Temmuz 1997 · s. 249 · 4 dakikalık okuma
Selçuklu Hastahaneleri
İslam
dünyasında hastahane geleneği, diğer bir deyişle, hastalan hususi mekânlarda
tedavi etme tarzı, tâ Hz. Peygamber (say.) dönemine kadar uzanmaktadır. Nitekim
Hendek Gazvesi esnasında yaralanan Sa’d b. Muâz ve diğer yaralılar için kurulan
seyyar savaş hastahanesi bunun en eski örneği olarak kabul edilir.
1
İslam dünyasında hastahanelerin tarihi oldukça eskidir. Bilinen ilk hastahane
Emevi halifesi Velid b. Abdülmelik tarafından hicri 88 (miladi 707) yılında
kurulmuştur. Burada oldukça modern anlamda hasta tedavilerinin yapıldığı,
cüzzamlı hastaların tecrid edilerek hastalığın yayılmasının önlendiği ve
hekimlere düzenli maaş verildiği bilinmektedir. Emeviler döneminde kurulmaya
başlanan bu müesseselerin ilk parlak devri, Abbasi halifeleri zamanına rastlar.
Bir yandan İran’daki ünlü Cündişapur Hastahanesi Bağdat’ta tekrar
canlandırılarak hayata geçirilirken, diğer taraftan da Mısır’da ve çok geniş
bir coğrafyada hüküm süren Abbasi devletinin başka şehirlerinde de birçok
hastahaneler açılmıştır. Böylece X. yüzyılda İslam dünyasında hastahanecilik ve
tıb oldukça parlak bir devir yaşamıştır.
Ne var ki, Selçuklular döneminden önce yaşanan bu parlak devirden bugüne neredeyse hiçbir iz kalmamıştır. Bu muhteşem hastahanelerin harabelerine bile artık rastlamak zor olduğu gibi, onlar hakkında yazılmış kitap da çok azdır.
İslam dünyasını iç ve dış tehlikeler karşısında çökmekten kurtaran ve Anadolu’nun fethini ve Türkleşmesini sağlayan Selçukluların tarihi varlığı, Türk-İslam tarihi ile birlikte Avrupa tarihi için de bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Avrupa’da Rönesans devrinin doğmasında Türklerin rolü dikkatlice ele alındığında, özellikle Selçukluların Avrupa kültürünü, Avrupa tıbbını, hastahanelerini ve üniversite kuruluşlarını ne kadar çok etkilediği daha bariz bir şekilde görülebilir.
Selçukluların ilk hastahanesi ve tıp medresesi Alparslan’ın (1063–1072)
veziri Nizamü’l-Mülk tarafından Nişâbur’da kurulmuştur. Ne yazık ki, bu
hastahane ile Selçukluların 1055’ten itibaren Bağdat, Şiraz, Berdeşir, Kâşan,
Ebher, Zencan, Gence, Harran ve Mardin’de kurdukları diğer hastahaneler de
bugüne ulaşamamışlardır. 
Bugüne ulaşabilenler; Şam’daki Nûreddin Hastahanesi (1154), Kayseri’deki Gevher Nesibe Dâruşşifası ve Gıyaseddin Keyhüsrev Tıp Medresesi (1206), Sivas’taki Keykavus Dâruşşifası (1217), Divriği’deki Behram Şah’ın kızı Turan Melik’in Hastahanesi (1228), Tokat’taki Gök Medrese denilen Pervâne Bey Dâruşşifası (1275), Çankırı’daki Atabey Ferruh (1235) ve Kastamonu’daki Ali b. Pervâne hastahaneleridir (1272). Ayrıca, Selçuklulardan önce Anadolu’da inşa edilen ve Selçuklular tarafından da aynı maksatla kullanılan Amasya Dârüşşifâ’sı gibi yapılar da bulunmaktadır.2 Beylikler devrinde de Anadolu’da bazı hastahaneler inşa edilmiştir.3 Bu Selçuklu hastahaneleri, günümüze ulaşan en eski İslam hastahaneleri olmanın yanında, Avrupa’da İslam kültürünün en etkili dönemini teşkil eden Haçlı seferleri sırasında faal bulundukları için de dünya hastane tarihi ve hastahanelerin gelişimini araştıranlar açısından da büyük öneme haizdirler.
Selçuklular genel hastahanelerin dışında, cüzzamlıların tecrit edilerek bakıldığı miskinler tekkesi veya cüzzamhâneler ile akıl hastalarının tedavileri için hususi merkezler de kurmuşlardır.
Anadolu’da Selçuklular ve Beylikler devrinden kalan bu müesseseler, Osmanlılar zamanında da vakfıye şartları ve mevcut mütevellileri ile faaliyetlerini yakın zamanlara kadar aynen sürdürmüşlerdir. Mesela Kayseri, Sivas ve Amasya’da bulunan büyük hastahane ve tıp merkezleri faaliyetlerini uzun süre devam ettiren yerlerin başında gelir.
Selçuklular,
savaşlarda yaralıların tedavisi işine çok önem verdiklerinden, büyük seyyar
hastahaneler vücuda getirmişlerdir. Meselâ, Selçuklu sultanı Melikşah’ın
ordusunda tabiplerle, hastaların ve aletlerin 100 deve ile taşındığı bir seyyar
hastahane bulunmaktaydı. Özellikle Anadolu’da bulunan kervansaraylarda,
hastalanan yolcular için birer tedavi merkezi bulundurmuşlardır. Yine bu
dönemde Selçuklu saraylarında hastahaneler kurulmuş olup, bu hastahaneler
gelenek olarak daha sonra Osmanlılara ve Moğollar döneminde de Çin’e kadar
tesir etmiştir. Selçuklular halk sağlığı ve tıp eğitimi için genel hastahane
niteliğinde “bîmâristanlar” kurmuşlar ve tıbbın devamı ve gelişmesi için
gerekli bütün imkânları tabiplerin kullanımına sunmuşlardır. Mesela, teori ve
pratiğe dayalı tıp eğitiminin verildiği bir hastahane olan ve Kayseri’de
1204’te, Anadolu Selçuklu hükümdarı Gıyaseddin Keyhusrev ile kız kardeşi Gevher
Nesibe Hatun’un yan yana yaptırdıkları kendi adlarıyla anılan tıp medresesi,
bugüne kadar eski halini muhafaza eden bir müessese olarak, Osmanlılar
zamanında da aynı fonksiyonlarını devam ettirmiştir. Bu tıp medresesinde
kullanılmak üzere vakfedilen malların 1584 yılındaki gelir toplamının 43.643
akçe tuttuğu görülmektedir. Burada tıp eğitimi veren hocalara günlük 20 akçe
maaş, hekim adaylarına ise 8 akçe harçlık verildiği bildirilmektedir.
Selçukluların son dönemde Amasya’da kurulan ve faaliyetini sonraki asırlarda da
sürdüren hastahane (1309) tıp eğitiminin İlhanlılardan sonra Osmanlılar’da da
devam ettiğini gösteren güzel bir örnektir.4
Selçuklu hastahanelerinde tedavinin yanında tıp eğitiminin de verildiği ve bu
derslerde İbn Sina, Razi, Galen ve Hipokrat’ın eserlerinden başka İsmail b.
Hasan el-Cürcânî’nin (ö.1137) Zahîre-i Hârizmşahî5
adlı Farsça ansiklopedik eserinin de ders kitabı olarak okutulduğu tespit
edilmiştir. Selçuklu tıbbı ve hastane mimarisinin yanında, hastahanelerindeki
tıp eğitim sisteminin de Avrupa’daki tıp eğitimini etkilediği, Orta Çağ’da
Salerno, Montpellier ve Paris gibi
Avrupa’nın önemli şehirlerindeki tıp fakültelerinde okutulan kitapların
listelerine bakıldığında açıkça görülmektedir.
Selçuklu döneminde ve sonrasında Asya ve Avrupa’da kurulan hastahanelerin sadece çeşitli mimari özellikleri ve hasta yatağı başında klinik dersler verilmesi sahalarında değil, akıl hastalarının ilaç ve müzikle tedavi edilmelerinin esasları bakımından da Avrupaya öncülük etmiştir.
Anadolu’daki, Selçuklu ve Beylikler devrine ait tıp müesseseleri, imâret binaları ve ibadet merkezleri Osmanlılar devrinde aynen muhafaza edilmiş ve kullanılabilecek olanlar faaliyetlerini aynen sürdürmüştür. Bu sebeple Anadolu’da, hastahane olarak çok az sayıda Osmanlı yapısı bulunmaktadır. Mâmûr bir Anadolu teslim alan Osmanlılar, bütün mesâilerini Trakya, Balkanlar ve Avrupa toprakları üzerinde yoğunlaştırmışlardır.
DİPNOTLAR
1- İbn Hişam, II, 239,
2- Osman Şevki, Beş Buçuk Asırlık Türk Tababeti Tarihi (Nşr. İ. Uzel), Ankara 1991, s.91-93.
3- Osman Turan, Türkiye Selçukluları Hakkında Resmi Vesikalar, Ankara 1988, s, 52.
4- Meşhur Hekim ve Türk âlimi Sabuncuoğlu Şerafeddin (1385- 1468), 1465 yılında bu hastahanede. Ebu’l-Kâsım ez-Zehrâvî’nin (ö.1013) Kitbü’t-Tasrîf’ine ve kendi tecrübelerine dayanarak hasta ve hekim resimleriyle ameliyatların gösterildiği Cerrâhiyye-i İlhâniyye adlı eserini yazmıştır. Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul l982, s. 51
5- Yeni Cami Kütüphanesi, nr.915.