Nisan 1981 · s. 27 · 7 dakikalık okuma
Tereddütler Etrafında

GÜÇ KADERİN Mİ?
SORU: İnsanın ne zaman ve nasıl öleceği önceden belirlendiğine göre, onu öldürenin suçu nedir?
CEVAP: Herşey gibi ölümün de zaman ve keyfiyeti, önceden tesbit edilmiştir. Yani kâinat için vârid ve vâki olan herşey, insan, insanın hayatı ve ölümü için de vârid ve vâkidir. Belli Ölçülerle varlığa erme, yine belli ölçü ve kıstaslar içinde varlığı sürdürme ve belli bir zamandan sonra da sahneden çekilme, her varlık için kaçınılmaz bir hakikattir. Herşey, çok geniş ve umumî bir (kader) dairesi içinde ve kendisi için (belirlenmiş) bir çizgide doğar, gelişir; sonra da söner gider. Bu, ezelî, değişmez bir yol ve ebedlere kadar devam edecek bir çark ve bir düzendir.
Zerrelerden sistemlere kadar, hayret verici bir düzen ve baş döndürücü bir ahenkle işleyen şu koca kâinat, bağrında ortaya çıkarılan ve geliştirilen pozitif ilimler ve o ilimlere ait sabit prensipler ve âlemşümul kaideleriyle, herşey için böyle bir ilk (belirleme)yi, bir tayin ve takdiri göstermektedir. Böyle ilk bir planlama olmadan, ne kâinattaki nizam ve ahengi izah etmek, ne de onun bağrında, müsbet ilimlerden herhangi birini geliştirmek mümkün olmayacaktır. Kâinatın alabildiğine hendesî, alabildiğine riyazî; yani, tesbit ve takdirlere göre hareket etmesi sayesindedir ki; fizik laboratuarında belli prensiplere göre araştırma yapmak, anatomiyi belli kaideler içinde mütalaa etmek ve anlatmak ve yine sabit bir kısım kaidelerle, fezanın derinliklerine açılmak kabil olmuştur.
Ahenksiz bir kâinatta, plansız programsız bir dünyada ve nizamsız işleyen bir tabiat mecmuasında pozitif ilimlerden hiçbirini düşünmeye imkân yoktur. İlimler, aslında mevcut olan bir kısım kaide ve prensiplere (adese) olmuş, onları göstermiş ve onlara birer nam takmışlardır.
Bu ifade ile ilimleri ve keşifleri küçümsemek istemiyoruz; sadece onların yer ve ağırlıklarına dikkati çekerek, çok daha mühim hususlara işaret etmek istiyoruz ki; o’da, ilimlerden ve keşiflerden evvel kâinatın sinesinde bir kalb gibi atan nizam ve ahenktir. Bu nizam ve ahengi, ilk bir (belirleme) ve kaderî bir programla bütün cihanlara esas yapan kudret ne müecceldir! (1) bu (yukardan inme) ve (hâkim) kanunları, insan topluluklarına tatbik etmek isteyen içtimaiyatçılar da oldu. Böyle koyu bir kadercilik, daha doğrusu aşırı cebriyecilik (2) her zaman tenkid edilecek bir mevzu olsa bile, âlem-şumul bir ahenk ve bu ahengin dayandığı ezelî programı itiraf bakımından, oldukça manidardır.
Aslında inanç ve itikada müteallik her hakikat, kendi kendine var ve haricî destek ve itiraflara dayanma ihtiyacından çok muallâ ve müberrâdır. (3) Ne var ki bakışları bu türlü haricîliklerle bulanmış, kalbi bunlara ait beyanlarla yerinden oynamış talihsiz neslimize “yerine dön!” çağrısında bulunurken, onu başdan çıkaranların tenâkuzlarına işaret yoluyla dahi olsa- temas etmekte fâide olacağı kanaatindeyiz. Ve işte bunun için sözü uzattık ve sadet harici beyanlarda bulunduk. Yoksa, bütün kâinatın fevkalâde bir tenasüb, bir uyarlılık içinde işlemesi atomlardan, galaksilere kadar herşeyin, göz doldurucu bir nizam ve intizamla hareketi, bütün eşyayı kıskıvrak bağlayan bir tayin ve takdire ve bir hâkimiyet ve cebre delâlet etmektedir. Kuruldu kurulalı bütün dünyalar bu mutlak hâkimiyete boyun eğmiş,; onun iradesine râm ve o’na inkiyad üzere, halden hale dönerek devam edip gitmektedir.
Ancak, insan ve benzeri, irade ve hürriyete sahip varlıklar için, ilk yaratılış tamamen cebrî ve sair varlıklarla aynı çizgide cereyan etse bile, daha sonra iradeleri altına giren hususlarda, emsallerinden bütün bütün ayrılırlar. Böyle bir farklılıktan ötürü de, “Önceden belirlemenin manası, insan ve benzerleri için değişik bir hüviyet alır. Ve, esasen sorulan soru da insanın bu farklı yönünü sezememiş olmadan ve o’nu da tıpkı diğer eşya gibi mütalaa etmekten doğmaktadır. Bu itibarla, insan ve sair varlıklar arasında mevcut böyle bir farkı kavrama, kısmen dahi olsa, meseleyi halleder kanaatindeyiz. Gerisi, ilm-i İlahi’nin bütün eşyayı çepeçevre ihata etmesini kavramaktan ibarettir.
Evet, insanın bir hürriyet ve iradesi, bir meyil ve seçme istidadı vardır. Ve o hürriyet ve irade, meyil ve seçmeye göre; iyi ve kötü sevap ve günah insana nisbet edilir. İnsan irade ve isteğinin, meydana gelen neticeler karşısında, ağırlığı ne” olursa olsun; o irade, yüce yaratıcı tarafından bir şart ve sebep olarak kabul edilmişse, onu hayırlara ve serlere çevirmesine göre, (suçlu) veya (faziletli) unvanını alır. Evet, onun suçlu veya suçsuz olması, (irade) dediğimiz şeyin hayra veya şerre eğilim göstermesine dayanmaktadır. Bu eğilimin neticesinde meydana gelen hâdise, insanoğlunun sırtına vurulamayacak kadar ağır da olsa, o, bu temayülle çağrıda bulunduğu için, mes’uliyet ve cürüm de ona aittir. O mes’uliyet ve cürümü önceden tayin ve takdir eden, sonra da belirlediği zaman içinde onu yaratan zat, mesuliyet ve cürümden muallâ ve müberrâdır.
Mesela, O yüce zat, iklimlerin değişmesi gibi çok büyük bir hâdiseyi, bizim nefes alıp vermemize bağlamış olup da, dese ki: “Eğer dakikada, şu miktarın üstünde nefes alıp verirseniz, bulunduğunuz yerin coğrafi durumunu değiştiririm.” Bizler, (Tenâsüb-u illiyet prensibi) (4) açısından, nefes alıp vermeyle, iklimlerin değişmesi arasında bir münasebet görmediğimiz için, yasak edilen şeyi işlesek; o da, va’detdiği gibi iklimleri değiştirse, takatimizin çok fevkinde olan bu işe, biz sebebiyet verdiğimiz için, suçlu da biz oluruz.
İşte bunun gibi, herkes elindeki cüz’i irade ve ihtiyariyle, sebebiyet verdiği şeylerin neticelerinden Ötürü, ya suçlu sayılır ve muaheze görür veya vefalı sayılır mükâfata mazhar olur.
Binaenaleyh, ölüme sebebiyet veren de suçlu olur; ulu dergâhta affedilmezse mutlaka muaheze görecektir.
Şimdi, biraz da meselenin ikinci şıkkı üzerinde duralım. Yani, bütün eşyayı, yaratıcının geniş ilmi içine alması açısından, insan iradesiyle hâdiseler arasındaki münasebeti görmeye çalışalım.
Allah’ın ilmine göre, bütün varlık ve varlık ötesi herşey, sebeb ve neticeleriyle içice ve yananadır. O noktada, önce-sonra; sebeb-netice; illet-ma’lul; evlat-baba; bahar-yaz bir vahidin iki yüzü haline gelir. Ve yine O ilme göre sonra-önce gibi; netice-sebeb gibi; ma’lul-illet gibi bilinir ve hükmedilir.
Kimin, hangi istikamette, nasıl bir temayülü olacak ve kim-âdî bir şart ve sebepten ibaret olan iradesini hangi yönde kullanacak, bütün bunlar, önceden bilindiği için; o sebeblere göre meydana gelecek neticeleri takdir ve tesbit etmek, insan iradesini bağlamamakta ve zorlamaktadır. Aksine, onun meyilleri hesaba katılarak hakkında takdirler yapıldığı için, iradesi kabul edilmekte ve destek görmektedir. Nitekim, bir büyük zat, hizmetçilerine: “Sizler öksürüğünüzü tuttuğunuz, zaman, şahane hediyeler elde edeceksiniz; sebepsiz öksürdüğünüz takdirde ise, hediyeleri kaybetmekle beraber, bir de itap göreceksiniz.” dese, onların iradelerini kabul etmiş ve desteklemiş olur. Aynen öyle de, yüce yaratıcı kullarından birine: “Sen şu istikamette bir eğilim göstereceksin; ben de, senin eğilim gösterdiğin o şeyi yaratacağım.
Ve işte, senin o temayülüne göre de, şimdiden onu (belirlemiş) bulunuyorum.” ferman etse, o’nun iradesine ehemmiyet atfetmiş ve kıymetlendirmiş olur
Binaenaleyh, (ilk belirleme) de iradeyi bağlama olmadığı gibi, ferdi, rızası hilafına herhangi bir işe zorlama da yoktur.
Ayrıca, kader ve (ilk belirleme) Allah’ın (C.C.) ilmi programlarından ibarettir. Yani, kimlerin hangi istikametlerde eğilimleri olacak, onu bilmesi ve kendinin yapıp yaratacağı şeylerle,, bir plan ve program haline getirmesi demektir. Bilmekse, hariçte olacak şeylerin, şöyle veya böyle olmasını, gerektirmez. Hariçte olup biten şeylerin, şöyle veya böyle olmasını, insanın temayüllerine göre, yaratıcının kudret ve iradesi icad eder. Bu itibarla, var olup meydana gelen şeyler, öyle bilindikleri için varolmuş değillerdir. Bilakis, var oldukları şekillerle bilinmektedirler ki; ilk takdir ve ta’yin de, işte budur. Kelamcılar bunu “İlim, ma’luma tâbîdir” sözüyle ifade ediyorlardı. Yani, nasıl olacak öyle biliniyor; yoksa öyle bilindiği için meydana gelmiyor. Nasıl ki bizim, ilmî tasarı ve planlarımız, pratikte, tasavvur ettiğimiz şeylerin vücud bulmasını gerektirmez. öyle de, Yüce Yaratıcının (tasarı ve planlan) sayabileceğimiz (ilk belirlemeler) de, hariçte, herhangi bir şeyin var olmasını mecburî kılmaz.
Hâsılı: Allah, olmuş, olacak herşeyi ihata eden geniş ilmiyle; sebepleri, neticeler gibi; neticeleri de sebebler gibi bilmektedir. Kimlerin iyi işler yapmaya niyet edeceklerini ve kimlerin kötü şeylere teşebbüste bulunacaklarını ve bu teşebbüs ve niyetlere göre neler yaratacağını (belirlemiş) ve takdir etmiştir. Zamanı gelince de, mükellefin eğilim ve niyetlerine göre, takdir buyurduğu şeyleri dilediği gibi yaratacaktır.
Onun için, bir insanın nasıl ve ne zaman öleceğinin ve bir başkasının da bu fiile sebebiyet vereceğinin önceden ta’yin edilmiş olması, mesuliyeti giderici değildir. Zira takdir, onun hürriyet ve iradesi hisaba katılarak yapılmıştır. Bu itibarla da, cürmü kendisini isnad edilecek ve ona göre de, muâhezeye tabî tutulacaktır.
Kaderle alâkalı, bu derin meselenin, bilhassa kendi kaynaklarında, tekrar tekrar mütalaa edilmesi şarttır. Bizim yaptığımız şey, selefin sağlam prensipleri içinde, mes’elenin avam anlayışına intikal ettirilmesi olmuştur.
(1) Mübeccel : Muhterem, yüceltilen. Çok saygı gösterilen.
(2) Cebriye : İnsanın iradesini inkâr eden sapık bir mezhep.
(3) Müberrâ . :Fenalıktan uzak kalmış. Temiz. Noksansız. Münezzeh.
(4) Tenâsüb-ü İlliyet :Sebeb-netice münasebeti.