Mart 1997 · s. 72 · 5 dakikalık okuma
Tecelli
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Görünme, belirme, ortaya çıkma ve Allah’ın hususî lütuflarına nail olma da diyeceğimiz tecelli; Cenab-ı Hakk’tan gelen meârif nurlan sayesinde, sâlikin kalbinde ilâhî sırların ayn olması halidir ki; her hak yolcusu istidât ve seviyesi ölçüsünde bu vâridatı vicdanında duyabilir.
Ulvî-süfî, basit-mürekkep hemen her ortamda ve hususiyle de zahiri ve batını itibariyle bütün kemâlâta namzed ve ona en mücellâ bir ayine konumunda bulunan insanda, görülüp sezilen, duyulup hissedilen tecelliye ‘tecelli-i asâr’; ilahi ef’alin kulun kalbinde münkeşif olması ve bakış zaviyesini ayarlayıp -Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle- tabiatperestliğe düşmeden “tecelli-i esmâ’ya açılma mazhariyetine ‘tecelli-i ef’al’; ilahi isimlerin nurlan altında tamamen onların rengine boyanıp ve duygular itibariyle onların yinesi haline gelmeye ‘tecelli-i esmâ’; Allah tarafından mü’minlere, hususiyle de sadık kullara ifâza olunan ve onları dört bir yandan saran tecelliye ‘tecelli-i rahîmî’ veya ‘tecelli-i has’; bütün mevcudata ifâza olunan ve vücud hakikatine bakan muhit tecelliye ‘tecelli-i Rahmânî’ veya ‘tecelli-i âmm’; Allah sıfatlarından birinin veya birkaçının mü’min bir kalpte münkeşif olmasına ‘tecelli-i sıfat’ -ki böyle bir mazhariyete eren kimseye Cenab-ı Hak onda tecelli ettireceği herhangi bir sıfatın in’ikas veya inkişafı sayesinde o kulunu, insan üstü bir seviyeye ulaştırır ve ona işitilmeyen sesleri işittirir, görülmeyen nesneleri gördürür- mebdei Zât’tan ayrılıp tamamen taayyün edecek şekilde ilâhî sıfatlardan herhangi bir sıfatla alakalı meydana gelen tecelliye ‘tecelli-i sıfatî’; tecelli-i esmâ ve sıfatın tavassutiyle, Hz. İlim veya Vücud’un kamil bir kalpte inkişafına ‘tecelli-i Zâtî’ denir ki, böyle bir tecellide esmâ ve sıfat-ı ilâhî itibara alınmama gibi bir mülâhaza söz konusu olsa da, işin aslı Cenab-ı Hazret-i Vacibü’l-Vücüd ancak, esmâ hicabı ve sıfat muhitiyetiyle mülâhaza edilebilmektedir.
Hz. Zat’a ait tecelli, külliyet ve asliyet planında bütün varlığın vücud-u ilmiden harici vücud ufkuna ulaşmasının ‘ille-i gâiye’si kabul edilen Hz .Ahmed-i Mahmud-u Muhammed Mustafa’ya has tecelli-i ulûhiyet ve rubûbiyet -ki ümmeti de bu tecelliyi cüz’iyet ve zılliyet ölçüsünde paylaşır- bir dağ vasıtasıyla Hz. Musa’ya mahsus sırf tecelli-i rubûbiyet bu tecelli-i âzamın kemmiyetsiz-keyfiyetsiz bir buudunu teşkil etmektedir.
Son hususu sofice bir yaklaşımla şöyle de yorumlayabiliriz: Hz. Musa’nın böyle bir tecelliyi talebe cür’eti, Hz. Vücud-u Hakk’a aşkı ve O’nunla konuşmaya olan iştiyakının heyecan, helecan ve kalakıydı ki, Hz. Hakikat-ı Ahmediye’nin zuhurunun vesilesi olan Hz. Âdem’in memnu meyveye el uzatması misillü, onda tahammülfersâ böyle bir arzu ve temâyül hissi uyarmıştı.
Evet, Hz.
Musa, peygamberlik emârelerinin peşi peşine zuhûr ettiği bir sırada, ‘son
nokta’ deyip köpük köpük bir iştiyakla; ‘Rabbim göster (cemalini) bakayım Sana’
diye inlemiş; hikmetle gürleyen lisan-ı kudret de: ‘Sen asla Beni göremezsin!’
mukabelesinde bulunmuştu. Yani, sen nasıl Beni görebilirsin ki, henüz ‘Erinî’
perdesinin verâsında ve ikilik kaydıyla mukayyed bulunuyorsun.. oysa ki, sen,
O’nun varliğının nurunun bir gölgesisin. Ne zaman,
Benimle beni görür’ ufkuna
yükselebilirsen; işte o zaman
-
Gözler O’nu ihâta edemez’ hakikati mahfuz- beni görebilirsin. Evet, bakmak
istediğinde, varlık dağına yokluk bakışıyla bakmalısın ki, tecelli vaktinde
varlık dağı olduğu gibi kalsın ve sen de göreceğini görebilesin. Heyhât ki,
böyle bir şeye Hz. Ahmed-i Muhammed’den başkası mazhar olabilsin..! Derken
iştiyaka cevap, taleb-i rü’yete red sadedinde Hz. Rab, Tur veya mahiyet-i
Musa’ya tecelli etti; etti de Tur veya Hz. Musa, yahud ikisi birden sarsıldı ve
yerle bir oldular. Ders-i irşad bitip de Hz. Musa, Rubûbiyet tecellisinin
satvetiyle içine düştüğü mahiyet-i beşeriye baygınlığından uyanınca ‘İlâhî!
Seni lisan-ı kudsî ile takdis ve noksan sıfatlardan da tenzih ederim. Ben
artık, bütün bütün ‘fenâfillah’ ve ‘bekâbillah’ mülâhazasıyla Sana
müteveccihim. Bizler Sen’i enâniyetimizin zulümâtiyle değil, ancak Sen’in
Zât’ının nurlarıyla müşahede edebiliriz. Ve ben bunun böyle olduğuna ilk iman
edenlerdenim.’ Sözün özü:
-Aşk, Tur’un canı mesabesinde
oldu.. ve Tur âşıkâne mest olunca, Musa da bayılıp yere yıkıldı.’
Tecelli-i Rubûbiyetin birkaç perdesi vardır:
1- Tecelli-i Zât’tır. Bu tecelli her ne kadar esmâ v e sıfat ötesi bir tecelli ise de, mülâhazada infirad esası söz konusudur. Muhammediye Sahibi, satır aralığında i’tizâlî iğneleyerek bu rûhâni idraki şöyle ifade eder:
Hayali nakş-ı canımda münkeşif olalı gönlüm
Hep ism ü resmi mahvetti bu tasvir-i misalîden.
Yüzünü görmeye imkân, çü vardır arz-u mendim,
Kulağım hâlîdir zira kelâm-ı İ’tizâlîden...
2- Tecelli-i Sıfat’tır ki, Zât’tan ayrı ve muayyeniyet içinde bir veya birkaç sıfatla olan tecellidir ve iki bölümde mütalaa edilir:
Birincisi, ashab-ı temkinin mazhar bulunduğu celâlî tecelli, ikincisi de, erbab-ı telvînin lazımı olan cemâlî tecellidir.
Bu itibarla, bir sâlike vücud sıfatıyla tecelli edildiğinde, eğer o zât temkin ve teyakkuz erbabından değilse, Hz. Cüneyd gibi: ‘Cübbemin altında O’ndan gayrısı yoktur’ diyebilecektir. Vâhidiyet sıfatının tecellisi söz konusu olduğunda, yine erbab-ı temkin olmayanlar, zevk ettikleri hâlâtı, Hz. Bayezid gibi: ‘Ben özümü tesbih ederim; şanım ne yücedir!’ şeklinde konuşabileceklerdir.
Beka sıfatının ihâta ve istilâsı bahis mevzuu olduğunda da Hallâc-ı Mansûr misillü: ‘Ene’l-Hak’ türünden şathiyyat söz konusu olabilecektir.
Ve tabii, zevkî ve hali olarak değil de, hakiki bir temessülle kudret ve iradeye mazhar olan birisi için ki asliyet planında —O Hz. Ruh-u Seyyidü’l-Enam’a has bir keyfiyettir- ‘Attığını sen atmadın; bilesin ki onu Allah attı’ şeklinde tecelli edecektir. Veya hallâkiyet sıfatına bir mir’ât-ı mücellâ olma haysiyetiyle Hz. Mesih için ‘Çamurdan kuş şeklinde bir şeyi inşa edip ona üfürürsün de o da biiznillah kuş olur’ mahiyetinde bir fevkalâdelik söz konusu olacaktır.
3- Tecelli-i Ef’aldir.. ve bu tecelli, tecelli-i sıfattan bir bölüm olup fâni fiillerin bâki fiillerde fena bulması demektir ki, bunu da yine Muhammediye Sahibi gayet selis bir üslubla şöyle ifade eder:
Yine arz eyledi Dilber nurun kasr-ı Celâlîden,
Yine nâlân-ı şeydayım şarâb-ı Lâyezalîden,
Yine keşf-i hicab etti gözüm gönlüm cehaletten,
Ki, bu cana nida geldi nida-i Züt’tealîden..
Anın sevdasını buldum, geçip sevda-yı sevdadan,
O sevdayı bulan geçti bu sevda-yı melâlîden...
....................
Tecelli
pususuna yatmış sâlik, bazen o denli mahmur hale gelir ki; baktığı her yerde ve
her şeyde O’nu duyar, O’nu hisseder; hatta bazen kendisine, halin galebesi
neticesinde nereye baksa, sürekli orada kendini görür ve böyle bir ruh
hâletiyle bazen ‘Ene’l-Hak’ iltibasına, bazen de ‘
-
İki cihanda benden başkası mı var?’ şathiyyatına girebilir.
Şimdiye kadar bu konuda pek çok iltibas yaşanmış ve pek çok şathiyyat duyulmuştur. Biz tek bir örnek verip konuyu kapamak istiyoruz:

— Ben ben değilem, eğer ben ben isem o Sen’sin! Eğer üzerimde gömlek varsa o da Sen’sin. Sen’in yolunun gamlısı olarak bende ne ten ne de can kaldı. Eğer benim için bir ten ve can varsa o da Sen’sin.’
Bu kabil tecellilerin hemen hepsi sıfatlara taalluk eden bir tür tecellidir ki, akl-ı meâş veya vehm ü hayallerine aldananlar, Hz. Ruh-u Seyyidü’l-Enam’ın ziya-yı himmet dairesinin dışına düşerek hem kendilerini helâk etmiş, hem de başkalarını aldatmış olurlar.
Böyle kaygan bir zeminde gelip-gidenlerin hallerini de isterseniz Mizanü’l-İrfan Sahibinden dinleyelim:
İnkişâf-ı Zât etse eğer zuhûr,
Bazı sâlik burada bîkarar olur.
Sâlike ayn-ı belâdır bu hâl,
Mürşid olmak gerek ehl-i kemâl..
Yoksa o Mansûr gibi berdâr olur..
Hâl-i sâlik orada düşvâr olur.
Kim “Ene’l-Hakk” derse Mansûr olmadan,
Kâfir-i billâh olur cân u ten
Bu mezâlik bir beladır hâsılı,
Burada durmaz evliyânın ekmeli...
