Sızıntı Arşivi

Nisan 1991 · s. 120 · 4 dakikalık okuma

Sekine ve Tuma'nine veya İtmi'nan

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

SEKÎNE VE TUMA'NÎNE VEYA İTMİNÂN

Sekîne; sükûn kökünden, vakar, ciddiyet, mehabet, ünsiyet, dalgaların dinmesi ve sakinleşme manalarına gelir ki, hafiflik, huzursuzluk, kararsızlık ve telâşın zıddıdır. Sekîne, tasavvuf erbabınca; gaybî varidatla kalbin oturaklaşmasıdır ki, böyle bir kalb, sürekli bir dikkat ve temkin içinde öteleri kollar, sermedi esintilere açık bulu­nur ve itmi'nân etrafında dolaşır.. bu makam aynı za­manda " ayne'l-yakîn" mertebesinin de başlangıcıdır. Bu itibârla da, çok defa ilim yoluyla gelen varidatla basire­tin avladığı şeyler birbirine karışır; muvakkaten müşahe­de ufku buğulanır; bundan da bir kısım iltibaslar doğar.

Sekîne, bazen, sezilip-sezilmedik gizli işaret ve emare­ler şeklinde zuhur eder; bazen de bizim gibi avamdan in­sanların bile tanıyıp-bileceği kadar açık tecellîlerle gelir. Sekîne ve ona refreflik eden işaret ve emareler ister vic­dan kulağına fısıldanan birer ma'nevî esinti, birer ilâhî nefha gibi ancak çok dikkatle sezilebilecek türden olsun, isterse, İsrailoğullarına ihsan edildiği gibi herkesin göre­bileceği şekilde ve hârikalar izhâr ederek gelsin, gelsin ve sekîne erbabı arasında bulunsun-Üseyd b. Hudayr'ın Kur'ân okuduğu esnada ve daha başkalarını farklı durum­larda bürüyen buğusu şeyler hatırlansın-kendini hissettir­sin, kuvve-i ma'neviyyeyi kanatlandırsın ve irâdelere fer olsun, o her zaman, "îmânlarına îmân katmak için mü'minlerin kalblerine sekîne ve emniyet indiren O'dur." meâliyle ifâde edeceğimiz " " (Fetih/4) âyetiyle anlatılan, aczini-fakrını müdrik ve ihtiyaçlarının şuurunda olan mü'minlere medâr-ı şükran ve medâr-ı şevk olmak üzere ilâhî bir te'yittir. Bu te'yide mazhar olmuş bir mü'min artık dün­yevî korku, tasa ve endişelerle sarsılmayacağı gibi, aynı zamanda onunla iç ve dış âhenge ulaşır ve bir huzur in­sanı haline gelir.

Sekîneye mazhar bu ahenk ve huzur insanı, davranış­ları i'tibâriyle vakur, emniyet telkin edici, inandırıcı ve ciddî, iç âlemi i'tibâriyle ve Allah'la münâsebetleri açısın­dan da temkinli, dikkatli, benlik, çolpalık ve şatahat dü­şüncesinden uzak ve bektâşiyâne hezeyanlara karşı da hep kapalıdır. Her varidat ve her inşirah veren esintiyi O'ndan bilir, edep ve şükranla iki büklüm olur, her hu­zursuzluk ve tatminsizliği de mahiyetindeki boşluklarla irtibatlandırır, kendini sorgular ve nefsiyle hesaplaşır.

Tuma'nîne veya itmi'nân, tam sükûn, tam oturaklaşma ve kalbî hayat adına gelgitlerin bütün bütün sona er­mesi şeklinde ta'rîf edilmiştir ki, o da, itmi'nânın sekîne üstü bir hâl olduğunu göstermektedir. Sekîne, nazarî bil­gilerden kurtulup, gerçeğe uyanma mevzuunda bir baş­langıç ise, tuma'nîne bir nihâî nokta ve bir son duraktır.

Tasavvuf erbabının, tuma'nîne üstünde gösterdikleri "râdiye" ve "merdiyye" dereceleri itmi'nânın, ebrâra âit birer buudu ve rızâ semâsının iki derinliği; "mülheme" ve "zekiyye" de onun mukarrabînle alâkalı, zor idrâk edilir iki diğer mertebesidir.. ve varidatı gibi bişâreti de hem çok hem de dupdurudur.

Sekîneye mazhar ruhlarda, yer yer ters akıntılar ken­disini hissettirebilir, ama tuma'nîne de herşey rayına oturmuşluk içinde cereyan eder; kalb tıpkı bir kıblenüma gibi sürekli Hakk hoşnutluğunu gösterir ve vicdan ibre­sinde de en küçük bir sapma olmaz. Bu öyle yüksek bir "yakın" mertebesidir ki, bu mertebede seyahat eden ruh, her konakta ayrı bir " : İsterim ki kalbim itmi’nâna ulaşsın" gerçeğine şâhid olur ve her menzilde ayrı bir varidatla taltif edilir. Dolaştığı her yerde " ; Hak dostları için ne bir korku vardır ne de onlar tasalanırlar.." nefehatını duyar.

: Onların üzerine melekler iner ve derler ki; Korkmayın! Tasalanmayın, size va'dolunan Cennet'le sevinin!" bişâretini hisseder, : Biliniz ki, kalbler ancak, Allah’ın zikriyle huzura erer" kevserini zevk eder, tabiat ve cismaniyet üzerinde yaşar.

Tuma'nîne, ihsanın sebepler üstü ve vasıtalar ötesi bulunmasının unvanıdır. Akıl, tabiatüstü seyahatini bu mertebede noktalar.. ruh, bu noktaya ulaşınca dünyâ kaygılarından kurtulur..his, bu sihirli konakta bütün ara­dıklarını bulur ve damla iken derya olur.

Bu mertebeyi elde etmiş kimsenin ünsü "üns-Billah" şevki " şevk-İlâllah" bekası " bekâ-Billah" kelâmı da "maa-Allah"dır.[1] O, kendine aralanan bu panjurdan, kendi sınırlılığı içinde sınırsız görmeye, sınırsız işitmeye ve sınırsız iktidara ulaşır.. ulaşır da, herkesin bocaladığı, şaşkınlığa düştüğü en girift, en karmaşık hâdiseler girda­bından dahi bir solukta sıyrılıp çıkar.

Böyle bir ruh, dünyevî telaş ve endişelerden kurtuldu­ğu gibi, herkesin korkup tir tir titrediği ölüm ve ölüm ötesi handikapları da " : O senden, sen de O'ndan hoşnud olarak dön O'na" iltifat ve teveccühleriyle gülerek karşılar ve Ölümü varolmanın en tatlı, en imrendirici neticesi olarak görür. O, ölümle nok­talanan dünyâ hayatından sonra-İbni Abbas'ın mezarının başında duyulduğu gibi-her menzilde " " fermanını işitir, kabir hayatını Cennet yamaçların­da geçirir, mahşeri bir hayret ve hayranlık olarak duyar, mizanı bir mehâfet ve mehabet neşvesi içinde yaşar, köp­rüyü de mecburi istikamet olduğu için geçer.. geçer ve ruhunda itmi'nâna ermiş gönüllerin karargâhı olan Cennet'e ulaşır.

Böyle bir ruh için dünyâ affa giden yolda hazırlanmış bir arafat, ondaki zaman, büyük bayram için bir arefe, ukbâ ise bayramlar bayramıdır.