Şubat 1981 · s. 27 · 7 dakikalık okuma
Sorular Ve Cevaplar

SORU: Neden herşey ölüme dayalıdır? Mesela; canlıların hayatı, bitkilerin ölümüne, insanların hayatı, hayvanların ölümüne…
CEVAP: Eşyada tasarruf eden Zât’ın israf etmemesinden, en süflî şeylerden dahi en nadide varlıkları icad etme âdetinden; her şeye daimî yenilikler bahşetmesinden ve bütün varlıkları kamçılayıp tekâmüle sevk etmesinden; bir baştan bir başa varlık âleminde her gurubu bir tulû ta’kib etmektedir. Tıpkı,yer dilimlerinde gündüzün geceyi kovalayıp durması; ışığın, yerini karanlığa terk etmesi ve bu baş döndürücü nizamdan daima yeni, taze ve usandırmayan semerelerin alınması ve daha pek çok yüce maksatlar için, Güneş ve küre-i arz münasebeti içinde hayatı ölümün arkasına taktığı gibi..
Şimdi kısaca, bu hususlar üzerinde duralım. Ancak, herşeyden önce ölümü tanımak gerekmektedir:
Ölüm tabiî bir sona eriş, bir inkıraz, bir kendi kendine tükeniş ve ebedî yok olma değildir. O, bir yer değiştirme, hal değiştirme, buut değiştirme ve vazife külfetinden sıyrılarak rahata ve rahmete ermektir. Hatta bir bakıma, herşeyin kendi özüne ve hakikatine intikal etmesinden ibarettir.
Bu itibarla ölüm hayat kadar câzib; dostlara vuslat kadar sevindirici ve ölümsüzlüğe ermek kadar büyük bir nimettir.
Ölümün bu hakikatini göremeyen maddeciler, hep onu ürpertici olarak tasvir etmiş ve hakkında yanık yanık ağıtlar yakmışlardır. Bu, ölümün gerçek yüzünü göremeyenlerden onun intikam almasıdır.
Vakıa ölüm, bir ayrılık olması itibariyle, aklın nazarında ve insanın insanlığı üzerinde oldukça müessir bir hâdisedir. Bu te’siri bütün bütün inkar etmek kabil olmadığı gibi, kalbin dilini bağlamak da mümkün değildir. Hele ince gönüllerde, hassas ruhlarda geçici dahi olsa onun meydana getireceği fırtınalar cidden çok müthiştir. Böyleleri için (ba’su-ba’d -el-mevt) (1) akidesi, her şeyini kaybeden dilenciye sultanlık bağışlanması ve idam edileceği an, ebedî hayata erme fermanını alması gibi, bütün üzüntüleri unutturacak ve onu fevkalâde sevindirecek büyük bir hadisedir.
Bunun içindir ki, ölüm, onun hakikatini idrâk edenlerin nazarında, bîr terhis, bir tebdil-i mekân ve yüzde doksandokuz dostların ve sevdiklerin bulunduğu âleme bir seyahat olmasına mukabil, hakikatini idrâk edemeyen ve sadece dış yüzündeki ürpertici durumu gören bir kısım talihsiz gönüller için o, bir cellat, bir darağacı; dipsiz bir kuyu, karanlık bir koridordur.
Ölümü, ikinci ve ebedî bir var oluşun başlangıcı sayanlar, sinelerinde, onun tatlı tatlı esintilerini duydukça, Cennet baharları gözlerinin önünde tüllenmeye başlar. Bu itikadî zevk ve neşeden mahrum inkarcı ise, onu hatırladığı her lahza, vicdanında yaşattığı Cehenneme girer, çıkar ve ızdırab çeker. Çektiği acılar, sadece kendine ait olsa yine bir derece, kendiyle beraber, alâkadar olduğu; lezzetlerinden lezzet alıp acılarını ruhunda duyduğu ne kadar varlık varsa, onların elemlerini de gönlünde yaşar ve iki büklüm olur.
İnanan insanın nazarında herşeyin ölümü, hayat külfetinden dünyevî meşakkatlerden bir paydos olması ve onların misâlî hüviyetleri, ilmî mâhiyetleriyle başka âlemlerde varlıklarını sürdürmeleri itibariyle, bir tekemmül, bir terakki ve daha ulvî bir mâhiyet kazanmaktan ibarettir.
Evet, ölüm, ebedî var olmayı sümbül vermesi ve mutlak yokluğa giden yolu tıkaması hasebiyle, katiyen büyük bir nimet ve insana en kıymetli bir ilahî armağandır. Ne var ki, her kemal ve terakki; dolayısıyla her lütuf ve mazhariyet, bir kısım imbiklerden geçmeye ve bir kısım potalarda şekillenmeye vabeste olduğu gibi, bütün varlıklar da böyle daimî bir erime ve arınma yoluyla daha üst seviyelere tırmanmaktadırlar. Mesela: Altın ma’deni ve demir cevheri ancak eridikten ve bir bakıma ölüp yok olduktan sonra, öz ve hakikatleriyle görünme seviyesine ulaşmış olurlar. Yoksa, böyle bir ameliyeye tabi tutulmadıkları takdirde, kendi hakikatlerine zıd taş ve toprak hüviyetinde devam edip giderler.
Altın ve demire, diğer şeyleri de kıyas ettiğimiz zaman anlarız ki, herşeyin bir noktada gurub edip gitmesi, eriyip tükenmesi, zahiren yok olma gibi görünse bile, hakikatte daha yüce bir hâle intikal etmeden başka birşey değilmiş.
Havanın zerrelerinden suyun atomlarına, otların ağaçların moleküllerinden canlıların hücrelerine kadar herşey, fevkalâde bir şevk ve alabildiğine bir zevk içinde ölüme giderken, haddizatında kendisi için mukadder kemâle koşmaktadır. Hidrojen ve oksijen terkibe girince hususî mâhiyetleri itibariyle ölürler; fakat, bütün varlıklar için en hayatî bir unsur olarak ayrı bir dirilişe ererler.
Bundan dolayıdır ki, biz, ölümle kayboluşa; yer değiştirme, hal değiştirme diyoruz da, ama katiyen inkıraz ve tükenme demiyoruz. Nasıl diyebiliriz ki; partiküllerden en büyük mürekkeblere kadar, kâinatın sinesindeki bütün çalkalanmalar, hâlden hâle intikaller, erimeler, dağılmalar hep en iyiyi, en güzeli ve en tazeyi netice verip durmaktadır. Buna dense dense, varlıkların seyahat ve tenezzühü denir; ama katiyyen ve asla yokluğa gitmeleri denemez
Diğer bir zaviyeden ölüm, mülk sahibinin nazarında, vazife devir ve tesliminden ibarettir. Her varlık, kendine has çizgide, kendini varlığa erdiren zâtın huzurunda bir resmi geçit vazifesiyle mükelleftir. Merasim bitip, istenilen resim ve suretler tesbit edildikten sonra, onun gitmesi yerine başkalarının gelmesi, sahneyi monotonluktan kurtarma, en ceyyid ve yeni şeylerle hep ona canlılık kazandırmanın gereğidir. Böylece, varlıklar, figürler gibi sahneye çıkar, kendine ait rolü oynar, söyleyeceği sözü söyler ve sonra perdenin arkasına çekilir; ta başkaları da kendilerine ait oyunu oynama ve soluklarını duyurma imkânını bulsunlar. “Gelen gider, konan göçer” fakat bu gelip gitmelerde daimî yenilikler, canlılıklar ve cazibeler meydana gelir.
Bir başka cebheden de, ölümün sessiz nasihatinde, hiçbir varlığın kendi kendine ve bizzat kaim olmadığını; herşeyin yanıp sönen ışıklar gibi, sönmeyen ebedî bir güneşe delâlet ettiğini göstermek suretiyle, fena ve zevalin öldürücü pençeleri altında inleyen kırık gönüllere, oturaklaşma,huzura erme yolunu iş’ar etme vardır. Yani, gönlümüzü kaptırdığmız şeylerin, arkalarına bakmadan çekip gitmeleri, bizde bakî bir sevgili arama hissini uyarır. Böyle bir hissin uyanması ise, duygular dünyamızda ebediyete ermenin ilk merhalesidir. Ölüm, bu ilk merhaleye insanı alıp yükselten sırlı bir asansör gibidir.
Bundan ötürü, fena ve zevale, kesip biçen bir kılıç nazarıyla bakmaktan daha çok, timar eden, aşılayan bir el ve bir neşter nazarıyla bakmak daha muvafıktır.
Hatta, bir bakıma, fena ve zevali zati görmek de sakat ve hatalı bir anlayıştır. Zira, mutlak yokluk katiyyen bahis-mevzuu değildir. Bilakis herşey, bizim dar müşahede buutlarımıza göre kaybolur, misâli ve ilmî hüviyetiyle, hafızalarımızdan (Lev-i mahfuz) a ve bütün eşyayı kuşatan geniş daire-i ilme kadar değişik buutlarda ve buutlar ötesi âlemlerde farklı mâhiyetlerle varlıklarını sürdürürler. Adeta herşey, bir tohum halinde çürür, bir çiçek halinde pörsür gider; fakat, ruhu ve özü binlerce başak ve tomurcukta devamlılığa erer.
Şimdi değişik bir zaviyeden tekrar suale dönelim.
Herşey, ölüme değil de hayata dayansaydı, yani, hiçbir şey fena ve zeval bulmasaydı; varlık (var olma) içinde dalgalanıp dursaydı da, eşya ve hâdiseler tek taraflı işleseydi, ne olurdu?
Evvelâ, geçen hususlar, ölümün bir rahmet ve hikmet eseri olduğuna kanaat vermekle beraber diyebiliriz ki ölümün rahmete dayanmasına mukabil âlem-şümul ölümsüzlük, öylesine bir abesiyet ve öyle korkunç bir felakettir ki; eğer olduğu gibi tasvir etme imkanı olsaydı, insanlar ölüme değil de, ona ağlayacak ve ona âhu vah edeceklerdi..
Bir kere düşünün hiçbir şey yok olmadığı takdirde, daha ilk asırlarda, değil insanların yaşaması, bir sinek bile yaşama vasat ve imkânını bulamayacaktı. Canlılardan sadece karıncalar ve otlardan sarmaşıklar, yeryüzünü bir karınca ve sarmaşık yumağı haline getirmiş olacakları düşünülünce ki, hiçbir sarmaşık çürümeseydi ve hiçbir karınca da ölmeseydi bir asırda, yeryüzünü saran sarmaşık ve karınca kalınlığı yüzlerce metreye ulaşırdı. Böylesine sevimsiz, korkunç bir tabloyu düşündükçe, ölümün rahmet olduğunu, çürümenin hikmet olduğunu görmemek kabil mi?
Hele, şimdi müşahede ettiğimiz, kâinatın akıllara durgunluk veren güzelliklerinden, kaçta kaçını karınca ve sarmaşık yumağı monoton çehrede görebilirdik. En antika ve çarpıcı sanat eserlerinin teşhiri için açılan yeryüzü sergisinde bunlar mı gösterilecek!. Her tarafta, güzelliklerinin akislerini görüp durduğumuz, muhteşem sanatkârın hangi güzelliğini bu karanlık simada görecektik.. Bu sevimsiz çehrede, değil kâinatın kuruluşuna vesile âlî temaşaların bulunması, eğer yaşamaları kabil olsaydı, en sefil mahluklar bile bu mezbelelikten kaçacaklardı..
Diğer taraftan da bu koca kâinatın idaresinde öyle fevkalade bir hikmet var ki, zerre miktar israf ve abesiyet göze çarpmamaktadır. En süflî ve pes şeylerden, en kıymetli şeyleri meydana getiren mutlak hikmet sahibi, elbet deki, hiçbir şeyi israf etmeyecek ve en değersiz enkaz ve kalıntıları dahi başka yerlerde kullanacak ve yeni yeni âlemler icad edecektir. Hele, ruhunu ve özünü nezdine aldığı canlıların, hususiyle insanın, o ruh ve o öze hizmet eden zerrelerini muhakkak ki, en iyi şekilde kullanacak ve taze taze ceyyid mahlûklar meydana getirecektir. Yoksa önce değer verip varlığa mazhar ettiği bu nazenin mahlûkları, enkaz hâlinde terk etmek suretiyle, âlemşümul hikmetine aykırı icraatta bulunmuş olacaktır ki, Şan-ı Ulûhiyet bundan muallâ ve müberrâdır (2).
Netice olarak diyebiliriz ki, bütün eşya, tertip, tanzim, sevk ve idare edilmesi itibariyle selim akıllara, zevk den anlayan gönüllere şairane ilhamlar bahşedecek kadar yerli yerinde ve mükemmeldir. Zerrelerin hareket ve çözülmelerinden, otların ağaçların halden hale geçmelerine; ırmakların fena bulma istikametinde denizlere koşmalarından denizlerin, kendi aleyhlerinde buharlaşıp bulutlara yükselmelerine kadar, hatta, oradan da baş aşağı, yeniden zemine inerek toprağın bağrında eriyip gitmelerine kadar herşey ciddî bir zevk ve şevk içinde, bir varlıktan daha âlî diğer bir varlığa doğru koştuğunu göstermektedir.
(*)Ne âlemdir bu âlem akl u fikri bî-karar eyler,
Hep i’câzât-ı kudret piş-i çeşmimde güzâr eyler,
Semavî handelerdir gökyüzünden Hak nisar eyler,
Serâser nurlardan renklerle istitar eyler,
Çemendir, bahrdir, kühsardır, subh-ı rebiîdir,
Bu yerlerde doğan bir şair olmak pek tabiidir.
(A. Hamid)
M.F.D.
(*) Bu âlem öyle bir âlemdir ki, insanın aklını fikrini kararsız kılar. Kudretin bütün mucizeleri gözümün önünden gelir geçer.
Gökyüzünden Hakkın saçıp dağıttıkları, semavî tebessümlerdir. Baştanbaşa nurlardan renklerle perdeler.
Çimendir, denizdir, dağlıktır, bahar sabahıdır. Bu yerlerde doğanın şair olması pek tabiidir.
(1) Ba’su-ba’d-el-mevt: ölümden sonraki diriliş.
(2) Muallâ ve Müberrâ : Yüce, yüksek ve temiz.