Haziran 2003 · s. 240 · 4 dakikalık okuma
Tozlu Yollardan Eve Dönüş
İslamiyet'in cazibesine kapılıp Müslüman olan insanların web sayfalarına baktığımızda, bazılarının daha on iki yaşında arayışa girdiklerini görüyoruz. İnanış ve anlayışlarındaki tenakuz mantıklarını zorladığı için, bu çelişkiden kurtulmak adına arayışa koyulmuşlar, çeşitli dinlere baş vurmuş, çareyi önyargıyla yaklaştıkları İslamiyet'te bulmuşlardır.
Bu hususta ABD'li mühtediye Erin (Sümeyye) Fennun şöyle diyor: "Üniversite öncesinde, iyi bir lisede okuduğum sıralarda, Kur'an'ın bir Yahudi kitabı, Müslümanların ise; puta tapan paganlar olduğuna inanarak işin içinden çıkmayı başarmıştım. Yani bir dine dair şeyler öğrenmekle hiç de ilgilenmiyordum. ABD dünyanın bir numaralı ülkesi olduğundan, 'Din dahil her şeyin en iyisi bizde var.' gibi etnosantrik bir bakış açısı edinmiştim. Hıristiyanlığın mükemmel olmadığını biliyordum; fakat var olan dinlerin en iyisi olduğuna inanırdım."
Yine ABD'li Carol: "İleride kocam olacak kişiyle tanışıncaya kadar, İslam'ı hiç mi hiç hesaba katmamıştım. İslam'ı hep kan döken ve kadınları aşağılayıp ezen erkeklerle dolu bir şiddet dini olarak bildiğimden, baştan üzerini silip geçmiştim. Bu, tamamen Batı medyasının İslam'ı yanlış sunum tarzından kaynaklanıyordu. Kendim dahil, pek çok Batılının İslam hakkında sahip olduğumuz yegane manzara, ne yazık ki bu idi." diyor.
Böyle bir anlayıştan ve bu kadar menfi hükümlerden kurtuluşta, kendilerine en çok tesir eden şeyler; Kur'an, ezan, Müslümanların kıldığı ihlaslı namazlar ve tevhit akidesidir.
ABD'li Emire, kendi web sayfasında şöyle diyor: "Arkadaşlarımın okudukları Kur'an'ı dinlemek, öylesine güzeldi ki... Hala, birisinin bana Kur'an okumasını veya teypten Kur'an dinlemeyi çok seviyorum. Çoğu zaman denen şeyleri anlamasam da, okunan ayetler ruhumu okşuyor."
Jagualine Cosens: "Postadan kitabımı aldığımda, iki gün içinde kitabı baştan sona okudum. Şiiriyeti, zerafeti ve derinliği ile büyüledi beni. İşte o vakit, İslam'ı benimsedim. İslam da beni benimsedi. (...) Kur'an'ın bir başka nüshasını satın aldım. Bu kalın, yeşil renkli, yaldızlı ve ciltli bir Kur'an mealiydi. İçinde, güzellik yüklü sözlerin hem Arapça'sı, hem de İngilizce tercümesi vardı. Onu baştan sona okurken, camileri ve yabancı ülkeleri düşlemeye başladım ki, bunlar daha önce hiç görmediğim şeylerdi. ayetler, berrak ve özel idiler. Manalarını hiçbir zaman bütün veçheleriyle kavrayamadım, ama dünyama huzur getirdiler. Bir kaos ortamında yaşarken, gördüğüm rüyalar, Allah (cc)'ın beni hidayete ulaştırdığının teyidi hükmündeydi." diyor.
Kanadalı Shawn Smith: "Kur'an'dan çok ama çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Kur'an'ı muntazaman okuyordum ve kısa süre zarfında, dışarıdan herhangi birinin teşviki olmaksızın, Kur'an'ın Allah kelamı olduğundan emin hale geldim." diyor.
Halen ABD'de yaşayan Polonyalı tarih ve siyaset profesörü Boğdan Kopanski: "1974'te Türkiye'ye gittim. Sultan ve Halife Süleyman Kanuni'nin Leh Krallığı'na yönelik politikası hakkındaki master tezimi yazdım. Orada duyduğum, insanlığın en güzel sesi beni sarstı. Ezandı bu! Ezan karşısında içim ürperdi, tüylerim diken diken oldu. Bilinmedik büyük bir güç beni İstanbul'un eski camilerinden birine sürükledi. Caminin avlusunda yaşlı, mütebessim bir Türk abdest alıyordu; bana da abdest almayı öğretti. Gözyaşları içinde Allah'ın birliğine ve Muhammed Aleyhisselam'ın peygamberliğine şahadetimi ikrar ettim, ilk namazımı (akşam namazı) orada kıldım. Kof ideolojileri silip attım dünyamdan. İlk defa, zihnim huzura kavuşmuş, rahatlamıştı. Kalbimde Muhabbetullah'ın hazzını hissettim. Artık bir Müslümandım." diyor.
Jamaikalı A. Morse: "1980 yazında bir gece vakti, Pakistanlı meslektaşlarımdan birini arıyordum. Ustabaşı, onun şu an ibadet ediyor (namaz kılıyor) olduğunu bildirdi. Şaşırıp kalmış ve merak etmiştim; niye gecenin bu vakti ibadet etmesi gerekiyordu? Kendisinden, bana dinini anlatmasını istedim. O konuştukça alakam büyüdü. Ona niye daha önce bana bundan söz etmediğini sordum. 'Hiç sormadın ki...' cevabını verdi. 'Tamam, şimdi soruyorum işte.' dedim. Bunun üzerine, bana İslam'la ilgili bazı kitaplar getireceğine söz verdi. Getirdiği kitapları birkaç gün içerisinde okudum. Ve bana verdiği bir Kur'an mealinin yarısına geldiğimde, Müslüman olmak istediğimi fark ettim. Arkadaşım, İslam'ı nasıl bu kadar çabucak kabul ettiğime şaşırdı. Oysa yaşadığım, Allah'ın rahmetiyle, en sonunda meyveyi devşirdiğim uzun bir arayıştı. Peygamberimiz (sas)'in ve sahabenin (r.anhum) başından geçenleri okuduğumda, gösterdikleri iman, feragat ve sadakat örnekleri karşısında gözlerimin yaşla dolduğunu hatırlıyorum." diyor.
Z. Emetullah isimli ABD'li mühtediye: "Öğlen saatlerinde piknik alanına varmıştık. Arabalardan indikten sonra, bizimle gelen Müslüman erkeklerin ilk iş olarak yere beyaz çarşaflar serdiklerini gördüm. Bunların üstünde yemek yiyeceğimizi düşündüm. Erkeklerden biri kalkıp ayakkabılarını çıkardı, serilen çarşafların ortasında ayakta durdu, ellerini kulaklarına koydu ve şarkı söylemeye başladı. (Böyle zannettim) O an, 'Şu yerde, bunun yaptığı da ne?' diye düşündüm. Herkes ayağa kalktı; bizim orduda yaptığımız gibi, sıraya dizildi. Adamlardan biri öndeydi, diğerleri onun arkasında sıra olmuşlardı. Bu şekilde ibadet etmeye başladılar. Hayatım boyunca, böylesine şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı bir şey görmemiştim. Gördüğüm manzaranın öylesine güçlü, o denli karşı konulmaz bir cazibesi vardı ki, doğrunun ne olduğunu o zaman anladım. İçimde hemen oracıkta Müslüman olma isteği uyandı. O gün, daha düşük bir dünyadan alınıp yeni bir dünyaya yükseltildiğimi hissettim. Bu güne kadar, bu hissim hiç mi hiç değişmedi. Allah'a hamd olsun." diyor.
ABD'li Diana Beatty: "Bir Müslüman kadın olarak, kendime daha özgür bir nazarla baktığımı, fıtratıma gerçekten uyan yolu seçtiğimi ve başkalarının bunu kabul ettiğini, hayatı bir kadın gibi yaşadığımı hissediyorum. Güzel bir duygu bu; eve dönmek gibi... İslam'a girmek, insana, eve dönmek gibi bir his veriyor." diyor.
Alman asıllı İtalyalı Maja: "İstanbul'da otelin balkonundan ezanları dinlerdim. Kendimi, tozlu yollardan evime dönmüş gibi hissederdim." diyor.
İsveçli diplomat İngmar Karllson, İstanbul Başkonsolos'u olarak bir gazeteye verdiği röportajda şunları söylemişti: "Suriye'de beş yıl yaşadım. Daha sonra Pekin'e gittim. Pekin'deki yeni elçiliğe yerleştik. Ben küçük kızıma bundan sonra evimiz burası dedim. Ancak kızım ağlamaya başladı. Çok mutsuzdu. Bizim elçiliğin bitişiğinde Pakistan elçiliği bulunmakta idi. Pakistan elçiliğinden ezan sesi yükselince, kızım ağlamayı bıraktı ve 'Allah' dedi. Sonra, 'Burası bizim evimiz.' dedi. Annesi Katolik, babası (yani ben) Protestan olan kızım, Pekin'de 'Allah' kelimesini işitince kendini güvende hissetti."
Misalleri uzatabiliriz. Bu hususta, Metin Karabaşoğlu'nun 'Yollarda: İhtida Öyküleri' isimli kitabında çok güzel bilgi ve hatıralar mevcut...