Kasım 2003 · s. 494 · 10 dakikalık okuma
Sübuhat-ı Vech
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE
Sübuhat-ı Vech
Cenab-ı Hakk'ın, arifan kalbinden bütün masivaullahı (Allah'tan gayri her şeyi) silip-süpürüp setretme sadedinde -bikem u keyf- o müteal varlığını onların o temizlerden temiz gönüllerine duyurma murad-ı sübhanisine bağlı tecelli eden ve bütün beşeri ihsaslar, ihtisaslar ufkunu kuşatan Zati bir nur ve ziya tufanıdır sübuhat-ı vech. "Vech" kelimesiyle Zat-ı Bari'nin kastedilmesi açısından ona, esma ve sıfat-ı sübhaniye nurlarını da ihata eden "envar-ı Zat" diyenler de olmuştur ki, böyle perdesiz, hailsiz ve min vechin hicabsız bu Zati nurlar karşısında, arifin iç ihtisasları ufkunda "
Sofiyeye göre, bütün eşya ve hadiseler (hakaik-ı eşya) esma-i ilahiyenin tecellilerinden ibarettir. Varlığın esası sayılan esma-i ilahiyenin yanında bir de Zat-ı Uluhiyet'i tenzihe delalet eden isimler vardır ki, bunlar, Hazreti Zat'ın icraatına karşı birer hicab mahiyetindedirler. Sofilerin: "Zat-ı Uluhiyet'i müşahedeye mani yetmiş veya yedi yüz perde vardır; eğer bu izzet ve azamet perdeleri bir an açılıverse, envar-ı Zat'ın tecellisiyle her şey silinir gider; ortada ne arz kalır ne sema, ne isim ne de O'ndan başka bir müsemma." sözleri min vechin bu hakikati ifade eder ki, bu da ehadiyet-i Zat tecelli edince -bazıları buna vahidiyet tecellisi demişler- mümkinatın da, onların taayyünlerinin de bütün bütün gaybubeti demektir.
İşte böyle zevki ve hali olarak, envar-ı Zat'ın tecellisine mazhar olan arifler, çok defa bütün kevn ü mekanların ziya-ı Hak'la kuşatılması ihtisaslarını -bunda mizaç ve meşreplerin tesirini de unutmamak icap eder- ya "
Aslında, bütün varlık O'nun ziya-ı vücudundan, bütün şuun u harekat O'nun esma-i sübhaniyesinden, umum keyfiyat ve hususiyetler de O'nun ilim, irade ve kudret... gibi sıfat-ı sübhaniyesindendir. Herkesin anlayacağı bir dille ifade edecek olursak; bütün varlık ve hadiseler, arkalarındaki sıfat-ı ilahiye ve Esma-i Hüsna'nın tecellilerinden ibarettir. Her arif-i billah -yerinde arz etmeyi düşünürüm- seviye ve donanımına göre Esma-i Hüsna'nın çehresinde Müsemma-i Akdes'i okur; sıfat-ı sübhaniye vesayetinde O'nu Zat'ına uygun tanımaya çalışır; hal ü zevk ufku itibarıyla envar-ı Zat'ı müşahede zevkine ulaşmışsa o muhit ziya ile kuşatılır; hayretten dehşete, dehşetten kalaka, kalaktan heymana yürür/yürütülür de nefsi dahil artık ağyar adına hiçbir şeyi duymaz ve hissetmez olur. Hatta duyup hissetme elinde olsa da kat'iyen böyle bir arzu ve teşebbüste bulunmaz. Onun gözleri hep sırrının ufkunda ve latife-i rabbaniye'nin dur dediği yerdedir. Bu iradi midir, gayr-i iradi mi; yoksa bir semere-i cezb ve lütf-u incizab mıdır; "
Bu makam, cemal ve kemal-i mutlak sahibi Zat'ın izzet ve azametiyle kendini ifade ve işhad makamı olduğundan ya bütün bütün diller lal kesilir veya mazmunlar, mefhumlar ilahi heybet ve ululuğun tesiriyle kalıp değiştirerek remizlere, işaretlere ve imalara dönüşürler. Bazen bu ima ve işaretler beraberlerinde bir kısım iltibaslar da getirirler ki, çok defa bunlar avam halk için birer fitne ve ibtila vesilesi olagelmişlerdir. Ne var ki, Zat-ı Baht'ın şiddet-i zuhur, azamet ve ihatasından dolayı his ve idrak dünyamızda varlığın silinip gitmesi başka, eşya ve hadiselerin bütün bütün yok olması daha başkadır.
Bazı muhakkıkin, arifin ihsas ufku itibarıyla kainat ve içindekilerin duyulup hissedilmediği veya tamamen nazardan silinip gittiği böyle bir hali, bir nesnenin fena bulup gaybubet etmesi ve aslıyla-faslıyla mütelaşi olması manalarına gelen "ıstılam" sözcüğüyle seslendirmişlerdir ki, konuyla alakalı genel mülahazalara uygun düştüğü söylenebilir. Biraz daha açacak olursak, arif-i billah, cemal ufkunda kemalin, kemal şahikasında da cemalin tecellileriyle hayret üstü hayret ve dehşet üstü dehşetle mest olduğu bazı ahvalde, bir inayet-i hassa ile -ki buna "hucub-u inayet" demişlerdir- feraiz-i diniyesini yerine getireceği süre zarfında ubudiyet mülahazasıyla kendine gelir; seviyesini aksettiren bir derinlikte vazifesini eda eder; sonra da yeniden hususi ihtisaslarına bağlı o ıstılam haliyle envar-ı Zat'ın tecelli ufkuna yönelir ve orada bir kere daha erir gider.
Hucub-u inayet, Hazret-i Zat'ın izzetine, azametine, her şeyi muhit bulunmasına ve hiçbir nesneye taayyün hakkı vermemesine mukabil; tıpkı, kudret ve iradenin, aklın zahiri nazarında hasis işlere taalluku uygun düşmediğinden sebeplerin birer perde olarak vaz'edilmesi gibi, müntehi bir salikin iç ihtisasları yanında, din ü diyaneti adına bazen esma ve sıfat ufkuna döndürülerek ihsaslarının diliyle ona, ubudiyet veya ubudetin hiçbir zaman zimmetten düşmediğini-düşmeyeceğini hatırlatmak için, celalin kuşatan tecellileri içinde bir cemal ve ehadiyet teveccühüdür. Aynı zamanda böyle bir teveccüh, mümkine mümkince bir soluk aldırma ve cem' içinde onun ruhuna fark'ı da duyurma manasına gelmektedir. Böylece arif, bir yandan sübuhat-ı vech'in kahir şuaatı karşısında sekr, mahv, fena ve ıstılam'la nefsi dahil her şeye karşı tamamen kapanıp, Mezkur-u Mutlak alakasıyla zikri, Mabud-u Mutlak münasebetiyle ibadeti, Vücud-u Mutlak ziyasıyla zılli vücudu hissedemeyerek hali bir vuslat yaşarken, diğer yandan da hucub-u inayet ile yer yer kendini ubudet çağlayanlarına salar, "
Seyahatlerini mişkat-i nübüvvetin ziyasına bağlayamayan/bağlayamamış olan bir kısım hak yolcuları bazen bu gibi ahvalde ittihad ve imtizaç manalarına gelebilecek sözler söylemiş olabilirler. Bunların temel akideleri sünnet çerçevesinde ve usulüddin prensiplerine de uygun ise, biz onları hale mağlup olmuş kabul eder ve haklarında hüsn-ü zanda bulunuruz. Yok, bazı mutasavvıfinin yaptığı gibi böyle bir anlayışı akide olarak kabulleniyor ya da o mülahazaya bağlı felsefe yapıyorlar ise, bunların da hayatta bulunanlarına Peygamber (aleyhi ekmelüttehaya)'nın yolunu göstermeye çalışır; ölüp gitmiş bulunanları da Allah'a havale ederiz.
Bence, hucub-u inayet'in ifade ettiği/edeceği manalardan biri de işte budur; kısmen dahi olsa, onunla, biraz da temadiden kaynaklanan iltibaslar önlenmiş olur; salik, yer yer kendi kendine: "O Rab, ben ise abdim, O Halık, ben ise mahlukum, O Kadir, ben bir aciz, o Gani, ben de bir muhtac u fakirim.. varlığım O'nun ziya-i vücudundan, hayatım O'nun hayat tecellisinden, benim ve başkalarının devam-ı vücudları da O'nun kayyumiyetindendir." der ve fark'ı vurgular. Sekr, mahv ve ıstılam hallerinde bazen böyle bir temyiz kaybolsa da her zaman "sahv" halinde o hep bunları mırıldanır.
Aslında seyr u süluk-i ruhanilerini "usulüddin" çerçevesine bağlı sürdürenler, sübuhat-ı vech ziyasıyla her şeyi min vechin mahcub görseler de, konumları icabı bir hayret, hatta heyman yaşayabirler; ama, sükutlarıyla olsun temkinde kusur etmemeye gayret gösterir; farkına vardıklarında da iltibasa açık ifadelerini tashih eder ve başkalarının değişik vartalara düşmelerine meydan vermemeye çalışırlar.
Hazret-i Mevlana bir rubaisinde:
- Bağda binlerce ayyüzlü güzel var; güller var, misk kokulu menekşeler var, dereler içinde coşkun coşkun akıp giden sular var. Bütün bunların hepsi zatında birer bahane; alemde yalnız O, yalnız O var." iltibasa açık gibi görünen -aslında öyle olmadığı da söylenebilir- ifadelerini bir başka rubaisinde, herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermeyecek şekilde şöyle seslendirir:
- Ey insan sen öyle bir yaratıksın ki, varlığın da yokluğun da hep O'dur. Sevincin de gamın da sermayesi hep O'dur. Ama sende görecek göz yok ki, bakıp da O'nu, O'nun yaratma gücünü ve ortaya koyduğu eserleri göresin. Senin varlığında O'nun sanatı, O'nun kudreti müşahede edilmektedir." der, bütün iltibas ve su-i tevil kapılarını kapar.
Sübuhat-ı vech karşısında duyulup hissedilen mahv u fena veya ıstılam'ın, yerinde şayan-ı takdir bir kısım sonuçları olduğu gibi mahzurlu ve hatarlı neticelerinin olması da çok defa kaçınılmazdır: Bu seviyedeki arif-i billahın, tamamen Allah'a müteveccih bulunduğundan -şer'i muvazeneyi koruma şartıyla- bütün masivayı tali, hatta talinin de talisi görmesi, her şeyi Hak tecellilerinden ibaret sayıp zahir u batınıyla O'nun ziya ve nurlarının bütün varlığı kuşattığını duyması takdire şayan görülebilir. Şuursuzca sekr ve mahv u fena hissiyle naseza, nabeca sözler söylemesi, şathiyyat ve hezliyat türünden lakırdılar etmesi ise memnu, tehlikeli ve idlal edicidir. Bu itibarla, şer'i ölçüleri şuuraltı müktesebat haline getirememiş kimselerde mahv u fena veya sekr bazen sebeb-i haybet ve hüsran olabilir.
Salik, hemen her menzilde Allah'a karşı derin bir alaka duyma, O'na muhabbet ve aşk u şevkle yönelmenin yanında her zaman temkin peşinde olmalı; insan, kainat ve bütün eşyayı O'ndan bilmeli; Kadim olanla muhdesi (sonradan olmuş) birbirine karıştırmamalı; abid-Mabud vahdeti, Halık-mahluk ayniyeti mülahazalarını, sevip perestiş ettiği Zat'a karşı saygısızlık ve kendi hesabına da bir sapıklık saymalı, hep temkinle oturup kalkmaya çalışmalı ve sürekli mehafet ve mehabet soluklamalıdır.
Bazı arifin, sübuhat-ı vech veya envar-ı Zat'ın tecelli ufkunu ve böyle bir tecelliye mazhariyet neticesinde kalbde hasıl olan ıstılam halini seyr u süluk-i ruhanide zirveler üstü zirve kabul etmişlerdir. Tavarık, bevadi, tavali', levami', levaih... gibi tecelliler ise -bunların hepsi aynı manaya gelir- salikin durumu açısından mebde'den müntehaya doğru yükseldikçe değişen, aynı manadaki teşvik sürprizlerinin unvanlarıdır; daha çok da tefekkür, tezekkür, tedebbür yolcularına afaki ve enfüsi deliller yoluyla ifaza edilen lem'alardır ve yoldakilere de birer teşvik primi mahiyetindedirler. Bunlarla yol doğru görülür, yürüme iştiyakı artar, hedef sezilir; ama, Hazreti Matlub, Hazreti Maksud vicdanen tam bilinemez. Bu bilinme kemmiyet, keyfiyet ölçüsünde bir bilinme değildir; zira Zat-ı Bari nakabil-i idraktir ve tariflere girmeme manasında da mütealdir. Bir hak dostu:
"Tarife gelir mi hiç Mevla
Tarife gitmemektir evla." der ki, Sünni düşüncede esas olan işte budur.
Sübuhat-ı vech veya envar-ı Zat'ın zuhuru ise, yukarıdaki cemali tecellilerden çok farklı öyle bir ziya tufanıdır ki, böyle bir mazhariyetle kuşatılan arif-i billah, nefsi dahil masiva adına hiçbir şeyi göremez olur; hatta ehadiyet-i Zat'ın muhit ve mütemadi şuaatı karşısında esma ve sıfatın envarını dahi hissedemez hale gelir. Dahası bunlardan bazı müstağrak ruhlar ilim mertebesindeki temyiz ve taayyünü bile duymaz olurlar da ezelle alakalı "
Ne var ki, bu hal bazılarında temadi eder de bunlar mahv u sekr ve ıstılam hallerini hakikat; bizim idrak ufkumuza giren şeyleri de tasavvurlarımızın ve tahayyüllerimizin ürünü olarak görürler. Bunların bazılarında da "berki tecelli" denen türden muvakkat envar-ı Zat tufanı yaşandıktan sonra yeniden alem-i fark'a dönmeler olur; olur da onlar, içinde bulundukları iç ihtisaslar atmosferinden sıyrılır ve zahiri ihsaslar dünyasına avdet ederler. Böyleleri sübuhat-ı vechin kuşatan şuaları karşısında tabiatlarının bir derinliği haline getirdikleri ruh-u şeriatla her zaman temkin soluklar ve teyakkuz içinde bulunmaya çalışırlar. Bunun aksine, tabiatları mizan-ı şeriatla bütünleşememiş ve şuuraltları da diyanetin kontrolünde olmayanlar ise Zat-ı Bari'yi de idrak alanları içinde mütalaa etme vartasına düşüverirler. Böyle bir durumda da had aşılmış, mutlak takyid edilmiş, muhit de muhit olduğu aynı anda muhat kabul edilmiş olur.
Oysaki, Sahib-i şeriat bizim düşünce alanımızı ef'al, asar ve esma alemiyle sınırlandırarak, bizleri "Zat-ı Baht" hakkında düşünmekten menetmiştir.
İster Zat-ı Hakk'ın envar-ı muhitası, ister berki tecelli; bunlar, kalbi ve ruhi hayat kahramanlarına, Cenab-ı Hakk'ın özel birer teveccühü ve ruhaniyet-i Ahmed ü Mahmud u Muhammed Mustafa'nın (Aleyhissalatü vesselamu mil'e'l-ardı ve mil'e's-semavat) vesayeti altında varlık ve hadiselerin perde arkasına muttali olanlara, muttali olup havass-ı zahire ve batıneleri ile bütün faniyat ü zailattan sarf-ı nazar edenlere vücud, kıdem, beka, vahdaniyet ve muhalefetün li'l-havadis Sultan’ına, tabir-i diğerle "Kabe-i Rububiyet"e bir yönelme çağrısıdır.
Böyle bir mazhariyet, şart-ı adi planında arifin teveccühüne bir iltifat mukabelesi olabileceği gibi, O'nun fazli bir surette bazı müstaid ruhlara özel bir nazarı da sayılabilir. Bir başka yaklaşımla böyle bir teveccüh, fıtrat-ı asliyesini koruyup inkişaf ettirme cehdi içinde bulunanlara bir Zat-ı Baht iştiyakı uyarma tecellisi ve arife de bir marifet armağanıdır.
Aslında talib, salik veya arif, ne zaman bu noktaya ulaşma azm ü kararı içinde bulunmuşsa, Hazreti Vehhab da onu, değişik sürprizlerle ödüllendirmiş, ödüllendirip tehzibe muvaffak kılarak arındırmış; iç ve dışını hürmet ve huşuuyla süsleyerek haremgah-ı sübhaniyesine kabule hazırlamış; hıllet sırlarını ruhuna duyurarak, yönelmesi gerekli olan mutlak mihrabı göstermiş; kalbi uzlet duygusuyla onun ruhunda tevhid-i kıble hissini bilemiş; tebeddülle de onu kalbi ve ruhi hayat ufkuna yükseltmiş; böylece sürekli vuslat gölgelerinde dolaştırarak letaifine hakiki vuslat neşvesini duyurup üns billah'a namzet hale getirmiş; sonra da, sırrına sırr-ı Zat'ını ihsas ederek gönlünü "Haziratü'l-Kuds" mülahazalarıyla taçlandırıp sübuhat-ı vechiyle de bütün vuslat rüyalarını gerçekleştirmiştir. Bu suretle o, her şeyden elini eteğini çekerek bütün benliğiyle Hakk'a yönelmiş, Zat-ı Bari de nur-u vechiyle ona gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ekstra teveccühlerde bulunmuştur.
Bu mülahazayı Şems-i Sivasi ne hoş ifade eder:
"Vasıl olmaz kimse Hakk'a cümleden dur olmadan,
Kenz açılmaz şol gönülde ta ki pürnur olmadan."