Sızıntı Arşivi

Temmuz 1997 · s. 256 · 4 dakikalık okuma

Şehrin Kalbini Delmek

M.Fatih Andı · Edebiyat

“İnanç zihniyeti, zihniyet hayatı şekillendirir.” İnsan hayatının, içinde şekillendiği pota veya kalıplardan birisi de “mekân”dır. İnsanlar, insan toplulukları, mekânlara kendi kimlik ve kişiliklerini yansıtırlar. Mekânı yaşama, hayatı yaşayışın tamamlayıcı bir parçasıdır. Fakat “mekânı yaşayış”, bir noktadan sonra “mekânla yaşayış”a dönüşür. Yani insan, mekânı değiştirdiği, ona şekil verebildiği gibi, içinde hayat sürdüğü mekânın da insan hayatını şekillendirmesi, ona kendi şartları istikametinde bir yapı, bir hayat tarzı, giderek bir zihniyet kazandırması da söz konusudur.

Bu sebeple, nerede yaşadığımız, niçin orada yaşadığımız ve benzeri sorular bir süre sonra orada “nasıl” yaşadığımız sorusunu, hatta problemini de beraberinde getirir. Zira bir yerde niçin ve nasıl yaşadığımız, birçok durumda giderek bizim için temel insâni bir problem haline dönüşebilir. Unutmamalı ki, psikoloji kitaplarının insan karakterini şekillendiren unsurlar arasında başköşeye oturttuğu etkenlerden birisi olan “çevre” faktörünün muhtevasında, en geniş anlamıyla “mekân” kavramı da saklıdır. Bu mekân kavramının sınırlarını derece derece genişletirseniz, evden sokağa, sokaktan şehire, şehirden memlekete doğru bir genişleme ile karşılaşırsınız.

“Vatan” da bir milletin büyüklük, hürmet ve muhabbet duygularıyla benimsediği ve şahsiyetini ancak içerisinde bulduğu bir mekân değil midir?

İşte belki de mekânın bu önemi ve fonksiyonu yüzündendir ki, Kur’ân-ı Kerim bize geçmiş kavimlerin kıssalarından örnekler verirken, sık sık onların perişan yurtlarından, harap olan şehirlerinden de bahseder. İnşa ettikleri görkemli İrem şehrinde nefislerinin azgınlıklarını şahlandıran Âd kavmi, dağlarda kayalardan muhkem şehirler yontan Semûd kavmi, şehirlerinin görkem ve şatafatı içerisinde dünyaya sarılarak Hz. Salih peygamberi yalanlayan Medyen ahalisi, şehirleri başlarına geçirilen Hz. Lût’un kavmi Yüce Kitap’ta bize uyarıcı örnekler olarak anlatılır. Bu geçmiş topluluklar, mekânı kendi nefislerine hoş gelecek şekilde, israf ve şatafatla yoğurmuşlar, fakat bu yoğuruş, onlar farkında olmadan, kendilerini de yoğurmuş ve neticede inşa ettikleri mekânların azameti, bu azamet ve görkemin nefislerine zerk ettiği gurur ve kibir, o toplumları ilahi davetin çağrısı karşısında kör, sağır ve dilsiz yapmıştır. Bu “deforme” oluşun cezası ise müthiştir. Bizzat Kur’ân-ı Hakîm’in bildirdiğine göre, kurdukları şehirler bu toplumların başına geçirilmiştir (Tevbe/70, Neml/52, Fecr/6-14).

Yarattığı insanın fıtratını, herkesten daha iyi bilen Yaratıcının bu uyarıcı âyetleri herkes içindir. O zaman onlar içindi, bugün de bizim için... Hatta bilhassa ve en çok bizim için...

Zira, büyükşehir, metropol, mega-city, adına ne dersek diyelim, bugünün modern kentleri, belki de İrem yahut Medyen şehirlerine benzer bir şekilde, içinde yaşayan insanları yutuyor, kuşatıyor ve onları fıtri yapılarından, yani Yaratıcı’nın programladığı özlerinden uzaklaştırıyor. Bir yandan onları, ilahi ve insani sorumluluklarından uzaklaştırıp, meydanı nefislerinin azgınlık ve iştihalarına bıraktırıyor, diğer yandan kaos ortamında iyilik, güzellik ve insânilik vasıflarını bünyesinde taşıyan pek çok oluşumu boğuyor, cılızlaştırıyor veyahut engelliyor.

Günümüzün büyük modern kentleri, insanın fıtratındaki kozmosa ayarlanmışlığı kaosa teslim etmekte, insanı bozmaktadır.

Bu, böyledir. Çünkü bu modern kentlerin arkasında yatan zihniyet, yani modernizm ve

modernizmi doğuran Batı medeniyetinin temelinde kaos yatar. Bu dünyayı insan için ” “düzenlenmiş” bir kozmos ortamı ve insanı da bu ortama, birtakım sorumluluklarla “gönderilmiş” bir “varlık” olarak değil de, dünyayı kaotik bir arena, insanı da bu ortamda “tesadüfen” ve başıboş bulunan bir “canlı” olarak gören bir zihniyetin mekândaki tezahürüdür günümüzün modern kentleri ve bu kentlerin bıktırıcı ve ürkütücü karmaşası.

Bu durumu, her toplumda, her halde en çok sanatkârlar hisseder ve yaşarlar. Çünkü sanat gibi ilahi bir mevhibe ile donanmış ve “alıcılar”ı herkesinkinden daha hassas kılınmış olan sanatkârlar, toplumlarının gözcüsü ve sözcüsüdürler.

Bu açıdan baktığımızda, bu sözcülük fonksiyonunun bizim sanatımızda ve edebiyatımızda da aksini, hem de oldukça gür bir tonalitede bulduğunu görürüz. Mesela bizim hayatımızın da iyiden iyiye modern Batılınınki gibi yapılmaya çalışıldığı ve ne yazık ki, pes perdeden öyle de olduğu günümüzün sosyal yapısı içinde, edebiyatta da bu konunun yansımaları önemli bir temayı teşkil eder. Cumhuriyet sonrası Türk şiirinin, özellikle ikinci yeni akımından bu yana en çok işlenen temalarından birisini modern şehir hayatına duyulan tepki, şehir mekânlarından kaçma isteği, kentlerin insan hayatına ve ruhuna koyduğu ambargo oluşturur. Bu konu son dönem Türk edebiyatında önemli bir yer teşkil eder.

“Dağlarda Şarkı Söyle” şiirinde modern kentlerin şaşkın insanına;

Al eline bir değnek,

Tırman dağlara şöyle!

Şehir farksız olsun tek,

Mukavvadan bir köyle.

Uzasan, göğe ersen,

Cücesin şehirde sen;

Bir dev olmak istersen,

Dağlarda şarkı söyle!

diye tavsiyede bulunan Necip Fazıl, “Şehrin Kalbi”nde ise;

Nur yolunu tıkıyor yüzbir katlı gökdelen

Bir küçük iğne yok mu, şehrin kalbini delen?

diye soruyordu. İsmet Özel ise “Esenlik Bildirisi”nde;

Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir

kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa

yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa

o şehirden öc almanın vakti gelmiş demektir.

derken, meşhur “Âmentü”sünde de şunları söyler!

Dilce susup

bedence konuşulan bir çağda

biliyorum kolay anlaşılmayacak

kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın

yanık yağda boğulan yapıların arasında

delirmek hakkını elde bulundurmak

“rahm” a çağdaş terimlerle yanaşmak için

bana deha değil

belgeler gerekli

kanıtlar, ifadeler, resmi mühür ve imza.

Bu örnekleri ve isimleri sayfalar dolusu çoğaltmak mümkündür. Biz burada konunun bir “şemme”si kabilinden, tadımlık birkaç mısra verdik. Buradan yakalayarak izi takip eden ilgili okuyucu, Batılı modern kent mekânlarının ve bu mekânların insanımızın hayatına getirdiği olumsuzlukların, bizim şairlerimizde nasıl akis bulduğuna, onların kendi insanlarının birer iyi sözcüsü olarak, yaşanan kargaşa ve bunalımı ne şekilde canlı ve etkili bir surette ifade edebildiklerine şahit olacaktır. Bu şehadet, belki de onun yaşadığı mekâna daha şuurlu bir tarzda bakışını, mekân-insan-zihniyet üçlüsünü daha iyi değerlendirmesini sağlayacaktır.