Sızıntı Arşivi

Nisan 1991 · s. 112 · 10 dakikalık okuma

Tarihin Şeref Tabloları ve Yüksek Mefkûreleri

Abdullah Çangaoğlu · Tarih

Eskimeyen eskiler “Geçmiş zaman otur ki, hayâli cihan değer” derler. Bir an o şanlı tarihimizi düşününce; Tuğrul Beyleri, Alparslanları, Fâtih­leri ve Yavuzları hatırlayın­ca, o günlere bir de bugünlere bakıyoruz ve gözlerimiz doluyor.

Kimin dolmaz ki? Üç kıt’ada at koşturan ve belli bir süre dünyâ tarihine yön veren o şanlı tarihimizden kalanlar ortada. Böylece bu sözün zaman ve mekân aşan doğruluğu bir kez daha ortaya çıkıyor.

Bunun sebebini öğren­mek için, işe ilk olarak onları tanımaya ve anlamaya çalışmakla başlamalıyız,

Peki ama, onları yüzyıl­larca bir kıt’adan diğerine koşturan, canlarını dahi göz kırpmadan feda ettiren neydi? Tabii ki belli ideâlleri, ülküleri bir başka deyişle inançları ve mefkureleri var­dı. İşte onların inançlarını ve mefkurelerini gösteren bir­kaç misâl:

Anadolu’yu yerleşime müsait bir zemin yapmak için uğraşan en önemli şahsiyetlerden biri Tuğrul Bey’dir, Tuğrul Bey, kardeşi Çağrı Bey ile beraber 48 sene bu iş için çalışmış ve çok büyük fedakârlıklar yapmışlardır. Tuğrul Bey, uğrunda savaştığı inancını, tarih kitaplarına geçen şu sözüyle belirtiyor: “Kendime bir saray yapıp da yanında bir camii yaptırmazsam Allah ‘tan (cc) utanırım” (1), Yine Tuğrul Bey, Abbasi Halifesinin emrindeki Türk­menlerin hatt-ı hareketindeki tavrını düzeltmesi için gönderdiği mektuba ceva­ben “Doğru hareket için elimden geleni yapıyorum” (2) diyerek, kendi inanç ve ideâlinin, Allah’a imânın iktizâ ettiği doğruluğu, en güzel biçimde yerine getir­meye çalışıyordu. Bütün kalbiyle buna bağlıydı.

Ve Tuğrul Beyin bırak­tığı yerden devam eden, aynı inanç ve mefkûreye bağlı, tarihte bir çığır açan Malazgirt Fâtihlerinin Fâtihi Alparslan, Tuğrul Bey’in yeğeni olduğu her halin­den bellidir, işte onu ve mefkuresini anlatan, yine tarih kitaplarına geçen bin­ler misâllerden biri; Alpars­lan, Suriye seferine gider­ken, kendisini davet eden Halep Emiri’nin, Fatımiler’in tesiriyle taraf değiştirdiğini öğrenince dünyâsı başına yıkılır. Halep yakınlarındaki Sultantepe’de ordugâhını kuran Alparslan, müslüman kardeşinin kanını dökmek istemediğini, bu yüzden kalenin tesiim edilmesini istiyerek, dikkate şayan şu sözü söylemiştir: “Rumlar karşısında bu hudut şehrini kılıç ile fethetmekten korka­rım” (3). Aslında, belki Alparslan’ı Alparslan yapan, mefkûreye bağlılığı­nı en güzel biçimde ispat eden, 1071 Malazgirt zafe­rinden önce söylediği söz­lerdir. Alparslan, büyük bir sadakatle bağlı olduğu ve kendisini hiçbir zaman yal­nız bırakmayan yüce Allah’a (cc) yönelerek duâ etmiş ve tarihin altın sayfa­larına geçen, hepimizin bil­diği şu sözleri söylüyordu:

“Yâ Rab! Seni kendime vekil yapıyorum, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin rızan için savaşıyorum. Ey Allah’ım, niyetim hâlistir, bana yar­dım et! Şayet sözlerimde hilaf varsa beni kahret.” Daha sonra Alparslan, askerlerine şöyle hitap eder: “Burada Allah ‘tan başka bir sultan yoktur. Emir ve kader O’nun elindedir. Bu sebeple benimle bera­ber savaşmakta veya ayrıl­makta serbestsiniz. Eğer şehid olursam, bu beyaz elbise kefenim olsun” (4). Allah (cc)’da kendisine bu kadar bağlı ve imanlı olan kulunu yalnız bırakmamış ve yardım etmişti. Ve Alparslan, esir düşen Bizans İmparatoruna: “Ben bura­da muzaffer olursam sana iyi muamele edeceğime dair Allah’a ahidde bulun­muştum. Bu ahidime göre seni serbest bırakıyorum” (5) diyerek, onu ülkesine iade ediyordu.

Bir başka şeref tablo­su, imân ve mefkureye sadakat misâli ise, Alpars­lan’dan sonra yerine geçen Melikşah’tır. Melikşah hem Hıristiyanlar hem de Müslümanlar arasında doğruluk ve adalet padişa­hı olarak ün salmıştı, Çünkü Allah (cc) (Mümtehine, 8) “Doğrusu Allah, âdil olanla­rı sever” duyuruyordu ve Melikşah da bütün samimiyetiyle bunu yerine getir­meye çalışıyordu.

Melikşah, ordusunun başında ve ünlü veziri Nizâm-ül Mülk ile beraber Tekiş’teki bir isyanı bastır­mak için yola çıkar, Hora­san’ın Tus şehrine gelince, Resulullah’ın (sav) neslin­den Seyyid Ali Rıza’nın tür­besini ziyaret edip, mesci­dinde namaz kılarlar ve sonra da el açıp uzun uzun duâ ederler. Dışarı çıkınca Nizam-ül Mülk’e şöyle sorar:

- Duanda ne diledin Allah’dan (cc) ?

- Allah’ın sana zafer nasip etmesini diledim. Sul­tanım.

- Ben öyle duâ etme­dim. Ben dedim ki. Ya Rab! Eğer İslâm’a faydalı olacaksam bana yardım et, muzaffer kıl, Eğer karşımda­ki hasma faydalı olacaksa ona yardım et, onu muzaffer kıl (6). Zaten bu kadar imanlı, âdil ve mefkûreye sağlam bağlı olmasından­dır ki, etrafında birçok âlim toplanmıştı. Görüldüğü gibi babasının oğlu.

Burada hemen şunu belirtelim ki, bizim tarihimiz, padişahından en küçük rüt­beli askerine kadar böyle büyük şahsiyetleriyle, mefkure insanlarıyla dolup taşmaktadır. Bu satırlar ancak, onların derya dün­yalarından katre nevinden misâllerdir.

Yine böyle büyükler­den biri de (Anadolu Sel­çuklu Devleti’nin Padişahı) Alaeddin Keykubat’ır.

Büyük mutasavvıflardan Şehabeddin Suhreverdi, Necmeddin Râzi ismindeki gence “Ey Genç! Dindar, ilim ve tasavvufa bağlı ve erbabını koruyan Alaaddin Keykubat’ın himayesine gir” (7) diyerek, onun büyüklüğünü anlatıyordu.

Tarihte kurulan devlet­lerin en haşmetlisi olan üç kıt’aya sahip “Muhteşem imparatorluk” olarak vasıf­landırılan Osmanlı Devleti. Önceleri mütevazı küçük bir beylikken, daha sonra dünyanın bir numaralı dev­leti olacağını ve bu gemiye pişdarlık yapacağını, belki kendileri bile düşünmemişti.

Şanlı Osmanlı Devleti’nin temelini atan Osman Gazi’nin, tarih kitaplarına geçen ve oğlu Orhan Gazi’ye söylediği dikkate şayan vasiyetini, bir kez daha hatırlamakta fayda var. Osman Gazi, vefat edeceği sırada oğluna şöy­le nasihatte bulunuyordu: “Allah ‘ın buyruğundan gayri iş işlemeyesin. Bilmedi­ğini İslâm ulemâsından sorup anlayasın. Zalim olma, adaletle hükmet. Nerede bir ilim ehli görür­sen ona ikbal ve hilm gös­ter. Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız da Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru bir cihangirlik dâvası değildir Sana da bunlar yakışır” (8). Bu sözler, onu ve yüce mefkuresini en güzel bir biçimde göstermi­yor mu?

Osman Gazi’den son­ra Bey olan Orhan Gazi de, aynı kurallara bağlı olarak yaşamış, ilk Osmanlı Medre­sesi, onun teşvikiyle Davud-i Kayseri tarafından kurul­muştur.

II. Murad, yani Fâtih Sultan Mehmet’in babası, 1444 Varna zaferi öncesin­de, tıpkı Alparslan’ın yaptı­ğı gibi, Mâlik-ül Mülk olan Yüce Allah’a duâ ederek şöyle demişti: “İlâhî! Habibin (sav) hürmeti için, Sen akla ve Sen mansûr-u muzaffer eyle” (9). Ruhunu Allah’a teslim edeceği zaman ise etrafındakilere: “Mezarım üstüne, büyük hükümdarlar için yapılan muhteşem türbelerden biri­ni yaptırmayınız. Vücudu­mu doğrudan doğruya toprağa gömünüz ki, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine işaret eden yağmur, üstü­me yağsın” (10).

Dost-düşman herkesin büyüklüğünü kabul edip gıpta ettiği, en büyükler­den biri de, hiç kuşkusuz Fâtih Sultan Mehmet’dir. Fâtih’i Fâtih yapan, belki İstanbul’un fethidir. Evet, O, Peygamber Efendimizin hadisiyle beşaret verdiği “Onu fetheden kumandan ne güzel ve onun askerleri de ne güzel askerdir” şerefi­ne ulaşmak için vargücüyle çalışıyordu. Türk düşmanı olmakla ünlü Bizans tarihçisi Duças, Fatih’in o zamanki halet-i rûhiyesini şöyle belir­tir: “Padişahın geçe ve gündüz huzuru kaçmıştı. Yatağına girerken ve kal­karken, sarayında ve dışarı­da dolaşırken hep İstan­bul’un fethi ile meşguldü istirahat ve uyku bilmezdi. Böylece O, büyük insanlara mahsus yüce bir mefkurenin ateşi ile yanı­yordu” (11). Zaten fazilet odur ki, düşman dahi tasdik etsin ve ediyordu. Yine Fâtih de kendinden önceki­lerin yaptığı gibi duâ ede­rek şöyle niyazda bulun­muştu: “Allah’ım sana layık olmaya çalışıyorum.” Büyük Osmanlı tarihçisi Dursun Bey ise, Fâtih’e “bütün mevcudatın duâ ettiğini” söyler (12). Bilindiği gibi Fatih hem Peygamber Efendimizin (sav) müjdesine nail olmuş, hem de dünya tarihinde yeni bir çığırın açılmasını sağlamıştı.

Fâtih Sultan Mehmet ve adaleti hakkında şöyle bir vak’a anlatılır; İstan­bul’un fethinden sonra mahkumları serbest bırakan Fâtih’in huzuruna, zindan­dan çıkmak istemeyen iki papaz getirilir. Bunlar Konstantin’in âdil ve hakperest olmasını istediklerinden zin­dana atılmış, sonra da böy­le adaletsiz dünyanın içi, dışından daha rahat diye yemin etmişlerdi. Fatih Sul­tan Mehmet, onlara şöyle bir tekit yapar: “O holde siz, İslâm adaletinin tatbik edil­diği memleketimi geziniz. Müslüman halkın dâvalarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz hemen bana bil­diriniz ve önceki kararınıza uyunuz.”

Kendileri için gayet cazip olan bu teklifi kabul eden iki papaz, padişahtan aldıkları hususi bir tezkere ile Müslümanların idaresinde olan her kasabaya gezme­ye başlarlar. Bursa’da bir Müslümanın, Yahudi bir kişi­den at satın alması, İznik’te ise iki Müslüman arasındaki tarla satış dâvalarına şahit olduktan sonra başka yere gitmeye ihtiyaç duymadan Fâtih’in huzuruna gelirler ve derler ki:

Bursa’da bir Müslü­man kadısı gördük. Kimse mecbur etmediği halde, kendi cebinden çıkarıp bir atın parasını ödedi, İznik’te ise iki Müslümanın, birbirinin hakkını almaktan korktukları için ortaya çıkan hâdiseye şahit olduk. Bütün bunlar kadılarınızda, onlara dâva hallettiren Müslümanlardaki din kuvvetini, Allah korkusu­nu gösteren ve Müslüman­lardan başkalarında da asla görülmeyen büyük ibretli hâdiselerdir. Bundan sonra biz karar verdik zinda­na çekilmeyeceğiz. Çünkü sizde böyle İslâm adaleti tatbik edildikçe, dininizden olmayan Hıristiyan papazların dahi zulme uğramaya­cağına inanmış bulunuyoruz(13).

Fâtih hakkında son olarak, Tacizâde Cafer Çelebi ve Aşıkpaşazâde’de geçen Fâtih’in şu sözünü nakledelim: “Gaye­miz kale fethetmek değildir. Bütün zahmet din yolunda­dır. Zira bizim elimizde İslâm kılıcı vardır, Eğer bu zahme­te katlanmazsak, bize gazi demek yalan olur” (14).

Tarihin en büyüklerin­den biri de Yavuz Sultan Selim’dir. Yavuz’un bütün hayatı harp meydanlarında geçmiştir. İlim adamına o kadar değer veriyordu ki, Kemâlpaşazâde’nin atının ayağından sıçrayan çamu­ru şeref saymış ve çamurlu kaftanı sandukasının üstüne örttürmüştü. Hatta Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferin­den İstanbul’a dönünce, “halk bana karşı saygı gös­terilerinde bulunur da nef­sim gururlanır” diyerek geceyi beklediği ve sessizce Topkapı Sarayına girdiği çok bilinen bir olaydır. Hoca Saadeddin Efendi, Taşköprülüzâde gibi Osmanlı kay­nakları, O’nun açıkça kera­metleri gözüken veli bir zât olduğunda ittifak ederler. Hoca Saadeddin Efendi “esasen Yavuz’un İran ve Mısır seferleri de İslâm mefkûresiyle vuku bulmuştu” (15) kaydını ilâve etmiştir. Ünlü Hıristiyan tarihçi Stanford Shaw ise Yavuz Sultan Selimi “İslâm tarihinin en büyük fatihlerinden biri “(16) olarak vasıflandırmaktadır.

Yavuz Selim’den sonra padişah olan ve “Muhte­şem İmparatorluğun Muhteşem Süleyman’ı” olarak vasıflandırılan diğer bir padişah da Kanuni Sultan Süleyman’dır, O’nun zama­nında Akdeniz bütün tehlikelerden arındırılarak Osmanlı gölü haline getirilmiştir. Kanuni hakkında kaynaklarda şöyle bir hâdi­se vardı: Kanuni, Zigetvar seferine çıkarken, şayet emr-i Hakk vâki olursa naşı ile beraber defnedilmek üzere veziri Sokullu Mehmet Paşa’ya bir bohça verir. Sokullu Mehmet Paşa, Kanuni’nin vefatından son­ra bu bohçayı, Şeyhülislâm Ebussuud Efendiye vererek, vasiyeti bildirir. Fakat Ebussuud Efendi, İslâm dininde öyle bir davranış yasak olduğu için gömdürmedi. Ceylan derisi bohça açıldığında, Kanuni’nin tahta çıktığı günden vefatına kadar olan icraatının İslâm esaslarına uygun olduğunu gösteren, Ebussuud Efendi­nin kendi fetvaları çıkar. Şeyhülislâm, fetvaların üze­rinde kendi mührünü görünce hıçkıra hıçkıra ağlamış ve “Padişahım, padişahım, sen kendini, bu fetvalara dayanarak kur­tardın. Fakat bizleri kim kur­taracak?” diyerek feryad etmiştir (17),

Ünlü Osmanlı Tarihçisi Joseph Von Hammer, Kanuni ve Yavuz Selim hakkında şu itirafta bulunmuş­tur: “Osmanlı Devleti’nin başkaca hiçbir çağı yoktur ki, edebiyat ve sanat eser­leri bakımından, 46 yıl süren Kanuni Sultan Süleyman ve ancak 8 yıldan ibaret olan Yavuz Selim zamanları kadar verimli olsun” (18). “Büyük hükümdar unvanı­na gerçekten lâyık olan Sul­tan Süleyman, insanlık tarihinin büyük isimlerinden biridir” (19), Ve düşman bir kez daha tasdik ediyordu. Zaten bu mefkûre sayesin­de, birçok milletden ibaret olan teb’a birarada yüzyıl­larca huzur içinde yaşama­dılar mı?

Aslında onların inanç­larını, mefkûrelerini, daha doğrusu onları anlamak için o kadar geriye gitmeye de lüzum yok, Çanakkale ve Kurtuluş savaşları, ecda­dımızı bize anlatan en yakın ve sarsılmaz deliller­dir, Yıkılması ve paylaşılma­sına mutlak gözüyle bakılan bir devleti ve milleti, kosko­ca bir (haçlı) ordusuna kar­şı topyekün bir araya geti­ren aynı mefkure değil midir? Sütçü imamları, Nene Hatunları, Ali Çavuş­ları hep aynı inanç için, Allah’ın (cc) “Canlarınız, mallarınız, vatanınız ve dini­niz için savaşınız” emri için birleştiren hep aynı duyguy­du, Zaten düşmanlar da, Müslümanların en güçlü silahının inançları olduğunu anladıklarından, bizi orta­dan kaldırmak ve dinimizi yoketmek için çalışmaya başlamışlardır. Bunu, bir İngilizcin Avam kamarasında elindeki Kur’ân-ı Kerim’i göstererek “ Biz onların elle­rinden bunu almadıkça, onları yenmemiz mümkün değildir “ sözüyle itiraf etmişlerdir. O günden bu güne hep bunun için çaba göstermişler; Cennetmekan Padişah II.Abdulhamid Han otuz bir sene gibi uzun bir zaman bunları durdurmayı başardıysa da, onun vefa­tından sonra da malum faaliyetlerini sürdürmekten geri durmadılar. Böylece bir kez daha anlaşılıyor ki, biz ne zaman dinimize ve mefkuremize sadık kaldıysak azîz olmuşuz; aksi takdir­de de zelîl düşmüşüz.

Yukarıda verdiğimiz misâllerden her biri tek başı­na, onların uğrunda savaş­tıkları dâvayı, inançları gös­termekte, onları bize anlatmakta yeterlidir,

Zaten onları anlamak demek, bugün en büyük meselelerimizden birini teş­kil eden ve “geçmiş ile geleceği birbirine bağla­yan bir köprü mesabesinde olan tarih şuuruna sahip olmak” (20) demektir.

DİPNOTLAR:

1. Osman Turan: Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi, Nakışlar yay. İst. 1980 c.2, s.297.

2. a.g,e.,s,278,

3.a.g.e.,s.281.

4.Türkiye Tarihi, Prof. A,Sevim, Prof. YaşarYücel T.T.K.Ank. 1989,s.71.

5....Mefkuresi,s.283,

6. Ahmet Şahin, islâm Büyükleri, Cihan yay. İst. 1989,5.214.

7....Mefkuresi,s,308.

8. Sızıntı, Çetin Sungur’dan.

9. Mustafa Müftüoğlu, Yalan Söyle­yen Tarih Utansın, Çile yay. İst. 1988. cilt,9.s. 107-201 .ag.e..cilt,2.s. 14,

I1. Ducas, Bizans Tarihi, İst. 1956, s. 152–154.

12. Dursun Bey Tarih-i Ebü’l Feth, İst. 1330,s. 34-48,

13. Ahmet Şahin, Tarih Şeref Levha­ları, Cihan yay. İst. 1987, s. 239-241.

14.Tacizâde Cafer Çelebi, Mahru-sa-i İst. Fetihnamesi İst. 1331.s.7-10. Aşıkpaşazâde,Tevârih-i Ali Osman, İst. 1332,s.158-160.

15.Hoca Saadeddin Efendi; Tac’üt-Tevarih, cilt, 4, İst. 1270, s. 389.

16. Stanfood Shaw, Osmanlı İmpa­ratorluğu ve Modern Türkiye, e yayınları İst.l982,s, 191.

17. Hamdi Döndüren; Delilleriyle İslâm Hukuku, Erenler Matbaası. İst. 1983,s.100–103.

18. Joseph Von Hammer; Osmanlı DevletiTarihi, İst. (tarihsiz),s. 58,

19, a.g.e.,s. 64.

20. M. Abdulfettah Şahin, Yitirilmiş Cennete Doğru, T.Ö.V, Yay.. İzmir, 1988,