Sızıntı Arşivi

Mart 2001 · s. 86 · 2 dakikalık okuma

Taziye

Ubeydullah Akyüz · Edebiyat

Derdini ikrara hicabı (imanı) mani olan bir Ana'ya...
Yine böylesi bir gündü. Gam yüklü bulutların; mavisi demini almış bir semanın, yüreklerimize hüzün bıraktığı güz günlerinden bir akşam üstüydü. Hatırındadır bilirim! Hüzün anası bakır çalığı bulutların altına çok yakışan turna katarlarının; mavera tadındaki dilleriyle mırıldandıkları hüzzam makamında ağıtlar ve içimize ince bir sızı gibi ayrılık ateşinden kıvılcımlar bırakan akşam türküleri dinliyorduk.

İşte sen beni, güneşin gurup yatağında bulut yorganına sarıldığı rahmete gebe bir günün terli saatlerinde uğurlamıştın; ismini bile telaffuz etmede zorlandığın o uzak yad ellere..

Babam arkamdan inememiş; 'Oğul gidip de dönmemek, gelip de görmemek var, hakkını helal eyle.' dedikten sonra, toprak yola nazır pencereye kadar gelip, uğurlama işini sıcacık bir tebessümle sana havale etmişti. Ve sen, kimi nereye gönderdiğini bilen Sümeyye şuuruyla, şafak aydınlığındaki namazlık tülbendine bir iki damla dahi olsa gözyaşı düşürmemiştin. Oysa ki biz ikimiz de çok severdik gözyaşını. Babam bunun için 'sulu gözlüler' koymuştu adımızı. Ama sende bundan bir emare yoktu; ağlamıyordun. Garip bir mutluluk diyordun. Sadece, 'Oğul bizi meraklara salıp hasta yatağında babanı, bu yaşta beni eritme; her mola yerinden sesini işittir bize... Selametle, Allah'a emanet ol oğul.' diyerek ellerini öptürmüş, sonra uğurlamıştın. Ben ise aynı metaneti gösterememiş; sırtımı dönüp yola koyulunca, üşümemem için ördüğün o beyaz kazağıma gözyaşlarımı döküvermiştim.

Aradan bir hafta geçtikten sonra sana, bembeyaz 'kar'ı bir gelinlik gibi taşıyan Güney Sibirya'dan telefon açınca, her zamanki gibi yine moral vermiştin bana. Sen çok iyi biliyordun ki, ben mükellefiyetlerimizin hükümlüsü ve sürgünüydüm. Uzun yola çıkmaya hüküm giymiştim; turnasız, baharsız, çiçeksiz diyarlara... Her telefon görüşmemizde, yatağımın karşısındaki duvara çerçevelettirerek astığın, şu beyti tekrar ederdin: "Bir öyle ömür geçir ki olsun / Mevtin sana hande halka matem." Ama nedendir, son zamanlarda seni bir türlü anlayamaz olmuştum; anlam veremiyordum, 'Bizler iyiyiz oğul, kendine iyi bak, Allah'a emanet ol' deyişlerine... Mahzundun...

Sen her zaman ki gibi, kızılcık şerbeti içtim, desen de öğrendim anam! Oğluna dahi, 'yansam da ocaklar gibi, gam eyleme izhar' desen de, öğrendim anacığım! Telefon konuşmalarında sana üşüdüğünü söyleyen, 'buralar çok soğuk anacığım' diyen oğlunu soğuk bir haberle biraz daha üşütmek istemesen de, öğrendim anacığım! Ah Hüdavendigar soylu seni! Ah Kanuni torunu seni! Öğrendim anam! 43 yılını aynı yastıkta geçirdiğin hayat arkadaşını uğurlamışsın ebediyete; bir sonbahar günü turnalarla beni selametlediğin gibi. Biliyorum anam! Bu senin ilk kızılcık şerbeti içişin değil, ben bilirim seni. Kına güzeli anam, biliyorum, sendeki derinlik bu iki uğurlamayı alacak kadar engindir. Zira sen, 'gelen konar, konan göçer' hakikatını çoktan belletmiştin bize. Ve sen ki; ölümün ve hasretin, hakiki imanı elde etmiş insanların dünyalarına yıldırımlar düşürmemesi gerektiğini bilenlerdensin.

Hiç meraklanma!... Beyazlamaya başlamış saçlarında zaman çekimlerinin demlendiğini hissedip, alnının o kalın vadilerinde yalın ayak hasret veysellerinin gezindiğini düşünsem de; yamaçlarında buralarda açmayan, yetişmeyen soylu çiçeklerin, gözleri okşayacağı alemde tekrar beraber olma ümidini taşıdığımdan, tavsiye ettiğin bir hayatı yaşıyorum.

Gözbebeklerinde şafak aydınlığı hiç eksik olmayan şavklı anacığım! Ebediyete irtihal eden hayat arkadaşına Allah'tan rahmet, sana ve senin acılarını paylaşan herkese başsağlığı diler; gül alıp gül satan, gülü gülle tartan insanlara en demli hürmetlerimi sunarım. Muhabbetle... Oğlun İlyas.!