Şubat 1981 · s. 10 · 6 dakikalık okuma
Sonsuza Kadar Kâinat Yaşayacak Mı?

Kâinattaki herşey asırlardır insanların dikkatini çekegelmiştir. Ama ne yazık ki uzun zamanlar imkânların yetersiz oluşu bu görkemli âlemi insanların seyrinden mahrum bırakmıştır. Bugüne kadar -şimdiye göre iptidai denilebilecek çeşitli aletlerle- kâinat anlaşılmaya çalışılmış, edinilen malumatla çeşitli düşünceler ortaya atılmıştır.
Asrımızda modern aletlerle insanlar tekrar kâinatın derinliklerine nazarlarını tevcih etmiş ve böylece kâinatın anlaşılmasında yeni buutlar kazanmıştır. Zamanın milyarlarca yıllık derinlikleri dev teleskoplarla kazılmış ve dolayısıyla kâinatın ‘o zamanki hali’ hakkında malumat elde edilebilmiştir. Böylece kâinatın muayyen bir yaşa sahip olduğu ve başlangıcının bir ‘Yaradılış’a dayandığı anlaşılmıştır.
İnsanları bu neticeye vardıran faraziyelerden birisi kâinatın yaradılışı ile alâkalı olan ‘Big-Bang’ faraziyesidir. Bu faraziye, kâinatın yaradılışı ile ilgili iki faraziyeden daha çok tercih edilenidir. Buna göre kâinat 18 milyar yıl evvel ‘dev bir iptidai atom’dan veya bir ‘kozmik yumurta’dan yaratılmıştır. Lemaitre’nin bu iddiası gün geçtikçe geçerliliğini arttırmıştır. Bu fikre varırken gökteki yıldızlardan gelen ışık spektrumlarının kırmızıya kayışı ana çıkış noktası olmuştur.
‘Bilindiği gibi gök cisimlerinin hızları, onlardan gelen ışık tayflarının (spektrumlarının) mora veya kırmızıya kayışı esasına göre ölçülmektedir. Kırmızıya doğru kayma, uzaklaşan bir cismi; mora kayma, yaklaşan bir cismi göstermektedir. Uzaktaki ‘ galaksiler incelendiğinde, onlardan gelen ışık tayflarının kırmızıya kaydığı tesbit edilmiştir. Bu da, peşpeşe gönderilen ışınların bir sonrakinin bir evvelkinden daha uzak bir mesafeden gönderildiğini gösterir. Demek ki galaksiler birbirinden uzaklaşıyorlar. Edvin Povel Hubble’a göre; ‘Galaksinin bizden uzaklığı ne kadar fazla ise uzaklaşma hızı da o nisbette artmaktadır’ şeklindedir. Daha doğru bir tabirle galaksilerin hızlan kâinatın merkezinden olan uzaklıkları nisbetinde artmaktadır.’
Yapılan incelemeler, çok yakınımızda bizimle aynı galaksi kümesinde bulunan üç-beş galaksi müstesna- bütün galaksilerin birbirinden uzaklaştıklarını göstermiştir. Mademki kâinatta bir genişleme var, o halde biz zamanı geriye çevirirsek (döndürürsek) o ‘Büyük Patlama’nın olduğu ana varırız. Tıpkı bir balona hava verilişinde balonun şişmesi, havanın geriye alınışında ise balonun hacminin küçülmesi gibi. Burada balona hava vermeyi zamanın ileriye akışı, balondan havayı geri almayı da zamanın geriye akışı olarak değerlendiriyoruz.
“İptidaî bir atom”un veya bir “Kozmik yumurta”nın patlatılmasıyla veya keyfiyetini bilemeyeceğimiz bir şekilde yaratılan kâinattaki toplam madde-enerji miktarı bu ilk anda belirlenmiş görünüyor. Bu durumda kâinat kapalı bir sistem olarak kabul edilebilir. Kapalı bir sistemde entropi (düzensizlik) arttığına göre kâinatın sonlu ve süreksiz bir yapıya sahip olduğu ortaya çıkar. Şu anda kâinat er-geç varacağı bu ‘son’dan epey uzak olduğuna göre kâinatın yaradılışı muayyen bir süre evveline rastlar. Yani kâinat sayılarla ifade edilebilir bir yakın geçmişte yaratılmıştır.
Demek ki kâinat, keyfiyeti bizce meçhul bir ‘yaradılış’ neticesi meydana geldi. Bu hadiseyle kâinattaki bütün madde-enerji miktarı tesbit edildi. İlk anda kâinatta eşit olarak dağılmış bir gaz-toz bulutu vardı. Sonra bunlar termodinamiğin 2. kanununa zıt bir şekilde bir araya getirilerek gezegenler, yıldızlar yaratıldı. Bir şişeden odaya yayılan esans moleküllerinin tekrar gerisin geriye şişenin içine toplanması gibi..
Güneş enerjisinin kâinata dağılmış olması daha muhtemel bir hâl iken bir kısım enerjinin kendisinde bırakılması ve serpiştirdiği gezegenlerden birisinde (Dünya’da) hayatın yaratılması pek sıradan hadiselere benzemiyor. Milyonlarca tesadüf bir araya nasıl gelir? Dünya’mızla Güneş, aralarında ‘toplu sözleşme’ mi imzaladılar? Zira kâinatın bugünkü ‘konumunu’ varılacak hedef olarak alırsak güneş sistemimizin, hatta kâinatın geçirdiği bütün ‘gelişim devrelerinin’ müstakbele matuf bir seyir takip ettiğini görürüz. Bu ise önceden bir plan-program gerektirir. Plan-program ise kendinin dışında bir mühendisin varlığının kabulünü zorunlu kılar.
Kâinatın sonlu ve süreksiz oluşu ile ilgili olan teorilerden biri de ‘OLBERS PARADOKSU’dur. Buna göre kâinatın bir başlangıcı olmasaydı ‘gece’ olmazdı. Bu hakikata Heinrich Olbers 1826’da işaret etmiştir. Olbers paradoksu; sınırsız ve ezeli bir kâinatta, gökyüzünün geceleri de gündüz gibi aydınlık olması lâzım geldiğini söylemektedir. Oysa geceleri semamızı süsleyen yıldızların ışığı, gündüzün aydınlığıyla kıyas kabul etmeyecek kadar zayıftır. Gece ışığı gündüz ışığının altı milyonda biri kadardır. Sınırsız ve ezeli bir kâinatta, gökyüzünün hiç bir noktası boş kalmamak üzere yıldızlar ve galaksilerle dolu bulunması ve bunların ışığının şimdiye kadar bize çoktan ulaşması gerekirdi. Yaşı 18 milyar yıl olan bir kâinatta görebileceğimiz en uzak nokta 18 milyar ışık yılı uzaktadır, zira bu zaman süresinde ışık ancak bu kadar yol alabilir. Bilindiği gibi gündüzleri Güneş’ten Dünya’mıza gelen ışık, gelişinden 8 ışık dakikası evvel Güneş’ ten çıkmıştır. Ezelden beri varlığı iddia edilen kâinatta, sonsuz uzaklıktaki cisimlerin ışığı bile Dünya’mıza ulaşmış olmalıdır.
Olbers paradoksunu bugünkü bilgilerimizle, ışıktan başka çekim kuvvetine de uygulamak mümkündür. Işık nasıl ‘foton’ denilen kütlesiz paracıklarla taşınıyorsa, çekim kuvvetinin de ‘graviton’ ismi verilen kütlesiz ve yine ışık hızıyla yol alan parçacıklar vasıtasıyla cisimler arasında mübadele edildiği kabul edilmektedir. Işık gibi çekim kuvvetinin de ulaşma sahası sınırsızdır. Çekim kuvveti elektromanyetik, nükleer ve zayıf kuvvetler yanında çok zayıf olmasına rağmen hem sahası sonsuzdur, hem de arttıkça artar. Eğer kâinat sınırsız ve ezeli olsaydı, semânın hiçbiryeri boş kalmayasıya yıldızlarla dolar ve bunların meydana getirdiği sonsuz çekim kuvveti altında bulunmak durumunda kalırdık. Kaldı ki kâinattaki gravitasyon miktarı belirlidir. Aynı zamanda, onda hiçbir şekilde radyasyon neşreden element bulunmaması gerekirdi.
Gündüzleri pırıl pırıl parlayan Dünya’mızın sobası Güneş’in, geceleri semamızı süsleyen yıldızların enerjisi nereden geliyordu? Bu enerji maddenin termonükleer reaksiyonlarla yok edilmesi esasına dayanır. Güneş’imizde ve Güneş gibi parlayan ısı neşreden diğer yıldızlarda meydana gelen helyum miktarı sarfedilen hidrojen miktarından biraz azdır. Aradaki bu fark Güneş’ten ve diğer yıldızlardan yayılan ışık enerjisine eş değerdir. Güneşimizdeki bütün hidrojen helyum haline dönüştüğü zaman Güneş soğuyarak ölecek bu da Dünya’mızdaki hayatın sonu olacaktır. Her yıldızın içinde böyle bir reaktör olduğu gibi, bizim Güneşimizde de her saniyede 600 milyon ton hidrojen yakılıp helyuma dönüşmektedir.
Bir yıldızın enerji deposu ne kadar büyük olursa olsun birgün tükeneceği tabiidir. Bir yıldızın ortasındaki bütün hidrojen helyuma dönüştükten sonra, bu enerji kaynağının hayatı sona erer.
Fred Hoyle, yıldızların içyapılarını anlatırken kesinlikle tesbit ettiği gibi hidrojen kâinatın var oluşundan bu yana, aynı biçimde helyuma dönüşmüştü, ‘Dönüşme işlemi’ bir tek yolu izlediğinden, hidrojen bu dönüşme işlemi süresince, başka çeşit bir elementi meydana getirmemişti. O halde, bütün kâinat içinde hâlâ da var olduğunu gördüğümüz hidrojen nasıl meydana gelmektedir? Eğer, madde sonsuz derecede yaşlı ise hidrojenin, hâlâ var olabilmesi imkânsızdır. O halde kâinattaki bütün hidrojenler muayyen (belirli) bir süre evvel yaratılmıştır; O halde Güneş’imiz ve onun gibi yıldızların muayyen bir süre evvel yaratılmış olması gerekir. Yine muayyen bir süre sonra bütün yıldızların cüce bir yıldız haline gelmesi kaçınılmazdır. O halde kâinat sonlu ve sınırlıdır. Evet, şayet başka türlü bir müdahale olmazsa muayyen bir süre sonra entropi (düzensizlik) maksimuma ulaşacak, termodinamik kıyamet vuku bulacak veya muayyen bir süre sonra Güneş’imizdeki hidrojenin tamamı helyum haline dönüşecek daha sonra Güneş soğuyarak ölecek, bu da; Dünya’mızdaki hayatın sonu olacaktır.
‘Yaşayan Gezegenimizde ‘Hayatın bitişiyle muhtemelen kâinatta da ‘Hayat’ (yerküre türünden olanı kastediyoruz) bitmiş oluyor. Bundan sonra, kendisini mütalaa edecek, hakkında çeşitli fikirler ileri sürecek bir şuurlu yaratık İNSAN artık yoktur kâinatta.. Yer’imizin istikbalde maruz kalacağı bu durumu düşündükçe tüylerim diken diken oluyor, solukları kesiliyor, herşey anlamını yitiriveriyor gözümde. İçimdeki ebed hissinin baskısıyla böyle ‘Görkemli Âlem’lerde hayatımı hem de genç olarak- sürdürmek istiyorum. Kâinatı son derece mükemmel yaratan, insan için Dünya’yı bir beşik, Güneş’i ona bir soba, Ay’ı bir lâmba yapan; insanları bu külli yok oluşla (yerimizdeki hayatın bitişi demektir) başbaşa bırakır mı? İnsanları Dünya’dan başka âlemlere -bir odadan diğer odaya geçişi gibi- kolayca götürmez mi?