Ocak 1998 · s. 552 · 5 dakikalık okuma
Tahkik
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Bir şeyin gerçek veya doğru olup olmadığını araştırma-soruşturma, ortaya çıkarma ve inkâr edilemeyecek, çürütülemeyecek delillerle ispatlama manalarına gelen tahkik; erbab-ı tasavvufça, Hazreti Zât-ı Ehad u Samed’i, vücud ve evsâf-ı kemâliyesiyle, —Kur’ânî muvazene içinde— bilmenin ötesinde, ulûhiyet hakikatinin “bî kem u keyf” müntehî bir sâlikin vicdan ve letâifinde, hususî tecellilerle belirip duyulması şeklinde yorumlanmıştır ki; bu seviyeye eren bir hakikat eri, ondan öte artık, ne şüphe, ne tereddüt, ne de herhangi bir kuşkuya maruz kalmadan, istidâdı müsait olduğu ölçüde, yolculuğunu ya “seyr fillah” ya da “seyr minallah” ufkunda sürdürür ve —biiznillah— herhangi bir husûfla da karşılaşmaz.. karşılaşmaz; zira o mazhar olduğu makam ve pâye itibarıyla artık hep, Hakkın gözüyle görmekte, O’nun sem’iyle işitmekte ve her şeyi O’nun sıfatlarının ziyâsı ve vesâyeti altında duyup hissetmektedir. Tabir-i diğerle böyle bir tahkik kahramanı hep Hak yolunda, Hak için Hak iledir. Hak dostları arasında böyle bir pâye “makam-ı mahbubiyet”e ait bir pâyedir ve Hazreti Mahbub’un hususî bir teveccühünün remzidir. Başı bu pâyeye eren bir tahkik eri, Hakkın mahbubu olduğu gibi, onun gök ehlince sevilmesi ve yerde temiz kalblerin ona teveccüh etmesi de ona karşı Hak teveccühünün bir aks-i sadâsıdır. Bu batınî alâkanın zahirî emaresine gelince o da, farzların kusursuz olarak yerine getirilmesi üzerine bina edilmiş bir nafile tutkusudur.
Evet, farzları vaktinde hakkıyla yerine getiren, getiremediklerini de ciddî bir nedâmet ve telâfi duygusuyla kazâ eden, sonra da tabiatının gereklerini yerine getirme ölçüsünde nafilelere düşkünlük gösteren bir hakikat aşığı, her zaman hakkı duyar, hakkı görür, hakkı tutar kaldırır ve hakka doğru yürür ki, böyle birinin gönlüne ağyârın gölge etmesi ve gözlerine başka hayalin girmesi asla söz konusu değildir. Ara-sıra ufkunu buğu ölçüsünde bir sis bürüse de, bahar bulutları gibi gelip geçicidir ve yeni bir açılımın şafak emaresidir.. evet onlar sıkıntı hâlinde de, sevinç-neş’e zamanında da sürekli yol alır ve hep kazanırlar.
İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri bu tahkik kahramanlarını şöyle resmeder:
Ehl-i Hak cânında bulmuştur ayân,
Nur-u Hakkı âleme bîçûn(1) karîn
Hak (Fe biye yesmeu ve biye yubsıru)(2) dedi,
Bulduğu için nurunu bu mâ u tîn.(3)
Nur-u pâk bulmasaydı âb u hâk,(4)
Olmaz idi suret-i mânâ mübîn.
Nur-u (Lâ şarkî ve lâ garbî) ( 5) bulan,
Ehl-i dil mişkât-ı nur olmuş yakîn.
Vahdeti kesrette bulmuş ehl-i hak,
Âminûn u sâlimûn u gânimîn.(6)
Hakka tefviz ile Hakkı sen seni,
Fâil-i Muhtar’ı, bul “Ni’me’l-Muîn.”
Bir diğer
yaklaşımla tahkik; sâlikin, imanını marifetle, marifetini muhabbetle
derinleştirerek bunları âdeta birer gez-göz-arpacık gibi kullanıp, uğradığı her
izâfî makamın ufkuna göre Hak rızasına talip olması ve onu takip etmesidir. Bu
yüce hakikatin, seyr-i sülûk-u ruhânînin her mertebesinde duyulup hissedilmesi
farklı farklıdır; zira, her hak yolcusunun imanı. marifeti, aşk u iştiyakı onun
yakîniyle mebsûten mütenâsib (doğru orantılı)’dir.. ve imanda, marifette,
muhabbet ve zevk-i ruhanîdeki farklılık, tahkikteki farklılığın bir
neticesidir. Evet, nazarî bilgilere dayanan iman —aksine ihtimal vermeyecek
şekilde de olsa
fehvasınca,
gaybî fakat emâre ve işaretleriyle müşahede ve mükaşefeye istinat eden yakîn
gibi değildir; tıpkı böyle bir yakînin de, insan mahiyet ve tabiatının bir
buudu haline gelmiş kamil bir iz’âna denk olmadığı gibi...
Bunlardan
birincisi, her şeye rağmen, tahkik sahasında ilâhî teveccühe vesile olabileceği
ümit edilen ve
değersiz
bir sermaye” ölçüsünde kıymet-i zâtiyesi olmayan bir şart-ı âdi; ikincisi,
mevcudiyetinin nisbî-kisbî olmasının yanında Hazreti “Cevvâd” ın cömertliği ile
tomurcuklaşabilmiş bir meyve namzedi; üçüncüsü de, O’nun nur-u vücudunun şuaâtı
altında fenâ bulmuş, sonra da farklı bir renkte ikinci bir varlığa ermiş hem
var hem yok hâlis bir meyve; belki de ondan da öte tam bir hulâsa.. Hazreti
İbrahim,
Ölüleri nasıl dirilttiğini göster bana”
talebiyle tahkikin mebdeine
Kalbim itminana erip doygunluğa ulaşsın..”
mesned-i talebiyle de onun müntehâsına işaret etmiştir. Elbette ki, böyle yüce
bir peygamber ufku itibarıyla, bu ölçüdeki bir tahkikin, ne “ilme’l-yakîni”ni,
ne “ayne’l-yakîni”ni, ne de “hakka’l-yakîni”ni kavramamız mümkün değildir;
bizim bu şekildeki yaklaşımımız, kendi zevk ve ruh halimizi ifade edebilmemiz
için bir “vâhid-i kıyâsî” ve bir “mirsad-ı mülâhaza” olarak
değerlendirilmelidir ki, Allah Rasûlü de (s.a.s), Hazreti İbrahim’in itminana
ermek arzusuyla ortaya attığı böyle bir talebine karşı:
(Bu
şekilde izâfî) bir şekk İbrahim’den daha çok bizi alakâdar eder” diyerek bu
ince farka işaret buyurmuşlardır.
Tahkik kahramanı; iman, marifet, muhabbet, aşk u şevk ve zevk-i rûhanî açısından tevhidî bir düşünceyle sürekli ona tahsis-i teveccüh ve im’ân-ı nazarda bulunarak O’nu biricik murad ve rızasını da tek hedef kabul edip celalî esintilerde cefâ mülâhazasına, cemâlî meltemlerde de safâ duygusuna kapılmadan, kahrı-lûtfu bir bilme esprisiyle bütün tecellileri yolda bulunuyor olmanın tezahürleri sayarak; daha doğrusu öyle duyup öyle hissederek, onlara takılıp kalmadan, onlarla doğrudan doğruya meşgul olmadan, gerçek gayenin dışındaki her şeyi gelip-geçici birer gölge telâkkî edip, sonra da hedefe kilitlenmenin gereği deyip hep ona ulaşma azmi içinde bulunan tam bir gönül eridir.
Evet o, dişini sıkıp elemlere katlanarak, elinden geldiğince cismanî lezzetlere karşı kapanarak ve dinin emir ve yasaklarına da kılı kırk yararcasına riâyet ederek “Hû” deyip ilerleyen öyle bir semâ yolcusudur ki, her dönemeçte kendini ayrı bir itminan esintisiyle istikbal ediliyor görür, her makamda ayrı bir rıza televvünüyle hoşâmedîler alır ve zâhir-bâtın duygularında:
“Bana Hak’tan nidâ geldi; gel ey âşık ki mahremsin!.
Bura mahrem makamıdır seni ehl-i vefâ gördüm” (Nesîmî)
sözlerinin tın tın ses verdiğini
duyar. Doğrusu, burası öyle bir makamdır ki, bu makamda duyulan iman O’ndan,
marifet O’ndan, sevgi O’ndan ve aşk u şevk de O’ndandır. Bu makamda duyguları
çepeçevre saran”
itiraf-ı
azîmesi, vicdanlarda hissedilen biricik gerçek de
hakikatidir.
İşte böyle bir tahkike erinceye kadar göze-kulağa neler ilişir neler.! Mertebe
rütbeye, hâl de makama dönüşünce, mâhiyet-i insaniye “sübühât-ı vech”in şuaâtı
karşısında “
der erir-gider ve cihetler üstü dört bir yanda "
"gerçeği
duyulmaya başlar. Bu noktayı tutacağı ana kadar, “dün-bugün-yarın” diyen insan
mantığı, o makama erip, kendini o makamın mevhibe sağanakları içinde bulunca “ ![]()
“hakikat-ı
ezeliye ve lâyeâliyesi karşısında mütelâşi olup dört bir yana saçılır; hatta
vicdan bazen izâfî vücudunu dahi nisyana gömerek
—
O vardı da başkası yoktu” mülâhazasını bir kere daha derinden derine
duyar.. “Ne hulûl ne ittihat; hakikî “vücut” Sana ait; mâsivâa ise, Senin
varlığının ziyasının gölgesinden ibaret” diye mırıldanır ve bütün benliğiyle
O’na nisbetin şerefini soluklar; mütevazi. mahviyet içinde ve hacâletiyle
beraber “ahsen-i takvîm”e mazhariyetin bütün fezâilini ruhunda duyar.

(1) Bîçûn: Eşsiz,benzersiz
(2) Fe biyeyesmeu ve biye yubsiru: Benimle işitir, benimle görür mânâsına
(3) Mâ u tîn: Su, toprak
(4) Âb u hâk: Farsça su, toprak anlamına
(5) Lâ şarkî ve lâ garbî: Hazreti Tecelliden kinaye, ne doğulu ne de batılı.
(6) Emniyet, selamet ve kazanç içindeler demek.