Şubat 1988 · s. 8 · 5 dakikalık okuma
Sistemler Zincirinde Hakikat Arayışı
![]()
Liberalizm:
18. asrın ikinci yarısından sonra Avrupa’ya hakim olan ve devletin iktisadi hayata müdahalesini kabul etmeyen Liberalizm, fert ve ferdi menfaatleri esas alan, iktisadi sujelerin servet ve para halinde kazanç elde etmek ve onları tasarruf etmek gayesiyle birbiriyle rekabet halinde bulundukları bir iktisadi sistemdir.
Liberalizmin formülü, “laissez faire, laissez passer’ — bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler— düsturu olup, bu sistemde insan, kendi şahsi menfaatlerinin tesiri altında, kendi arzu ve kabiliyetlerinin gerektirdiği şekilde iktisadi faaliyette bulunmaktadır.
Liberalizm, günümüzde hiçbir ülkede uygulanmamaktadır. Ancak bu sistem, teoride kalmamış ve uzun süre uygulanabilme imkânı bularak şu andaki iktisadi sistemlerin meydana gelmesine zemin hazırlamıştır.
Liberal düşünce, Adam Smith, (1790), David Ricardo (1772–1823) ve Thomas Robert Malthus (1776–1834) gibi iktisatçılarla birlikte bir sistem haline gelmiş ve bütün Avrupa ve Amerika’yı uzun müddet tesiri altına almıştır. Adam Smith’e göre iktisadi refah: “Kişiler kendi öz menfaatleri peşinde koşarken aynı zamanda toplumun menfaatlerine de hizmet etmekte ve böylelikle en elverişli bir iktisadi refah elde edilmektedir.”
Eşitsizlik tabiidir ve mülkiyet hakkı, onu kıskanan yoksullara karşı korunmalıdır.” diyen Adam Smith’e göre, mülkiyet “Tersi ispatlanıncaya kadar kabiliyet ve başarının bir armağanı olup, yoksul ise sermaye sahibi olabilmek ve servetin sağlayabileceği işleri yapabilmek hususunda gerekli kabiliyete sahip olmayan kişidir.
‘Serbest rekabet’ adı verilen ve sınırsız hürriyet içinde, servet ve para halinde kazanç elde etmek gayesiyle yapılan böyle bir mücadele neticesinde:
—Güçsüz olan müteşebbisler ortadan kalkmakta,
—Güçlü olan müteşebbisler piyasada kalmakta,
—Sayıları az olan güçlü müteşebbisler ise kendi aralarında anlaşabilmektedirler. Böylelikle de tüketicinin ‘sömürülmesi’ ortaya çıkmaktadır.
Ekonomik sistemlerin gayesi, içtimai adaleti temin ve ihtiyaçların en iyi bir şekilde karşılanabileceği bir vasat hazırlamak olmalıdır. Hâlbuki bu sistemdeki ‘ferdi egoizm’, kişileri bir yandan gayrete ve gelişmeye, diğer yandan da sömürüye yöneltmektedir. Cemiyette “ben tok olayım da başkası açlıktan ölmüş, bana ne” anlayışını hakim kılmakta, fertler arası büyük bir eşitsizlik meydana getirmektedir. Aslında böyle bir eşitsizlik, sistemi müdafaa edenlere göre olması gerekir, hatta zaruri bir rükündür. Çünkü bu eşitsizlik, iktisadi hayata renk katmakta ve onu canlandırmaktadır.
Kapitalizm:
Liberalizme tepki olarak çıkan bu sistemin, psikolojik ve teorik yapısını ‘‘özel mülkiyet” oluşturur. Fertlerin üretim faktörlerine sahip olabilme hakları tanınmaksızın kapitalist sistemin var olabileceğini düşünmek mümkün değildir.
Kapitalizmin hususiyetlerini; hususi mülkiyet, hususi teşebbüs ve kar saiki olarak sayabiliriz.
Bu sistemde gelir eşitsizliği prensibi kabul edilmektedir. Bu eşitsizlik hem kaçınılmaz, hem de arzu edilen bir durumdur. Çünkü gelir dağılımındaki eşitsizlik, bir kısım kimselerin ellerinde yatırıma hazır tasarrufun bulunmasını sağlar. Başka bir ifadeyle, gelir eşitsizliği tasarrufların kaynağıdır. Tasarrufu, dolayısıyla yatırımı yetersiz olan ekonomilerin kalkınması mümkün değildir. Siyasi iktidarların her ne kadar ekonomiye müdahaleleri buluma bile, aşırı ‘‘sömürü”yü ortadan kaldırmaları düşünülemez.
1966 yılında, Güney Amerika’ya yapmış olduğu bir ziyaret esnasında, senatör Robert Kennedy, şeker kamışı tarlalarında çalışmakta olan işçilerin şikayetlerini dinledikten sonra kapitalist işverene şöyle seslenmiştir: ‘‘Size şunları söylememe müsaade edin. Kanaatimce siz, bizzat kendi yıkılışınızı hazırlamaktasınız. Eğer, işçilerinize makul ve adil bir ücret ödemezseniz, kendi toplumunuzun yıkılmasına sebep olacaksınız.” Aynı Güney Amerika turunda senatör Kennedy, bir kömür madenine inip oradaki kömür işletmesinin çalışma şartlarını gördükten sonra, şunları söylemekten kendini alamamıştır: “Eğer bu madende çalışsaydım ben de komünist olurdum.” (Tabii Kennedy’in İslam’dan haberi yoktur.)
Kapitalizmin işleyişi serbest piyasa ekonomisine bırakıldığı taktirde, gelir eşitsizliği büyümektedir. Zira fertlerde şahsi menfaat esastır, Sermaye, büyük korporasyonlar elinde, gittikçe anonimleşmekle beraber, yeni yönetici sınıf da kendisini kapitalizm’in ‘sömürü’ kontrolünden kurtaramamaktadır.
1955’de ABD’de en yüksek gelir, toplam gelirin %72’sini sağlayan on dilimden onuncu dilime gitmiştir. Yani nüfusun %90’ı toplam gelirin %28’ine ancak sahip olabilmiştir. Bu da toplumda içtimai ve siyasi huzursuzluklara sebep olmaktadır.
Kapitalizmin bir başka aksaklığı da, istikrarsız oluşudur. En iyi şekilde işlendiği zamanlarda bile, bunalımların oluşu, işsizlik problemini çözemeyişi toplumda huzursuzluk doğurmaktadır. Bu da sistemin geçerliliğini tehlikeye düşürmüştür.
Bazı iktisatçılar, kapitalizmin sömürü pahasına da olsa büyük başarılar sağladığını, fakat artık zamanının geçtiğini ve eski hususiyetlerini tamamen yitirdiğini ileri sürmektedir.
Bazı ileri ve zengin ülkeler, sistemin “fakiri daha fakir, zengini daha zengin yapma hususiyetini kırmak için sistemde revizyona gitmeyi kabul etmişlerdin Devamlı değişen kapitalizm, diyebiliriz ki; sosyalist’ olmasa da sosyal olma yolundadır. Yine de ülkelerde iktisadi gücü ellerinde tutanlar, kapitalist sistemin zaaflarından faydalanarak büyük halk kitlelerini ‘sömürmeye’ devam etmektedirler.
Sosyalizm:
Sosyalizm’de devlet üretim faktörlerine sahip olup hususi mülkiyet reddedilmektedir. Arz-talep dengesi de piyasa mekanizması ile değil, merkezi planlama ile gerçekleştirilmektedir.
Pleroy-Beauliou’ya göre “sosyalizm insanlar arasında tabii olarak hasıl olan eşitsizliği gidermek için devletin şiddetine başvurmaktır. ‘ Özet olarak söylemek gerekirse Sosyalizm:
—Üretim ve mübadele vasıtalarında hususi mülkiyet yerine kollektif mülkiyet,
—Hususi teşebbüs yerine devlet teşebbüsü,
—Zarar ve iflas şeklindeki bir mesuliyet yerine siyasi ve idari bir mesuliyetin,
—İhtiyari ve idari tasarruflar yerine cebri tasarrufların,
—Fiyat mekanizması ve serbest piyasa ekonomisi yerine idari suni bir düzenlemenin,
—Yol gösterici ve ekonomik vasıftaki plan yerine emredici ve siyasi - askeri yönü ağır basan bir planın,
—Tabii vasıftaki faktörlerin yerine hiyerarşik sistemde siyasi ve idari personelin düzenlediği suni ve iradi vasıftaki unsurların bahis mevzuu olduğu bir sistemdir.
Sosyalizm, komünizm için bir ilk merhale devresidir. Komünizme ulaşmak için sosyalizm şarttır. Herkese çalışmasına göre’ prensibi içinde sağlanan dağılımın meydana getirdiği adaletsizlik bu ilk merhalede tam olarak giderilemeyecektir.
Yalnız üretim faktörlerinin kamulaştırılmış olmasıyla dağıtımın kötülüklerini ‘herkese yaptığı işe göre” prensibi uyarınca engellemeye imkân yoktur.
Sosyalizm, çalışmayan yiyemez ve eşit miktarda işgücüne eşit mahsül” prensiplerini ilk merhalede gerçekleştirmiştir. Komünist toplumun ileri merhalesinde, ferdin iş bölümüne kölece bağlanması ve bununla birlikte kafa ve beden işgücü arasındaki tezat, kaldırılarak “herkese kabiliyetine göre, herkese ihtiyacına göre’ prensibi uygulanacaktır. Toplumun bütün üyeleri, üretim faktörlerinin mülkiyeti açısından eşit hale getirilince, yani işgücü ve ücret eşit hale getirilince eşitlik sağlanmış olacaktır.
1951’de Frankfurt’da Sosyalist Enternasyonal’in prensipleri 22 ülkenin sosyalist temsilcileri tarafından açıklanmıştır. Bu prensiplerden bazıları kısa olarak şöyledir:
“…Sosyalistler kapitalist düzenlerde insanları birbirine düşüren “ Sömürüye son vermek suretiyle, hürriyet ve adaleti gerçekleştirmeye uğraşırken komünistler, yalnız bir partinin diktasını kurmak gayesiyle, sınıflar arası çatışmaları büsbütün şiddetlendirmeye çalışmalıdır.
— Enternasyonal komünizm yeni emperyalizmin bir aracıdır. Komünizm nerede iktidara gelmişse hürriyetleri ortadan kaldırmıştır. Komünizm, militarist bürokrasiye ve güçlü hafiye teşkilatlarına dayanmaktadır. -
Bugün ise, kapitalizm nasıl ekonomide ‘devlet müdahalesine’ yer vermeye başlamışsa, komünizm de artık yer yer tavizler vermekte ve kapitalizme doğru yaklaşmaktadır. Çünkü hususi teşebbüs ve hususi mülkiyet tamamen yok olduğu halde, gün geçtikçe bunlara müsaade edilmektedir. Bu değişmeler içtimai şartların zorlamasından kaynaklandığı için, önüne geçmek de mümkün değildir.
Taşkın Çineli