Aralık 2000 · s. 552 · 4 dakikalık okuma
Teselli Psikolojisinin Farklı Boyutları
İnsanoğlu tarih boyunca çeşitli boyutlarıyla tanımlanagelmiş bir varlıktır. Kimileri onun konuşan yönünü (hayvan-ı natık), kimileri düşünen yönünü, kimileri onun tüketen ve üreten yönünü (Homo economicus), kimileri de hayvani yönünü ön plana çıkararak tanımlamışlardır. Bazıları da onun dindarlık ve tapınma yönünü (Homo religious) ön plana çıkararak onun tutum ve davranışlarını anlamaya çalışmışlardır.
İnsanın bu çeşitli yönleri içerisinde şimdiye kadar ihmal edilen boyutu ise, onun kendi kendini aldatan bir varlık olduğudur. İnsanın bütün olumlu boyutlarının yanında; kendi kendini aldatması olarak (self-deceiving creature) bilinen bu olumsuz yanı, aslında insanın içinde bulunduğu ortama ve şartlara uyum sağlamasına yardımcı olmaktadır. Çünkü insanın yapısına; hayatını ve neslini devam ettirmeye yönelik yatkınlıklar konulmuştur.
İnsan beyni, insanın içinde bulunduğu şartlara uyum sağlayacak şekilde donatılmıştır. Bu donanımlardan bir tanesi, insanın çevresinde olup biten şeylerin doğru olduğuna inanması ve bunlara güven duyması iken, diğeri de, başına gelen bela ve musibetleri tolere edebilmesi için, içinde bulunduğu şartları ve durumu aklileştirmesi ve kabul edilebilir hale dönüştürmesidir. İnsan beyni öncelikle yaşamını tehlikeye atan problemleri çözmeye çalışır. Ya yeterli çözüm aletlerine ve imkanlarına sahip olmadığı için ya da kendini aşan bir durumla karşılaşıp, sorunlarını çözemediği için, ortama uyum sağlama ve şartlara teslim olmayı tercih eder. Bunu bazı durumlarda baskıyla yapmak zorunda kalsa bile çoğu zaman farkında olmadan psikolojik bir savunmayla ve içinde bulunduğu şartları zihninde makulleştirerek yapar. İnsan durumu olarak tanımlanan bu hal, yerinde ve gerekli dozda kullanıldığında insanın içinde bulunduğu olumsuz şartlar altında hayatını sürdürmesine yardımcı olur. İnsanın yaşamını sürdürmeye yönelik olarak fonksiyon gören bu psikolojik ve zihinsel uyum süreci, insanı rahatlatır ve çevresiyle uyumlu ilişkiler kurmasına yardımcı olur.
Bu aklileştirme ve psikolojik savunma ve uyum süreci, aşırı şekilde sürekli kullanılırsa, cüz-i iradenin sorumluluk alanını daraltır. Azim ve gayretin gücü zayıflar, kişi kendini hadiseler karşısında aciz hissetmeye başlar.
Kişi belli bir süre bu aklileştirme ve psikolojik savunma sistemini devamlı kullanırsa, "öğrenilmiş çaresizlik sendromu evresi"ne girer. Gerçekte kapasitesi ve potansiyeli bakımından bir aslan mesabesinde iken kendisini sinek gibi algılamaya başlar. Bu evrede çoğu insan kendisinin yetki alanında olan yapabileceği veya değiştirebileceği bir çok şeyin de kendi kapsama alanında olmadığına inanır ve kendini hadiseler karşısında çaresiz ve sorumsuz hissetmeye başlar. Cüz-i iradesini felç ettiği gibi giderek azmini ve gayretini de kaybeder. adeta nehirde akıp giden bir yaprak konumunda kendini hissetmeye başlar. Gününü kurtardığına ve biyolojik ihtiyaçlarını yerine getirebildiğine şükretmeye başlar.
Üçüncü evreye gelindiğinde ise, kendinin yapabileceği şeyleri de tamamen göremez hale gelir. Konuşmalarında kendisi dışındaki faktörlere, düşmanlara ve sisteme atıfta bulunma ve suçu yoğun şekilde onlarda arama dönemi başlar.
Dördüncü evrede ise, her türlü sorumluluk ve fatura kendi dışındaki kişilere, yöneticilere, sisteme ve dış güçlere ve düşmanlara yüklenir. Kendi bünyesindeki iç düşmanları tamamen göremez hale gelir. Kişi bu dönemde yoğun şekilde etki alanından ilgi alanına giren şeylere daha çok zaman harcamaya başlar.
Beşinci evrede ise, kişi, başarısızlıkların nedenlerini dış güçlere ve sisteme yüklerken akli ve mantıki şekilde örgülenmiş komplo teorilerini kullanır. İnsanlarda bu komplo teorilerine inanma eğilimi hızla artar.
Altıncı evrede ise, insanlar bütün bunlara ilaveten, niçin bir gayret ve azim göstermediklerini açıklayıcı konuşmalarında, "Şayet, .... olsa veya verilse bizler dünyaya meydan okuruz ve işlerimizi herkesten daha iyi yaparız" ifadelerine bol miktarda yer verirler. Dolayısıyla bu istekleri yerine getirilmediği için, istenilen düzeyde çalışmadıklarını veya sistemin değişmesini veya baharın gelmesini beklediklerini sıkça belirtirler. Sonuç olarak bu insanlar masumdurlar ve günahsızdırlar. Herşeyin sistemden, dış güçlerden veya yöneticiden kaynaklanmakta olduğu kanaati zihinlere yerleşmiştir.
Yedinci evrede ise, insanlar, kurtuluşlarını ya sistemin ya da yöneticinin değişmesine veya bir kurtarıcı şahsın (mehdi gibi) gelmesine bağlarlar. Herkes bir kurtarıcının peşinde koşarken veya onun gelmesi için dua ederken, kalbindeki ve aklındaki gerçek kurtarıcıları devreye sokmayı aklına bile getirmez. Çünkü bu aşamada özgüvenini ve cesaretini ve bireysel planda birşeyler yapabileceği inancını tamamen kaybetmiştir. Bunun yanında bu kişiler, sadece gündelik olarak yaşarlarken bile yaşama sevinçlerini ve coşkularını ve yaşamın anlamını ve derin varoluş bilgisini kaybederler.
Sonuç olarak bu insanlar, etkin insan yerine edilgen ve yönlendirilen sürü insanlar haline dönüşmüştürler. Gönüllerindeki ve zihinlerindeki inanılmaz potansiyeli ateşleme ve kullanma yerine, üzerlerine ölü toprağı serpmişlerdir. Kişisel bazda yapılabilecek birşeylerin hala varolduğu inancını tamamen kaybeden bu aşamadaki insanlar, bütün ümitlerini cüz-i iradelerini ve akıllarını kullanmadan, ya Allah'a ya da sistemi değiştirecek bir Kurtarıcı şahsın gelmesine bağlarlar.
Yukarıda kısaca özetlenmeye çalışılan bu insan durumu mikro planda bir toplumun nasıl içten içe bireysel planda çürümeye doğru gittiğinin bir tabii süreci olarak da algılanabilir. Aslında insanın yaşamını ve neslini sürdürmesine kolaylık sağlasın diye insan beynine konan bu "kendi kendini aldatma veya kandırma" özelliği, yerinde ve dozunda kullanılırsa iyi ve güzel iken, yerli yersiz cüz-i iradeyi ve aklı sürekli devre dışı bırakacak şekilde kullanılırsa, hem insanın hem de toplumun çöküşünü kolaylaştıran bir özellik haline dönüşür. Herkesin gönlündeki ve zihnindeki gerçek kurtarıcıyı devre dışı bırakmadan fıtratına ve beynine konulan kendi kendini kandırma özelliğinden olumlu şekilde faydalanması temennisiyle.