı kesilmişlerdir. Ve o hususda müsâmahasız, merhametsiz ve insafsızdırlar. İstediklerini cennetlere kor dilşâd (1), istediklerini gayyalara atar nâşâd (2) ederler. Bir de bakarsın, o güne kadar kavgasını verdikleri yüce ideallerin, en amansız hasmı kesilmişlerdir. Yıllarca uğrunda cansiperane mücadele verdikleri şeyleri, bir hamlede yer!e-bir eder ve değişik şeylere destan tutmaya başlarlar. Bir bakarsın, devâir-i devletde (3) yer kapma, kelepire koşma, onlar için mukaddeslerden mukaddes bir cihad; bir de bakarsın bu vatan ve bu millete hizmet etmek, onların nazarında küfür ve ilhad.. Bazan, sanya elpençe-divan durup, turuncuyu alkışlamak en yüksek bir gaye; bazan ıspanak rengini selamlayıp, mora gamze çakmak biricik mefkure...

Ah akılsız mukallid, yaramaz aptal! Sen daha ne zamana kadar tufeylîlik yapıp başkalarının "ak" dediğine ak, "kara" dediğine kara diyeceksin? Yıllar var ki sen, hep, başkalarının tezgahlayıp sahneye sürdüğü oyunlarla meşgul olup, onların türkülerinde kendi dünyana ait nağmeleri araşdırıyor, özüne ve safvet-i asliyene (4) yüzde-yüz yabancı bir sürü ecinni düşüncesiyle uğraşıp ömür tüketiyorsun. Seni tutup ulvileştirecek, faziletlerin kol gezdiği iklimlere yükseleceğine, gidip şerlere gömüldün. Aradıklarını, hiç bir zaman bulamayacağın çorak yerlerde araştırdın. Çölde gül, mezbelelikde ıtriyyatdan bir şey araştırır gibi!.. Kaç defa, en aydın, en sünnî atmosferini bırakarak, yolların en çapraşığı ile, en karanlık dehlizlere yuvarlandın. Kaç defa, Ömerlerden kopup, Nazzamların (5) arkasına düştün; Yavuzlan terkedip Şah İsmaillerle hemdem oldun! Söyle, Allah aşkına! Sen benden misin, yoksa şu kızılca başlardan mı?.

Senin siyaset ve idare anlayışın, hep başkalarını taklit ve taklitleri alkışlamadan ibaret kaldı. Kendi düşünce çizginde, hasımlarını İdare edeceğine, onların, bin bir fezaat olan icraatlarına hayranlık duyup, saf-yığınları dalâletden dalâlete sürükledin!.. Böyle yaptın; çünkü aklını kullanmıyor, kendi düşüncelerine itimat edemiyor ve kendi şahsiyetinden kuşku içindeydin. Böyle yaptın; çünkü süflörün sana böyle fısıldıyordu!..

Şimdi, eğer sende bir düşünce ve irade bulunduğuna inansaydım; "Bari arkandaki yığınlara acil" diyecektim. Heyhat! Seni, bu kadar oynak, bu kadar "yüzer-gezer" bulduktan sonra, bunu demeye dahi cesaret edemiyorum.

Âh, o binbir sefalet içinde perişan olup giden zavallı yığınlar! Olan hep onlara oldu. Hodgâm ve bencil bir kısım rehberlerin, hem de kör ve sağır olan bu rehberlerin, hergün ayrı bir vâdîde onlara seyir ve tenezzüh vadetmeleri; hergün ayn bir yalancı ışıkla onları aldatmaları, bütün bütün o zavallıların zillet ve perişaniyetlerine sebebiyet verdi. Evet, bu tuhaf rehberler onları, birgün batı pınarlarının başında, bir başka gün Amerika yakasında, diğer bir gün İran-turan çayırlarında sürükleyip durdular. Yığınlar olup bitenlerden birşey anlamıyor; tufeylî, kapı kapı düşünce dilenciliğinden usanmıyor, durmadan mihrabdan mihraba koşuyor, durmadan kıble değiştiriyor. Hem de yalancı mabudlarından, hiç mi -hiç iltifat görmemesine rağmen!

Kimbilir, belki de meselelerimiz etrafında kenetlenip, kendi dünyamızı kuracağımız, kendi siyasetimizi belirleyeceğimiz âna kadar da, bu böyle sürüp gidecekdir!

SIZINTI

(1)Dilşâd: Sevinen, kalbi hoş olan

(2)Nâşâd: Mahzun, tasalı, kederli

(3) Devâir-i devlet: Devlet daireleri.

(4) Safvet-i asliye: Aslî hüviyet, öz.

(5) Nazzam: Felsefî meselelere çok dalmış ve mutezile mezhebinin Basra ekolünün temsilcilerinden bir şahıstır.