Mayıs 1981 · s. 27 · 5 dakikalık okuma
Tereddütler Etrafında: Ülfet

SORU: Bir konuda ülfet ne demektir?
CEVAP: Ülfet; alışıklık, dostluk, muhabbet karşılığı bir kelimedir. Burada kastedilen mana ise, az çok bunlarla alakası bulunmakla beraber, daha geniş ve daha şümullüdür.
İnsanın eşya ve hadiselerle münasebeti, böyle bir münasebetten hâsıl olan manalar ve bu manaların vicdan derununda bırakacağı akisler ve esintiler ve daha sonra insanın davranışlarında beliren farklılıklar, bir düzine vak’alardır ki, birbirini netice veren bu şeinlerle ruh, canlı, dinamik ve duyarlı kalır.
Evet, varlığın güzellik ve cazibe^ sine karşı insanın duyacağı hayranlık, keza bir saat gibi işleyen umumî nizama karşı onun içinde uyanan merak ve tecessüs; keşfettiği her yeni şeyle vasıl olduğu irfan ve daha derinlere inme arzusu; nihayet bu bilgi parçacıklarını biraraya getirerek derli toplu düşünmeye ulaşması onu her hadîse karşısında duyarlılığa, zihnî cevvaliyete, ruhî faaliyete ve daima uyanık bulunmaya sevk eder.
Aksine, etrafındaki binbir güzellik ve cümbüşü duyup görmemesi; en tatlı motifler, en mevzun ve uyum içinde olan kombinezonlar karşısında hissiz ve alakasız kalması; gördüğü şeylerin sebeb ve hikmetlerine inememesi; gördüğü şeyleri sadece görüp geçmesi; ruhunda bir türlü irfana erememesi, onun duygusuzluğunun, ruhî ölgünlüğünün ve gözleri kapalı yaşamasının ifadesidir ki; böylelerine ne kainatın esrarlı kitabı, ne de hergün gözleri önünde enfüsün yaprak yaprak açılması hiçbir şey anlatamayacaktır. “Üzerine uğrayıp geçtikleri nice mucize (ve harikalar) vardır ki, ondan yüz çevirip durmuşlardır.” (k) yararlanamamışlardır olup bitenlerden, ibret alamamışlardır doğup batanlardan.
Etrafında olup bitenleri sezen bir insanın varlığa karşı duyduğu hayranlık ve tecessüs, onun için, önü sonu olmayan nâmütenahî denizlere açılma gibidir. Bu seyahatin her merhalesinde kendisine esrarlı sarayların altın anahtarları verilir. Dupduru gönlüyle, kanatlanan duygularıyla, terkibci zihniyle ve ilham esintilerine hazır ruhuyla teveccüh edip yürüdükçe ve emip hazmettiği şeyleri vicdanına duyurdukça “her taraf bağ-ı irem” (1) düşünce dünyasında cennet bağlan serpilip gelişmeye başlar.
Bu rûh ve bu anlayışa ereme-yenler ise, etraflarını çepeçevre saran alışkanlıklar çeperinden bir türlü dışarıya çıkamadıkları için, eşya ve hadiselerin monotonluğundan şikayet eder dururlar. Bunların nazarında herşey kaos, herşey karanlık ve manasızdır.
“Her mucizeyi de görseler (yine) ona inanmazlar.” (k) Dimağlarında zincir, ruhlarında bukağı ve “kalplerine mühür vurulmuştur, anlamazlar” (k) Böylelerinden hiçbir hayır ve semere beklenemez. Bunlardan bir şeyler ümit etmek beyhudedir.
Bir de bilip duyduktan, görüp anladıktan veya öyle olduğunu zannettikten sonra alışkanlığa dönüp gömülme vardır ki, her halde sualle öğrenilmek istenen de budur. Yani, bir parça görüp bildikten, az buçuk inanıp irfana erdikten sonra, değişen dünyâlar, yenileşen güzellikler; derinleşmeyi, buûtlaşmayı gerektirdiği halde alaka ve duyarlılığını yitirip düşünmeden yaşamaktır ki; -maazallah-, bu hal insan için bir sukut ve duygularının Ölümü demektir.
Eğer, tezelden gözünün çapaklarını silip eşyadaki hikmet inceliklerini anlamaya koşmaz ve koşturulmazsa ve kulağını açıp “mele-i a’lâ”dan (2) gelen ilahî mesajları dinleyip anlamaya koyulmazsa, iç den içe yanıp karbonlaşması ve devrilip gitmesi mukadderdir.
Bunun içindir ki, kâinatın nâzımı Yüce Yaratıcı, daima değişik ses ve soluklarla ders ve ikazlarda bulunarak, hep yeni yeni, açık dilli ve açık mucizeli sâfîmürşidler göndererek, ezelî nutkunu tekrar ettirip gönüllere fer ve bakışlara aydınlık getirmiştir. Ve, yine onun içindir ki, insanların alışkanlık peyda ettikleri şeylere karşı, daima onların vicdanlarını uyarmış ve aklın eline verdiği tabloların tekrar tekrar gözden geçirilmesini istemiştir.
İnsanoğlunun yaratılıp yeryüzüne yayılması; bir hayat arkadaşıyla huzur ve itminana kavuşması; göklerin ve yerin hilkatindeki azamet ve ihtişam; dillerin, lehçelerin ihtilafı gibi düşünmeyi gerektiren hususlar; gece ve gündüz deveranının getirdikleri; şimşek ve yağmurla gelen rahmet gibi şeyler değişik ifadelerle o kadar çok zikredilir ki, düşünen, bilen, duyan ve aklını kullanan için hiçbir alışkanlık ve ülfete mahal bırakmaz. “O’nun ayetlerinden (kudretinin mucizelerinden) biri de, sizi topraktan yaratmasıdır. Sonra siz (yeryüzüne) yayılan insanlar oluverdiniz: O’nun ayetlerinden biri de, kendileriyle kaynaşıp (itminana ermeniz) için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır: O’nun âyetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır: O’nun ayetlerinden biri de, geceleyin ve gündüzleri uyumanız ve Onun lûtfundan (rızık ve nasibinizi) aramanızdır. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır: O’nun âyetlerinden biri de, size korku ve ümit dolu şimşeği göstermesi, gökten su indirip öldükten sonra onunla yeri dirilmesidir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için ibretler vardır.” (k) Semavî beyân, daha yüzlerce îkaz ve irşatlarıyla, yanından geçip yüzünü göremediğimiz; içinde yaşayıp mevcudiyetini hissedemediğimiz binlerce hârika ve mucizeye dikkatimizi çekerek ülfeti dağıtmaktadır. Ama yine de ibret ve ders alamayan bir sürü insan vardır ki çevrelerinde raks eden eşyayı ve bin-dil şakıyan hâdiseleri görüp hissedemezler. “O mâniler ki deryada yaşar deryayı bilmezlerBundan başka bir de, düşünce ve tasavvurdaki ülfetin, insanın davranışlarına, ibadetlerine aksetmesi vardır ki, ferdin aşk, vecd ve heyecanının ölümü demektir. Bu duruma düşen fertte, ibadet aşkı, mesuliyet duygusu, mâsiyetden nefret, günahlarına ağlama gibi şeyler bütün bütün zail olur gider. Bundan böyle onu eski haline irca da, oldukça zordur. Çok temiz soluklar, dupduru hatırlatmalar gerektir ki o, yeniden kendini bulsun; etrafını görsün ve gönlüne inip çıkana nigehban (3) olsun.
İnsanoğlunda, yeni cedid bir ruh mayalamak için gelen her yeni nefes, ona bu ma’nayı fısıldamışdır. Evet, insanlık için eskime ve kadavralaşma mukadderdir; ama, kendini yenilemek de imkânsız değildir. Elverir ki katılığa neşter çalan ele saygılı olunsun. “Hâla insanlar için vakit gelmedi mi ki, kalbleri Allah’ın (c) zikrine ve inen hakikate saygılı olup da bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir zaman geçmesiyle kalbleri katılaşmış ve çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar.” (k)
Netice olarak diyebiliriz ki, ülfet insanoğlunun başına sardırılmış büyük bir musibettir. Ve çokları da bu musibete giriftar olmaktadır. Bu duruma düşen kimse, etrafında olup biten şeylere karşı gafil, kâinat kitabındaki güzelliklere karşı kör ve hadiselerin hak söyleyen dillerine karşı sağırdır. Bu itibarla da inancında sığ ve yetersiz, ibadetinde aşksız ve vecdsiz, beşerî muamelelerinde de muhasebesiz ve haksızdır. Onun bu durumdan kurtarılması, kuvvetli bir inayet elinin uzanmasına, kulağım işitir, gözünü görür kılmasına vabestedir.
Kalplerin anahtarı elinde olanın ülfetimizi gidermesi dileğiyle...
(1) Bağı Îrem :İrem bağı
(2) Mele-i a’lâ :Manevi âlemler
(3) Nigehban: : Gözcü, gözetici bekçi.