Temmuz 1979 · s. 5 · 16 dakikalık okuma
Sulh Çizgisi Üzerine

Günümüzde çeşitli fikir akımları ve çalkalanmalar vardır ve olacaktır da. Çünkü insanımız bunalımlar içindedir. İlimlerin esası, araştırmaya götüren şüpheler olduğu gibi, fikir akımlarının menşei de bir bakıma bunalımlardır.
Asra göre her türlü ihtiyaçları temin edilmiş ve tabii gelişmesini sürdüren topluluklarda sıkıntı yok denecek kadar azdır. Maddi-manevi ihtiyaçları giderilememiş ve fıtri gelişmesini sürdüremeyen topluluklarda ise, iç ve dış baskı ve zorlamaların giderek artmasıyla buhranlar da o kadar fazladır.
Bunalımlar ve içtimai herc-ü merç, kar, tipi ve fırtınalara benzer. Onun için çok defa neticesi itibariyle güzeldir. Zira buhranlarla toplum yeni tekevvün ve teşekküle zorlanır ve bu sayede yaşadığı devrin idrakine erer. Bir cemiyet yaşadığı devri bilmiyor, aksiyon ve reaksiyonlarıyla o devrin hadiselerinin içine giremiyorsa. Onu yaşıyor kabul etmek mümkün değildir ve cebri bir inkiraz yolundadır.
Yaşadığımız devrede tabakat-ı beşer çapındaki çalkalanmaların arkasında hiç şüphe yok ki bu bunalımlar ve ciddi araştırmalar var; iç ve dış baskıların huzur cidarlarını zorlamasıyla da yeni tekevvün ve teşekküle hazırlıklar var. Bu umumi çalkalanma ve tekevvünden münkariz olmayan her millet, payına düşeni alacak ve yeni bir dünya kuracaktır.
Milletimiz ve bağlı bulunduğumuz milletler topluluğunun da bunun dışında kalması herhalde düşünülemez. O da bunalımdan bunalıma maruz kalacak, sıkıntıdan sıkıntıya düşecek ve bin türlü sancı çekecektir.
Asıl mesele ise, bütün bu olup bitenlerden sonra yeni oluşu, kadim ve sarsılmaz prensiplere tevfikan mükemmel hazırlamaktır. İçtimainin kanunları bilinemez, mualece ilmi olarak yapılamazsa, ters ve olumsuz davranışlar her şeyi alt-üst de edebilir.
İşte bizler bu gün, böyle bir (olma) veya (olmama) durumuyla karşı karşıya bulunuyoruz. Ya bütün bu buhranlardan sonra bir idrak ve iz ‘anla kurulmasını tasarladığımız dünyayı kuracak ve huzura ereceğiz veya bir kısım küçük hesap ve çıkarlar uğruna, çekilen binlerce ızdırabı semeresiz ve boş yere kılacak bir anlayış ve davranışla -maazallah- gerisin geriye gideceğiz.
İşte bu hususda araştırmacımızın, meşkür mesaisi ve mevzuu yapıcı bir eda ile ele alması, duruma aydınlık ve ümidimize fer getirici mahiyettedir. Mahirane bir anlayış ve anlatışla iftira ve ittifakın teşrihini yapan yazar, hem meselelerin içine nüfuzdaki müktesebat ve zenginliği ile hem de bu meselenin dertlisi, hem samimi dertlisi olması itibariyle gönül ve vicdanlara seslenir bulduk ve onun içindir ki emsali yazı, kitap ve makaleler arasından neşre dilmek üzere bunu tavsiye etmeyi uygun bulduk.
Doğrusu ittifak ve iftirak mevzuu günümüzde ehemmiyetini koruyan en aktüel bir mevzudur. O her devirde ehemmiyetini korusa bile merkezi taazzuvun gerekli, hem çok gerekli olduğu bir dönemde, ciddiyeti giderek artan ve bütün içtimai meselelerin önüne geçen bir mevzu haline gelmiştir. Asırlardan beri faturasını milletin ödediği bu ihtilaf ve iftirak, hissiliğin ön aldığı günümüzde endişe verici buutlara ulaşmıştır. Rahatlıkla söyleyebiliriz ki dirilişimi için bundan daha büyük tehlike tasavvur etmek mümkün değildir.
Toplumumuz, ilmi ve fikri yapısı itibariyle alabildiğine sığ; kalbi ve ruhi hayatı itibariyle oldukça fakir; imam ve rehberleri itibariyle sahipsiz ve acınacak haldedir. Bağnazlık ve müsamahasızlığın beslenip kaynaklandığı bu vasat yok edilmedikten sonra bir ittifak ve ittihadı düşünmek bile çok zordur.
Anlaşma ve uzlaşma, herşeyden evvel bir akıl ve mantık işidir. Akla ve mantığa dayalı bir vahdettir ki dayanır ve uzun ömürlü olur. Buna karşılık günümüzde daha çok hissi vahdet ve hissi kardeşlik vardır. Bu ise zaif, yetersiz ve kısa ömürlü dür. Belki bir grup karşısındaki toplanmalar, düşmanlık duygularıyla bir araya gelmeler; saldırmış veya saldırılmış olma ruh haleti içindeki derlenmeler, hissi birleşmelerin gelip geçici dalgalanmalarından ibarettir. Bugünkü keyfi ve kemmi buutlarımız için böyle bir vahdet katiyyen yetersizdir ve hele mukaddes prensiplerimiz açısından asla tecviz, tasvip ve muhakkak surette takdir göremez.
Öyle ise, iç ve dış ayırıcı faktörleri hesaba katacak fasl-ı müştereklerimizin müzakereye getirilmesine ve birliğimizin aklilik ve mantıkilikle yeniden ele alınmasına şiddetle ihtiyaç vardır. Gaye ve vesilelerin hedef ve maksatların tayin ve tespitlerinin yeniden gözden geçirilip vicdani bir mukaveleye dilbend olmaya ihtiyaç vardır. Maddi-manevi; dünyevi ve uhrevi saadetimizin temel taşı olan vahdetimiz için, hiç olmazsa Anglo-sakson ve Gall ittifakı biçiminde bir ittihada ihtiyaç, hem çok şiddetli ihtiyaç vardır.
Düşmanlarımızı meşgul etme, düşündürme ve göz açtırmama gibi kiyaset ve dirayet isteyen hususları beceremesek bile hiç değilse onların oyunlarına gelmeme ve elimizle kendi tükenişimizi hazırlamama anlayışını göstermeliyiz, gösterme mecburiyetindeyiz ve buna mecburuz.
Farklı düşünce ve anlayış, farklı yaradılışın neticesidir. Yaradan böyle dilemiştir ve bunda da rahmet ve hikmet vardır. Fakat şeriat-ı fıtriyedeki ahenk ve ıttıradı, beşer, kendi iradesiyle temin etme mükellefiyetindedir. Makro âlemde cebrilik, insanlık âleminde ise(şart-ı adi) tarifiyle iradilik hükümfermadır. İlk var oluş bir ihsan ve sonra her ihsan bir sebebe terettüp etmektedir. İçtimai vifak ihsanına mazhariyetin sebebi de, vicdanların içtimaileşmesi ve gönüllerde mürüvvet ve insanlık sevgisinin mayalanmasıdır. Onun için nefse muhabbet ve teabbüdün ifadesi inhisarcılık; vesileleri hedef ve maksatların yerine oturtma gibi, gizli şirk; “Benim elimde olmadıktan sonra, başkalarının götüreceği hayrı da, vesile-i hayrı da istemem” gibi haknaşinaslık; doğruluğu kendine tabi olmada görüp ve bütün tabi olmayanları tekfir, tadlil ve tecrımde bulunma gibi hoyratlık ve bağnazlık, vicdanlardan sökülüp atılmadıktan sonra böyle bir anlaşma ve uzlaşmayı muhal görmekteyiz. Herşeyden evvel temelde olmayan farklı düşüncelerin normal kabul edilmesi ve en azından bir yabancıya karşı takınılan suni nezaket kadar onların da böyle bir şeye hissedar kılınması elzemdir, zaruridir, mukaddes birlik ve düzenimize bir temenni ve selamdır.
Kaldı ki küçümsenmeyecek kadar bölücü faktörler de vardır ve bunların mevcudiyetini kabul etmek realitenin ifadesidir.
1- Uzun zaman dini hizmetlerin muattal kalması ve sonra da bu vazifenin birbirinden ayrı ferd ve cemaatler tarafından yürütülmesi ve hele bu ferd ve cemaatlere sözünü geçirecek bir lider ve reh-nümanın bulunmayışı her grubun ayrı bir yol tutup gitmesine sebebiyet vermiştir. “Bir kısmı her köyde Kur’an kursu açarak; bir kısmı dini hayatı ihya edici mahiyette hazırlanmış kitapları okuyarak; bir kısmı entelektüel seviyede adam yetiştirerek ve bir kısmı da siyasi faaliyet sürdürerek” milletlerine hizmet yolunu tutmuşlardır. Bu itibarda din, vatan hizmetindedirler, fakat ayrı ayrıdırlar.
2- Bu gruplardan her birerleri, kendileri ne ışık tutan rehber ve öncülerine müceddid nazarıyla bakmaları, masum olsa dahi bir ayrılığa sebebiyet vermektedir. Zira “Müslümanların vicdanında müceddid telak kişi olduğu müddetçe ki kıyamete kadar devam edecektir-dine karşı kötülüklerin arttığı devirlerde, ilmi ve ameli yönleriyle iştihar edecek kimseler ve bunlara tabi olanlar bulunacaktır” Kitlelerin fikir ve ruh yapılarının hazırlanmasında ve içtimainin ölü yönlerine hayat nefhedilmesinde dahli bulunan kimselere de müceddid denecektir. Bu ise çok defa tabi olanlar için zararsız olsa bile, mühtedi ve acemilerin elinde iftirak unsuru haline gelmesi ihtimal dâhilindedir.
3.Mehdilik müessesesinde de, müceddidlik için varid olan aynı şeyler zikredilebilir Korkunç ahir-zaman fitnesi karşısında Mehdilik akidesi ferd içinde, cemaat için de bir kurtarıcı simittir. İtikadı bağların zaafa uğradığı, amelin terk edildiği, muamelatın tamamen muattal kaldığı bir dönemde, öyle harika bir zat lazımdır ki, bize göre muhal olan, bütün bu işler için gerekli ıslahatı bir hamlede ve bir nefhada yapıversin. Bu anlayış da, ütopik yönleri bir tarafa, yadırganacak bir husus değildir ama, ferde atfedilen azamet ve cemaatteki asabiyet itibariyle iftiraka sebebiyet verebilmesi kuvvetle muhtemeldir.
4- Bunlardan başka, içimizdeki ihtilafların dıştan körüklenmesini de hesaba katma mecburiyetindeyiz. İmparatorluklar kurmuş ve asırlara, insanlığın kaderine hükmetmiş bir millet olarak, komşularımız ve muasırlarımız tarafından hiçbir zaman hazmedilemediğimiz bir vakıadır. Bin seneye yakın bir zaman sürdürülen “Hilal-salip kavgaları milletimize karşı güdülen bir düşmanlık ifadesidir” Amerika’nın silah ambargosu ve toplumlar arası bazı meselelerimize karşı umursamazlığı; bu arada batılı devletlerin; hatta üyesi bulunduğumuz toplumlarda dahi bize üçüncü sınıf bir devlet nazarıyla bakmaları “dipdiri bir haçlı ruhunun devamı” demektir. Su yüzüne çıkan bu muamele ve davranışların arkasındaki korkunç kin ve nefreti görmemek mümkün mü?..
Bu kin ve nefret haçlı seferleriyle başlamadığı gibi, onlarla da bitmemiştir. Aynı zihniyet, strateji ve taktik değiştirerek, çeşitli entelijan servisleriyle bugün dahi faaliyetini sürdürmektedir.
Eskiye nispeten tehlike bugün biraz da ha artmıştır. Zira eskiden tehlike dışarıdan geliyordu, mukavemet kolaydı; hâlbuki şimdi içeriden geliyor o nispette mukavemet de güçleşti. Sâri bir illet halinde bütün cemiyeti saran laahlakilik, bir toplumu ayakta tutacak bütün esasları yıktı, yerle bir etti. Alman ahlakı, batı ahlakı, nihilist ahlakı ve şuyui ahlak gibi, ahlak adına çeşitli cinnetlerle, mukaddes değerlerine karşı saygısız hale getirilen neslimiz en utandırıcı ifadesiyle fikri ve ruhi nesepsizliğinin kurbanı oldu. Ve o bugün bir anlayış, bir terminoloji, bir metodoloji keşmekeşliği içinde olduğunun farkında bil değildir.
Bu karışıklık ve curcunanın ehl-i iman kesimine aksetmediğini iddia etmek oldukça zordur. Yerinde mezhep anlayışının değerlendirilmesi; yerinde meşrep ve mizaçların işlettirilmesi ve yerinde etnik havanın kurcalanması, dış mihrakların müracaat mahalleri olmaları itibariyle dikkat edilmesi gereken hususlardır. Vakıa dine hizmet eden grupların bu türlü bölücü telkinlere kapıldıklarına, beslenip ve idare edildiklerine dair ciddi bir karine mevcut değildir. “Bazı gruplar için bu çeşit iddia ve dedikodu var ise de iman ve Kur’an cemaatinin dıştan direktif almayacağına dair emareler daha kuvvetli görünür. Ancak, cemaatlerin fikri ve ruhi olgunluğa erememesinden, bağnazlıkların olabileceği ve bunun dâhili sürtüşmelere yol açabileceği asla hatırdan çıkarılmamalıdır ki bu da “farkına varılmadan, düşmanın menfur gayesine hizmet etme” olur.
Türkiye ve İslam dünyasında hizmet maksadıyla bir araya gelen her cemaat için şu tehlikeler katiyyen bahis mevzuu dur:
1- Bazı büyük zevatın maddi-manevi hubb-u cah hissinin işlettirilip karşı gruplarla rekabete itilmesi.
2- İslam adına verilen kavgada, mukabil hizmet cemaatlerini yıkma esasıyla hareket edilmesi.
3- İlim ve fazilet semerelerinin elde edileceği yer ve zaman, yakın ve uzak istikbal olduğu halde, onun her küçük say ve gayret arkasında hemen burada beklenilmesi.
4- Çekici ve sürükleyici bir hizmet kadrosunun “tesirini kırmak için ona karşı yeni bir grup çıkarmak” ve bu yeni alternatifle dâhili sürtüşmeler meydana getirilerek iç şikak ve iftiraklarla o topluluğun eritilip, tüketilmesi.
5- Hizmet topluluklarının kendi mesleklerine muhabbetiyle yaşamak bir esas iken, bunun yerine başkalarına düşmanlık la meşgul ve meşbu olunup tevfik-i İlahinin vesilesi bir keyfiyetten inhiraf ettirilmesi...
Bunlara ilave olarak, insanımızın tatmin edilemediğini, bir kalb ve ruh boşluğuna maruz kaldığını, devrimizin bir kısım fantezi düşünce ve sistemlerine, körü körüne kapılıp gittiğini ve bu suretle de kalbinden ve vicdanından uzaklaştırıldığını zikredebiliriz.
İşte böyle bir taraftan o, iç âleminin mesnet ve kaidelerinden mahrum bırakılırken, diğer taraftan da serazat, çakırkeyif bir şirzime-i katılın hayvanı hisleri hesabına sahnelendirdiği, iç gıcıklayıcı ahval ve şartlarla onu ciddi hiçbir şey, fakat bunun dışında herşey olmaya namzet hale getirdi.
Sosyoloji ve antropoloji, ilimleri, yeryüzünde dinsiz bir kavmin yaşamadığı hususunda ittifak halindedirler. Tarihin hiç bir devrinde, küre-i arzın hiçbir noktasında şimdiye kadar dinsiz bir cemiyete rastlanmamıştır. Din hissi, fıtri ve tabirdir. Beşeri bundan mahrum etmek, ferdi ve içtimai bir kısım depresyonlara yol açacaktır. Vicdanına ve kalbine giden yolları tıkalı gören insanlık, sistemli-sistemsiz kendine göre tatmin yolları araştıracak ve bu tabii ihtiyacını gidermeye çalışacaktır. Her mizaç ve meşrebin kendi rengini vererek oluşturmaya çalıştığı böyle bir tatmin yolunun nasıl karmaşıklığa sebebiyet vereceği ise her türlü izahtan vareste bir husustur. Cemiyette değerler anarşisi ve bunun sonucu da kanlı-bıçaklı müsademe... İşte tabiat ve fıtrat kale alınmadan ortaya atılan hayat felsefesi ve işte binbir curcunanın hüküm sürdüğü perişan vatan!
Bu mefhum keşmekeşliği içinde, müstağriblerin durumu da, üzerinde durulmaya değen ciddi hususlardandır. “Vatan” deyince Turancılık, “millet” deyince faşistlik, “din” deyince gericilik manasını anlayan bu “Mehlike Sultan âşıkları” nın bir buçuk asırdır ne dediklerini ne yazdıklarını anlamak oldukça zordur. Bir zamanlar bütün yolları batıya bağlamayı, batı yamaçlarında tenezzühü ve batı sahillerine seyahat düzenleyen bu garip ve garip olduğu kadar da ciddi hiç bir hesabı olmayan garbonarilerimiz daha sonra bütün güçleriyle (emperyalizm) ve (Kapitalizm) on ikisinden batıya kurşun yağdırmaya başladılar. Bu demekti ki, bizde batılılaşma bir muhasebenin neticesi olmadığı gibi, başka sevdalarla ona ve sistemine sırt çevirmemizde yine bir muhasebe ve planın bir neticesi değilmiş... Her şey bir kuru sevdalılık her hamle bir maceradan ibaretmiş... Netice olarak diyebiliriz ki, din ihtiyacının yeteri kadar karşılanmayışı, bir tarafta mülhit ve ateist bir gurubun yetişmesine yol açarken, diğer taraftan da bu meşru ihtiyacı giderme yolunda birbirinden habersiz ve sistemsiz ayrı ayrı toplulukların dini ve içtimai birer hizmet sahasını seçerek, o yolda faaliyet göstermeleri pek çok gurubun meydana gelmesine yol açtı. Yer yer bu hizipler arasında sert tartışmalara, endişe verici kavgalara ve ciddi vuruşmalara milletçe şahit olundu. Hele ihlâs ve samimiyet amelin özünden habersizlik; nefse muhabbet, inhisar-ı fikir araya girilince, kargaşalık üstesinden gelinmez buutlara ulaştı.
Bu kadar gaile içinde mevcudiyeti muhafaza dahi çok zor olduğu halde, bir inayet eliyle büyük gelişmelere ve yeni tekevvünlere ulaştırıldığımız da şayan-ı şükrandır.
Müellif bütün hileleri hesaba katarak, adeta bu ateşten kütlenin (taç tabakasına) yükselip, insan ve hadiselerin realitesi içinde bizlere akıl ve mantığın zaferini iman ve ümidin sırça saraylarını gösteriyor. Bana kalırsa, asıl yapılması gereken şey de budur. Ne panik ne de kuru ümniyye... Belki bir görme ve idrak, bir af ve müsamaha ile hadiselerin üzerine gitme.
Guruplaşma hissi, insanın fıtratında vardır ve hükmünü icra edecektir. Asıl mesele, bu duyguyu zararsız; hatta fideli kılmaktır. İyi kanalize edilememiş bu his çok defa insana da, insanın tabiatına da zıt bir istikamette gelişir ve zararlı olur. Cehalet, görgüsüzlük, bağnazlık gibi içtimai arızalar, bu hissi, baskı altında tuttukları müddetçe, her an kanlı bıçaklı kavga hazır demektir. Aksine, ilim ve irfanın, hoşgörü ve müsamahanın yaygınlaştığı nispette, anlaşma ve uzlaşma pozisyonları doğar ve gurupların ittifak edeceği bir sulh çizgisi belirir. Böylece fıtrat ve onun kanunları içinde kısmen reaksiyonlarımız frenlenmiş, hiddet ve öfkelerimiz de dinmiş olur.
Davanın hakkaniyeti, hedef ve temel prensiplerin vahdeti, metot ve vesile farklılığını tesirsiz kılacak kadar muhterem, rasıh ve sarsılmaz olduktan sonra, en ehemmiyetsiz bahanelerle ihtilaf çıkarmak, çocuk meşreplilik, haknaşinaslık ve mürüvvetsizliğin ifadesidir. Mizaç ve meşrep olarak mahlûkatın soluklarınca Allah’a (c.c.) vasıl yollar vardır. Ehl-i sünnet in cevaz verdiği sınırlar içinde her yolculuk aziz bilinmeli ve her hizmet alkışlanmalıdır.
Başkasını tekfir, tadlil ve tecrime ne gerek var; herkes kendi yolunu tervic, teşrih ve tavsiye ile meşgul olmalı ve onun muhabbetiyle yaşamalıdır. Bu yol aklın ve mantığın yolu olduğu gibi iman ve Kur’anın da yoludur. Bu yolda “Herkes kendi mesleğinin sevgisiyle hareket eder, diğer guruplara husumet beslemez. Onlara yönelteceği tenkitler, yıkıcı kırıcı ve küstürücü değildir. Kendi guru bunun itibar kazanmasını öbürünün ibdal ve tezlilinde aramaz. Onu da bir kardeş bilir ve kusurlarını araştırmaz. Fazilet ve başarılarını gördüğü zaman takdir eder ve sevinir” Kısacası, herkesle beraber bir hayır yarışında bulunduğunu ve gene onlarla, kıymetli bir hazineyi taşıma mecburiyetinde olduğunu bir lahza hatırından çıkarmaz. Böyle olunca da, ayni istikamette hareket eden herkesi, kendine yardımcı kabul eder, her muvaffakiyete tazim durur, her sayi alkışlar ve her yardım elini öper.
Devr-i Risalet-Penahide, emirler bu istikamette sadır olduğu gibi, pratik de, bu anlayış çizgisi üzerinde cereyan etmiştir. Uzlaştırıcı faktörlerin şuur haline gelmesine, kardeşlik anlayışının çok ileri seviyeye ulaştırılmasına rağmen, ayrı ayrı çiçek ve semereleri tekeffül eden farklı istidatlara hiç ilişilmemiştir.
Bir Ebu Zer ile Abdurrahman bin Avf’ın, bir Bilal ile Hz. Osman’ın küçümsenmeyecek kadar farklı mülahazaları, teferruattaki farklı görüşleri, ama hiç mi, hiç yadırganmamıştır.
İçtimai vahdeti zedelemedikten sonra, kabile ve aşiretler arasındaki tutkunluğa dokunulmamıştır. Muhacir ve Enser diye iki ayrı şerefli unvana dokunulmadığı gibi, Evs ve Hazrec namları da ilelebet sürüp gitmiştir. Sad b. Muaz’ın, kabilesine “Efendinize ayağa kalkın” derken tabiatı beşer teyyid buyruluyor ve her kabile ayrı ayrı buyruklar altında cihada götürülürken, hamiyet ocakları fetih ve zafer hesabına yakılıp tutuşturuluyordu. Hatta aralarındaki mufaherelere (cidale girmemek kaydıyla) göz yumuluyordu; “Kur’an-ı ezberleyenler bizdendir. Falan bizdendir, filan bizdendir” şeklinde cereyan eden her şey hemen hemen hep müsamaha ile karşılanıyordu. Bir bakıma bunlar çok hızlı yükselen o cemaat için yükseltme nirengileri oluyordu.
Evet, bütün bunlar vardı, ama ittifak ve ahenk de vardı. Mardı-i İlahiyi kazanma sath-ı mailinde her fert senfonizmadaki “intibakat-ı asvat” keyfiyetinde olduğu gibi, nağmesini umum havaya uyum ritmiyle eda ediyordu. Ediyordu, çünkü olgundu; hakperestti, mukaddes bildiği şeylerin ufkunda Şehbal açmasının delisiydi ve şeairin tazim görmesini istiyordu; bunlar kimin tarafından, yapılırsa yapılsın ehemmiyeti yoktu…
Gün doğup bir sabah olduktan sonra ona, ha sultanlık verilmiş; ha bir dilencilik...
Yeni doğuşun Enser ve Havarileri saadetlerini başkaları için unutmuş büyük diğerkâmlar ve etrafın lezzet ve mutluluğuyla gönlünde Cennet kuranlar olacaktır.
Devrimizdeki guruplaşmalardan biri, belki de en tehlikelisi, kana, ırka dayalı guruplaşmadır. Bu da batı menşe’lidir ve batı menşeli olması hiç bir münevverin şüphe etmeyeceği kadar katidir.
Tabakat-ı beşer çapında kavgaların verildiği ve bütün insanlığı içine alacak şekilde ideolojilerin ideolojilerle çarpıştığı bir dönemde böyle bir anlayış oldukça gariptir. Hele hele bir mıntıkada bulunup aynı sosyolojik yapıya sahip olan kimseleri çeşitli etnik guruplar halinde mütalaa etmek, gayet gülünç ve gülünç olduğu kadar da, yarınki herc-ü merci hazırlaması bakımından tehlikelidir. Gülünçtür; zira asırlardan beri “tebelbülü akvam’a sahne olmuş vatanımızda (safkan) dediğimiz şeyi arama “Levh-i mahfuz”a muttali olmaya vabeste. Kaldı ki, şark, garb; cenup, şimal, Anadolu’nun hemen her tarafında yerleşmiş, oldukça farklı topluluklar vardır. Ve bunlardan her birerlerinin içinde değişik ırk iddiasıyla teşekkül etmiş guruplar da vardır. Herkesin bilerek veya bilmeyerek bu gülünç duruma düştüğü de muhakkaktır. Öyle ise siyasi, gayr-i siyasi bütün guruplar için (vahy-i münzel)in âlemşümul davetine icabetten başka ne çare, ne de makul bir mesnet kalmıyor: “Hepiniz toptan Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve sakın parçalanıp ayrılmayın” Dün olduğu gibi bugün de böyle bir kardeşliği gerçekleştirmek mümkündür. El- verir ki, bu çok ciddi mesele, ilahi ifade adesesi altında akıl ve mantık düsturlarıyla ele alınsın. Artık bütün meselelerimizi bir his ve heyecan zemzemesi içinde değil de, mukaddes prensiplerimiz muvacehesinde ve bir içtimai mukavele şeklinde ele alma mecburiyetindeyiz. Zira dış mihrakların imal ettiği çeşitli alternatifler, bizim içimizde bir kısım menfaat guruplarının zuhuru, mukaddes gaye ve ideallere karşı ihtiram hissinin sarsılması; büyük dava ve ona bağlı mübeccel mefhumların yerini bir kısım küçük hesap ve çıkarların alması aradaki bağı daha kuvvetli hale getirmemizi; zaruri kılmaktadır. O da, bütün fasl-ı müştereklerimizi ortaya dökerek onlarla, ayırıcı faktörlerin muvazenesini yapma şeklinde olacaktır. İman esasları birliği, amel ve ibadet birliği; sonra vatan ve kültür birliği; asırları aşan acı, tatlı kader birliği; düşman ve hasım birliği gibi fasl-ı müştereklerimizi... Evet, bütün bunlar eri mübeccel şeylerden daha mübeccel daha mukaddes bağlayıcı ve birleştirici unsurlar olduğu halde, bunların yanında bölünmeyi gerektirecek kayda değer bir şey bilmiyorum.
Esasen Sahibi Şeriat tarafında da mesele bu şekilde ele alınmıştır. Kelime-i şahadet en büyük bir esas kabul ve tespit edildiği gibi, onu eda eden her ferdin de masuniyetinin remzi olmuştur. Usame’nin şiddetli itap görüp, azarlanması, Muhallem’in huzurdan uzaklaştırılıp yüzüne bakılmaması gibi pek çok hadise var ki, neyin Sahibi Şeriat’a göre en birinci rabıta ve esas olduğunu açıkça göstermektedir.
Mesele böylece ortaya konunca ehl-i iman, ehl-i secde ve ehl-i kıble olanlarla anlaşma, uzlaşma bir tarafa, onları tekfir, tadlil ve tecrim etmeye kalkmak iman ve izanla nasıl telif edilir... Bir de bu işi yapanlar, kitleleri sevk ve idare eden liderler olursa, o zaman tahribat kadar cinayet ve cürüm de bir kaç kat olmaz mı? Evet, bu umumi muvazenesizlik mevzuunda en bedbahtlar “İçtimai durumu itibariyle bir hatası binlere baliğ olan imam, rehber ve liderlerdir.”
Bütün rehber ve rehnümalara bütün lider ve başbuğlara, vicdan-i umumiyi tamire matuf bir hususu bir kere daha hatırlatmak istiyoruz:
Sevginiz Allah için, nefretiniz Allah için, öfkeniz Allah için olsun. Nefsin mabudiyetine artık bir son verin; zira nefsine perestiş edenin ne Hakk’ı, ne de halkı sevmesi mümkün değildir. Dostlarınızı Hak ölçüleri içinde sevin ve onlara karşı mürüvvetten ayrılmayın. Düşmanlarınızın entrikalarına karşı uyanık olun; oyunlarına gelmeyin ve onları idare etmesini bilin. Kendi aranızda birbirinizden adam ayartma ve aktarmayı düşünmeyin ve bu alçaltıcı yola tenezzül etmeyin; çünkü topluluğunuz ne kemmi ne de keyfi bundan hiç bir şey kazanmayacaktır.
Kinin ve nefretin şimdiye kadar hallettiği hiç bir mesele olmadığını bir kere daha hatırlayarak, medenilere karşı galebenin ancak ikna ile olabileceğine katiyyen inanın ve son bir kere de bu yolu deneyin.
Birleştirme Havarisi gibi, uğradığınız her şahsa (Gelin, birleşelim) demeyiniz ve hele bunu derken, gurubunuza davet edası için asla ifade etmeyiniz. Zira bu tutumunuz şimdiye kadar en hakperestlerde dahi gurup hamiyetini tahrik etmeden başka bir şey yapmamıştır. Bilakis uğradığınız kimselerin, hizmetlerini sena ediniz; rehber ve mürşitlerine karşı hürmetkâr olunuz.
Bir mümin olarak kâinata “mehd-i uhuvvet” nazariyle bakıp, her varlıkla bir münasebet kurma yolunu araştırınız ve hele mutlak surette müminlere karşı daima mülayim ve difüzyona hazır durumda bulununuz.
Sizi buraya kadar hazırlayıp sevk ve idare eden inayet elinin işlediği hikmetleri de zinhar tenkit etmeyiniz. Kim bilir henüz rüştünü idrak edememiş şu heyet-i umumiyenin, belki bir müddet daha ayrı ayrı cetvellerde akması gerekmektedir.
Ve hepiniz tenkidi atıp bir miktarda takdir ve tebcille yaşayınız. Allah muininiz olsun...
Doç. Dr. İ. C. Hanefioğlu büyük muhtevalı ve küçük hacimli kitabıyla, bu en büyük derdimize parmak basıyor ve bir hekim hazakati içinde teker teker tedavi yollarına tasaddi ediyor.
Kendisine bütün okuyucuları adına teşekkür eder emsali hizmetlerinin temadisini dilerim.
M. F. DAHHAK