Sızıntı Arşivi

Ocak 2001 · s. 598 · 6 dakikalık okuma

Tecelli

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE


Tecelli


Açılıp belirme, ortaya çıkma, belli bir çerçevede zahir olma.. sıfat ve esma-i ilahiyenin münferiden veya müctemian kendi hususiyetleriyle inkişaf etmeleri, ilahi esrar ve envarın kalblerde belli emarelerle kendilerini hissettirmeleri.. pek çok görünmez ve bilinmez gaybi ahval ve şe'nlerin vicdanla bilinir ve gönül gözüyle görülür hale gelmesi.. Cenab-ı Hak'la kulluk münasebetlerini sağlam ve düzgün sürdürebilenlerin iç dünyalarıyla aydınlanmaları.. gibi manalara gelir tecelli. Ayrıca, "işrak", "izae", "inare" sözcükleriyle de ifade edilen bu tabir ayna ve mecla itibarıyla söz konusu olan hususiyetlerin yanında, Zat-ı Uluhiyet'e müteallik yönleri açısından da şu ünvanlarla yad edilegelmiştir: Tecelli-i Zat, tecelli-i şuun -az bir kesimin söz konusu ettiği bir tecellidir- tecelli-i sıfat, tecelli-i esma, tecelli-i asar -bunu tecelli-i ef'al içinde mütalaa edenler de var- ve tecelli-i ef'al.
1 - Tecelli-i Zat: Hazreti Zat'ın hiçbir şe'n ve sıfatı mülahazaya alınmaksızın "bikem u keyf" mebdei Zat olan bir tecellidir ki, ef'al aleminde ancak esma ve sıfat-ı ilahiyenin tavassutuyla -tabii bu tavassutun mahiyetini de kavrayabiliyorsak- gerçekleşmektedir ki, teferruatını idrak şimdiye kadar kimseye müyesser olmamıştır. Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-enam (Aleyhi Ekmelü't-tehaya)'nın vesayet yolcuları böyle meselelerde her zaman, Seyyidina Hazreti Ebu Bekir gibi "el-aczu ani'l-idraki idrakun" demiş ve mealiler mealisi bu kabil konular karşısında hayret ateşlerini:

İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez
(Ziya Paşa)

mülahazalarıyla söndürmeye çalışmışlardır.
Tecelli-i Zat, Hazreti Zat'la alakalı muamma-alud mesail gibi o kadar muğlaktır ki, böyle bir konunun izahı sadedinde söylenen sözler bile, hep birer iğlak örneği olarak kitaplara geçmiştir. İşte, Muhammediye sahibi Yazıcıoğlu'ndan, tecelli-i Zat'la alakalı bir tefsir ve bir yaklaşım:
Hayali nakş hanemde musavver olalı gönlüm,
Hep ism u resmi mahvetti bu tasvir-i misaliden.
Menem derya-yı tevhide çu mahv-ı mahz-ı müstağrak,
Getürsem ger n'ola güher bu derya-yı visaliden...
Muhyiddin İbn Arabi ise:

Nur-u eamm (vahidi ve celali tecelli) bana bütünüyle zuhur edince, onu her sima ve çehrede temaşa eder oldum -bu izahta da bir tercih var- her kim gidip o şanı yüce Kabe'ye girse her yön onun kıblesi olur." diyerek, açılmazı açma adına daha hayret-amiz şeyler söylemiştir. Aslında konuyla alakalı, aczimizi idrak çerçevesinin dışındaki her mütalaa hayretlerimize dehşet ilave etmekte ve ürpertilerimizi daha da artırmaktadır.
2 - Tecelli-i Şuun: Mebdei Zat'tan temeyyüz ve taayyün etmiş olup sıfatların esası sayılan "min verai hicab" bir tecellidir ve yaratıklardaki kabiliyet ve istidatların -Allahu a'lem- esası ve menbaı mahiyetindedir. "O her vakit ayrı bir tecelli ile ayrı bir iştedir." fehvasınca, Cenab-ı Zat-ı Kibriya'nın zahir-batın, külli-cüz'i, celali-cemali namütenahi tecellisi vardır ve bu tecellilere de ancak "ekall-i kalil" erbab-ı hakikat vakıf bulunmaktadır. Tecelli-i Zat'ta olduğu gibi, tecelli-i şuunda da Hazreti Rehber-i Ekmel'in ziya-i hakikatına bağlı kalınmazsa, bir kısım iltibas ve iştibahlara hatta dalalet ve inhiraflara gidilmesi mukadderdir. Düşünce tarihinde karşılaştığımız hezeyanların pek çoğunun temelinde, rehbersizlikten kaynaklanan bu kabil iştibah ve iltibaslar vardır. Bir tasavvuf büyüğü, mir'atiyet ve memerriyeti oldukları gibi göremeyip onları farklı mülahazalara bağlayanları, oldukça sert, fakat yerinde bir tembihle şöyle uyarır:
Zat-ı ruhu zanneder ayn-ı Huda,
Sözlerinde "ene'l-Hak" dan bir sada..
Kim "ene'l-Hak" derse Mansur olmadan,
Kafir-i billah olur can u beden..
3 - Tecelli-i Sıfat: Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarından herhangi birinin salikin kalbinde inkişafı demektir ki, ister makes ister mazhar ve memerr kabul edilsin müstaid bir gönülde böyle bir şavk küçümsenemeyecek bir mazhariyettir. Bu seviyedeki bir payeyi ihraz eden müntehi, kendi tabiat çerçevesinin çok çok üstünde ilahi envar, esrar ve eltafın mücella bir aynası konumuna yükselir ve sıfatlara ait nurların bir ahize ve nakilesi haline gelir; gelir ve farklı duyup farklı görmeye, farklı hissedip farklılıklar ortaya koymaya başlar. Evet, eğer bir insanda "sem'" sıfatı tam tecelli etmişse o kimse, tıpkı Hz. Süleyman (Aleyhisselam) gibi canlı-cansız pek çok varlığa ait sesleri duyar.. değişik şifreleri çözer, kodları anlar.. ve onlarla kendi dünyaları çerçevesinde münasebete geçebilir.. evet, Hak tecellileriyle ufku aydınlanmış bir salik görülmezleri görmeye başlar, duyulmazları duyar ve bu mazhariyetin temadisi durumunda hep kendi tabiatını aşkın yaşar ve aşkın işler görür. Yazıcıoğlu Muhammed Efendi böyle bir tecelli kahramanını şu şekilde resmeder:
Yine arz eyledi dilber yüzün kasr-ı celaliden,
Yine nalende şeydayım şarab-ı la yezaliden;
Yine keşf-i hicab etti gözüm, gönlüm cehaletten,
Geru cana nida etti nida-i zü't-tealiden...
4 - Tecelli-i Esma: İlahi isimlerden bazılarının salikin gönlünde münkeşif olması manasında kullanılan bu tabir; tecelli-i ef'ali, herhangi bir yolculuk problemiyle karşılaşmadan aşan hak erinin -dahasına istidadı varsa- tecelli-i sıfat ufkuna ulaşma yolunda muvakkaten aram eylediği bir ara mevhibeler meclasıdır. Salik, muvakkaten dahi olsa bu aramgaha uğrar, ilahi lütuflarla donanımını ikmal eder ve yürür bir başka mazhariyetler ufkuna. İşte böyle gönlü, bir veya birkaç ismin tecellisiyle mamur hale gelmiş herhangi bir müstaid, mazhar olduğu isimlerin feyzini ruhunda tam duyup hissettiği esnada, o isme bağlı olarak Cenab-ı Hak'tan ne isterse ona lutfi bir tarzda mutlaka icabet edilir. Talep ve isteme ondan, icabet ve is'af da Cenab-ı Hak'tandır.
Hak tecelli eyleyince her işi asan eder,
Halk eder esbabını bir lahzada ihsan eder.
(Anonim)
Bütün tecellilerde olduğu gibi, tecelli-i esma ile alakalı arz ettiğimiz bu hususların umumu, fevka'l-esbab birer zuhur ve zuhurları da kalbin kadirşinas kriterleriyle değerlendirilecek şekilde ve ancak kalb erbabının anlayacağı mahiyettedir. Bu konudaki suali de, cevabı da ancak kalbi hüşyar olanlar tam anlayabilirler. İşte mevzu ile alakalı meçhul bir Hak dostunun mülahazaları:
Benim dilim bunda laldir,
Bu ne kildir ne de kaldir.
Veli söylediğim haldir;
Anlar bunu erbab-ı hal...
5 - Tecelli-i asar: Bütün şehadet aleminin esası, mayesi ve müessiri manasında kullanılan bu deyim, külli - cüz'i, ulvi - süfli bütün sebep ve vasıtalar ve bu esbab ve vesaite bağlı yaratılan her şeyin çehresinde Kudreti Sonsuz'un varlığını aksettirme anlamında bir tecellidir ve bu tecellinin en etemm, en ekmel şekli de insanın suretinde mütecellidir.. evet insan, Hazreti Rahman u Rahim'i gösteren en cami bir ayna mahiyetindedir.
6 - Tecelli-i Ef'al: Bu tabir, Cenab-ı Hakk'ın bazı fiillerinin, salikin gönlünde inkişaf etmesi manasında kullanılagelmiştir.. ve önemli bir mazhariyettir. Ne var ki, seyr-i sülukunu Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam'a bağlı götüremeyenler için bu mertebede bir kısım kaymaların yaşandığı da bir gerçektir. Tecelli-i ef'ale ayna bir zat, kendi irade ve isteklerine bağlı meydana geliyor gibi gördüğü bazı tasarrufları kendinden bilme vartasına düşebilir. Bu ise, kazanma ufkunda tam bir kayıptır ve eğer çabuk peygamber vesayetine girilmezse, ebedi hüsrana sürüklenmesinden korkulur.
Aslında, her hak yolcusu, ilk mevhibelerini Allah'tan bildiği gibi, bu mevhibelere fazli bir surette terettüp eden semereleri de yine O'ndan bilmeli ve bütün muhasebe sistemini kendi hiçliğine bağlayarak, bir memerr ve bir mecla olmanın ötesinde nefsine herhangi bir hisse çıkarmaya kalkışmamalıdır; kalkışmamalı ve bilmelidir ki, kendini böyle harika şeylerin mazharı ya da mümessili gördüğü takdirde iki durum sözkonusudur:
1- Bütün bu mevhibelerin kesilmesi.
2- Bu ihsanların birer istidraca dönüşmesi.
Her iki halde de feyiz kaynağından uzaklaşma olduğu açıktır. Bu itibarla salik her zaman, Sonsuz karşısında tevazu ve mahviyet yolunu seçmeli ve herşeyi O'ndan bilmelidir. Bu konuyla alakalı Gavsi ne hoş söyler:
Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken,
Şart-ı izhar-ı vücudundur adim olmak bana...
Cenab-ı Hakk'ın, zat, şuun, sıfat, esma, asar ve ef'aliyle alakalı tecellilerinin yanında sofiler bir de, cemali ve celali tecelli üzerinde durmuşlardır:
1 - Tecelli-i Cemal: Allah'ın, lütuf, ihsan, şefkat, merhamet.. gibi isim ve sıfatlarının inkişafında müşahede edilen "ehadi" tecellidir.
2 - Tecelli-i Celal: Hazreti Vacibü'l-Vücud'un, azamet, ceberut ve ululuğunu aksettiren ve ism-i zatın cilve-i azamı sayılan "vahidi" tecellilerdir. Bunlardan birincisinin bilhassa Rahim ism-i şerifiyle münasebettar, ikincisinin de Rahman ism-i azimiyle alakalı olduğunda kibar-ı muhakkikinin ittifakı söz konusudur.
Tecelli ile alakalı bu kadar mesail arasında, bazı sofiler onu, sırf mü'min kalblerde beliren bir kısım feyizler şeklinde anlamış ve sadece bu tür envar-ı guyub üzerinde durmuşlardır. Onların, guyub nurlarının mü'min kalblerde zuhuru dedikleri bu tecelli, mir'atların veya memerrlerin istidatlarına göre inkişaf eder ve en müstaidlerde her şeyin esasını tam aksettirecek şekilde ortaya çıkar ki, insanın bütün batıni duyguları bu tecellilerle beslenir; latife-i rabbaniye, onlarla bir "beyt-i Huda"ya dönüşür.. sır onlarla bir temaşa noktası haline gelir.. hafi, onlarla bir halvet koyu olur.. ahfa onlarla bir haremgah halini alır. Aslında insanın iç derinlikleriyle alakalı bu letaif üzerinde de durmak icab ederdi ama, zannediyorum konuyu burada kesmek daha isabetli olacak...