Ağustos 1992 · s. 2 · 6 dakikalık okuma
Tekye

Zaviye, dergâh, âsitâne de diyebileceğimiz tekye, ilim, fen ve edeb tahsil ederek rûhânî seyr ile terakkiye çalışanlar için binâ edilmiş veya daha sonra bu işe müsâit hâle getirilmiş mübarek bir mekân ma'nâsına gelmenin yanında, daha çok husûsi yollarla Allah'a yaklaşmanın araştırıldığı bir ihsân evi dir.
Tekyeler, ülke ve insanımız için ziyası en uzun ömürlü, vâridâtı da en bereketli bir ışık kaynağı olmuştur. Şimdilerde idrâk edilemeyen büyüklüğü, anlayışlarımızı aşan ihtişamı ve âdeta efsâneleşen büyüleriyle ukbâ buudlu bir ışık kaynağı... Gürül gürül oldukları dönemde tekyelere alıcı gözle bakabilenler, onları o kadar tılsımlı bulurlardı ki, onun büyüsüne kapılır gider ve kendilerini ebedî bir füsûn içinde hissederlerdi. Bilhassa, aydınlık ve inkişâf döneminde âdetâ, gökten sarkıtılmış gibi duran bu nûrdan âvizelerin ziyasına sığınan rûhlar, göklerin yerle bütünleşme noktaları sayılan bu yerlerde zikr u fikirle aydınlanmış gündüzleri, derinleşmiş geceleri, Yaradan'ın gönüllere husûsî iltifâtı gibi görür ve bütün benlikleriyle bu iltifatın tüllendiği ufuklara yönelirlerdi.
Medrese, her ferde açık ve bir kışla, bir mekteb gibi, müntesiplerine belli seviyede bir şeyler verip bir şeyler aşılamasına karşılık, tekye, kâmil insanlar yetiştiren bir akademi ve çıraklarına, rûhun, ma'nânın kurmayları olma düşüncesini fısıldayan bir müessesedir. Bu iki müesseseye âit varidâtın birleşip bir çağlayan hâline geldiği dönemler bizim i'tilâ dönemlerimiz ve altın çağımız olmuştur.. bu iki müessesenin birbirinden kopup kendi kendilerine kaldıkları ve ayrı düştükleri devirlerde ise, biri gidip bağnazlık ve taassup gayyalarına yuvarlanmış, diğeri de mistisizmin felç edici ağına düşmüştür.
Bir zamanlar, tekyelerin ukbâya açık zebercedden iklimi sayesinde bu ülke bir baştan bir başa aşk solukluyor, heyecan solukluyor, fikir solukluyor ve her yöre âdetâ uhrevî renklerle tülleniyordu. Dağ-bayır, köy-kent, şehir-kasaba kaynaşır gibi iç içe bulunduğu bu dönemde, her yanı o kadar canlı, o kadar başdöndürücü, o kadar büyülüydü ki görenler kendilerini bir rü'yâda sanırlardı.
Tekyenin ma'bedi aşan ayrı bir füsûnu da vardı; belki bu, ma'bede resmiyetin karışmasından ve onun, kendine âit fonksiyonlarını bihakkın edâ edemeyişindendi.. belki de başka birşeydendi..? O her zaman aşkla, şevkle heyecanla tüterdi. Evet, tekyede, ibâdet saatlerinin dışında da, hemen her zaman onun özünden kaynaklanan bir güzellik, bir sihir ve bir ürperti duyulurdu. Biraz da tekyeye devam eden büyülü ruhlardan mıydı, neydi; insan kendini onun "üns" esintili iklimine atınca âdeta, yazın kavurucu sıcağından kurtulup, üfül üfül esen bir ormanlıkta, rûhlara inşirah veren bir çağlayanın başında ve rengârenk güzellikler arasında bulunduğunu sanır ve "oh!" deyip huzûr soluklardı.
Tekye, içine girdiğimiz andan itibaren -bu ekseriya böyle olurdu- bir rü'yâ denizi gibi büyür, çepeçevre her yanımızı sarar, göklerin sınırlarını aşar, bütün varlığı kucaklayacak kadar genişler; alabildiğine derinleşir, muammâlaşır ve sonsuzluk gamzetmeye başlardı. Evet, orada her şey, sonsuza açılmaya hazır rıhtımdaki bir gemi, pistteki bir uçak veya rampadaki bir füze gibi görünürdü. Herkes ve her şey âdetâ stardı bekleyen bir maratoncu gibi "pîr" veya serzâkirin işaretini beklerdi.. işaret ve iş'âr alınca da, bütün mekân lerzeye gelir, zâkirlerin zikrine ses vermeye başlar.. gaz lambaları söner, çerağ uçar gider.. basar sem'â tâbi olur.. rü'yet lisânın arkasına saklanır.. kalb-rûh, cismâniyet ve bedenin üstünde raks etmeye dururdu. Ritim biraz hızlanınca, kelimeler bütün bütün "Hay-Hû "ya inkılâb eder ve hırıltılarda da sadece o duyulurdu...
Serzâkir, bazen halkanın içinde, bazen de halkanın ortasında ötelere doğru kanatlanmaya hazırmış gibi o kadar mehîb görünürdü ki, hayallerimizde onu tesbihin imâmesine benzetir ve gökten gelen vâridâtın ondan başlayıp yine onda noktalandığını düşünürdük. Halkalar, kalbî ve rûhî hayata sıçrama faslı gibiydi.. gönüllerini göklere bağlamış ve kendilerini uhrevîliklere salmış zâkirler, kimbilir bu tül pembe gecelerin elinden ne kevserler ne kevserler içerlerdi.
Kudret, tekyenin o kendine has ışıktan lisanı, insanı büyüleyen umûmî manzarası ve içindeki zikr u fikr erlerinin imrendiren hâlleriyle, her zaman "sehl-i mümtenî" üslûbu içinde en ezelî ve en yüksek bir şiiri söyletir ve hayatın bu kuytu yerlerdeki hazzını en bâkir buğularıyla gönüllerimize boşaltırdı.
Tekyenin, gümüş bir fânustan sızıyor gibi dökülen ışığı her zaman ayrı bir büyü taşırdı. Zikr u fikr için insandaki romantik duyguların coştuğu gecelerin seçilmesinden, mekânın uhrevîliklerle dopdolu olmasına, ondan da müdavimlerin sîmâlarındaki esrâra ve ledünnîliğe kadar her şey çok çarpıcıydı. Evet, sanki zikr u fikrin atlas iklimine bir kısım sırlı âlemlerin kapılarını zorlama ile, geceler ve onun loş, ürperten, düşündüren havası beraber seçilmiş gibiydi...
Bin seneden beri feyzini, bereketini, ışığını ve romantizmini bir baştan bir başa ülkemize neşr ederek gürleyen tekye, bilhassa çok mübârek bir zaman diliminde, milletin hayat damarlarında kan olmuş, can olmuş akmış ve hep bir kalb gibi, bir nabız gibi atmıştır.
Tekye, hâili güç bir bilmece ve kapalı, karanlık bir bilinmez değil; o teneffüs edilen uhrevî bir nesîm, yaşanan bir lezzet, duyulan bir haz ve rûhun derinliklerinin rasat edildiği bir rasathaneydi. Orada, gözler, gönüller idrâk üstü aydınlıklara ulaşır ve gördüklerimiz inanılmaz bir rü'yâ ve bir hülyâ hâlini alırdı.
Bazen tekye, o güçiü te'siriyle sâlikleri, âdetâ beden ve cesedlerinden uzaklaştırır, onları bütün bütün kalbin ve rûhun bendeleri hâline getirir ve tıpkı bahara uyanan canlıların neş'eyle şuraya-buraya koştukları gibi, onları şevk u târâbla coştururdu.
Tekye bazen, bütün ma'nâ ve derinlikleriyle, sezilmedik şekilde rûhlarımıza siner, bizi, insanî muhtevâmızla avucunun içine alır; şekillerimizi bozup yeni bir hâle ifrâğ etmek için sallar, çalkalar, ezer, öğütür, eritir ve âdetâ uhrevîlik adına her şey olmaya müsait bir mâyi hâline getirirdi.
Tekye bazen, o derece, his ve gönüllerimizi aşan ma'nâlarla inlerdi ki, serzâkir veya muğannînin:
"Ey tâlib-i feyz-i Hüdâ gel halkaya, gir halkaya;
Ey âşık-ı nûr-u Hüdâ gel halkaya, gir halkaya."
Sözleri, her sînede yankılanır, herkes ötelere doğru bir adım daha atar gibi olur ve herkes sırlı bir vuslata çağrıldığını sanırdı.
Hemen her zaman bir serzâkirin rehberliğinde sevk u idâre edilen bu halkalar, kuşlar gibi kanat çırparak sonsuzluğa ulaşma yollarını araştırırken, halkayı teşkîl edenler ve pîr-i muğan bize hep güneş manzûmesini hatırlatırdı.. ve bunların böyle döne döne Şems-üş-şumûs'a "güneşler güneşi" doğru yükseldiklerini tahayyül ederdik.
Sinelerden kopup gelen inanç ritimli sesler ve rikkat yüklü iniltiler dalga dalga çevreye yayılırken, en lâtif ipeklerin yırtılışını andıran incelerden ince bir letafetle rûhlara haşyet saİar geçer, sonrada ebedî yolculuğa azmetmiş kuşlar gibi gidip fezânın boşluğunda saklanırlardı. Veya biz öyle olduğunu sanırdık...
Tekye hemen her zaman, sanki ötelere seyahatin limanı ve istasyonu gibiydi.. oraya giden herkes, ruhunun kanatlan ve o kanatların buudları ölçüsünde, esmâ ve sıfat âleminde gezinti yapmış ve zaman üstü bir yerlere girip-çıkmış gibi, duygularının şurasına-burasına bir kısım garip şeyler bulaşmış olma hissiyle geriye dönerdi.
Tekye, durmadan servet ve vâridâtını etrafa saçan, ikrâm duygusuyla dopdolu bir bonkör gibiydi.. müntesiplerine saçtığı uhrevî cevherlerde âdetâ bir israf manzarası sezilirdi. Öyle ki, onun bu cömertliği karşısında hiç kimse kasdî mahrûmiyetten bahsedemezdi.
Esasen tekye, rûh ve ma'nâsıyla var olduğu dönemler itibariyle, hâlâ rûhlarımızda bir kandil gibi parıldamaktadır. Onun ışığıyla aydınlanmış nûrefşân geçmişimizi ve onun rûhlarımıza sindiği o pırıl pırıl dönemleri düşündükçe "gerçek hayat bu olsa gerek" diyor içlerimizi çekiyoruz.
O günleri gören hemen hepimizin gönlünde, hislerinin derinliklerine sinmiş öyle engîn ma'nâlar vardır ki, aradan bunca yıl geçip herşey sustuktan ve herkes şuraya-buraya dağıldıktan sonra bile, rûhlarımızın katmanlarında uğuldayıp duran o ma'nâları hâlâ duymakta ve ürpermekteyiz.
Tekye, hâtıraların, ömürlerin kapkaranlık dönemlerinde dahi, hep bir gün geriye dönüp rûhlarımızı kucaklayacağı sinyallerini verdi.. ve o altın nefesiyle "hele biraz sabır!" deyip inledi.
Şimdi belki, bize ait pek çok şey gibi tekyenin de sesi kısıldı.. zâviye, dergâh, halka, mutrib bize bir şey söylemez oldu. Yahut biz onları duymaz olduk.. duymaz olduk da, rûhlarımız onları geçmişte arıyor ve hayallerimiz dönüp dönüp o döneme âit neş'e, huzûr ve itminân gecelerinden bir nefes bekliyor.
Tekye, bize vedâ ederken gözümüzün içine baka baka ve sayılamayacak kadar gurûb emarelerinin bağrında gidip ufka kapandı. Dönüşünün nasıl olacağını şimdiden kestirmek çok zor.. ve hele, Kitab yörüngeli ve Sünnet televvünlü hâliyle... Ama, belki de, hiç beklenmedik bir anda, tıpkı ne zaman geleceği belli olmayan bir kuyruklu yıldız gibi, bütün husûsiyetleriyle ufkumuzu sarar ve varidatını bir kere daha her yana saçar.
SIZINTI