Nisan 1986 · s. 96 · 2 dakikalık okuma
Sancı

O. Özsoy
Bu kelime bizlere hiç de yabancı değil.. Sancı kelimesini duyduğumuzda, kiminizin bas, kiminizin karın, kiminizin de diş ağrısı gelmiştir aklınıza... Ama ben, sancı kelimesini duyduğumda; mekanik aletlerde arıza anında yanan ikaz 1ambasını hatırladığım gibi, bir muamma şeklinde yaratılan insanda da, sancının varlığını hatırladıkça, yaradanıma teşekkür etmek gerektiğini hissediyorum.
Öyle ya; sancı olmasaydı ne olurdu halimiz? Hastalıktan bitap düşüp yemeden içmeden kesildiğimizde, belimizi doğrultamayıp başımızı kaldıramadığımızda, nereden bilecektik hastalığımızın ne olduğunu? Doktora gittiğimizde doktordan medet umacak, fakat doktora, neremizin ağrıdığını gösteremediğimizden, derdimizi anlatamadığımızdan, eli boş, boynu bükük geri dönecektik. Ve her geçen gün, derdimizin ne olduğunu anlayamadığımızdan, içine kurt düşmüş bir ağaç gibi içimizi kemirecek, hazan görmüş yaprak gibi solacak ve ilk rüzgârda sallanıp toprağa düşecekti. Ama biz; her biri ikaz lambası olan ağrılar sayesinde, derdimize anında teşhis imkanı buluruz. Ve sancı sayesinde bizler, cerrahın önüne bırakıyor, en büyük nimetlerden biri olan sağlığımıza kavuşmuş oluyoruz.. Evet derdimizin devasını, sancının içinde buluyoruz.
Evet; tıbbi; içtimai, beşeri, bütün dertlerin devasını çekilen sancılarda buluyor, sancı çeken kafalar sayesinde derdimizin ne olduğunu daha iyi anlıyoruz. Anaların doğum sancısını düşündükçe yeni neslin doğuşunu hatırlıyor, her türlü mikrop ve masiyetten uzak nesillerin, sancıların sonunda doğduğunu biliyoruz..
Yaradan derde göre sancı vermiştir, dert arttıkça sancı da artmıştır. Kainat en büyük derdin sancısını çekerken, Kainatın Fahri gözlerini dünyaya açmıştır. Ardından, asırların derdi üstüste yığılırken, dertliler ordusu derde deva olmak üzere ufukta şaha kalkmıştır. Şimşekler ufukta çakıp, fırtınalar ufukta koparken, damla damla rahmet semayı kaplamıştır.
Tatlı sancıyı çekenler, tatlı geleceği kurma bahtiyarlığına erecek hamuleye gebe olanlar olmuştur. Hz. Meryem Hz. Isa’ ya, Âmine Hatun Kainatın Fahrına gebe iken çektiği sancı, hep aynı sancı, yıllar sonra Fatih’e gebe validenin çehresindeki tebessüm aynı tebessümdü. Niye tebessüm etmesindeki? Sancı, en büyük sancağın sancaktarlığını yapacak sancaktar için olduktan sonra, kendisinin bu sancıdan ölmüş olmasının ne ehemmiyeti vardı ki; zaten satıcının gayesi sancaktarı doğurmak değil miydi?
Maziye baktığımızda, milletinin bahtsız talihine son vermek, kötü gidişe (dur) demek, köküne ve özüne sahip nesiller yetiştirmek için çırpınanlar, hep bu sancıyı çekenler olmuş, semalarda en kutlu yeri işgal edip, geriden gelenlere ışık saçanlar da, mazinin en ihtişamlı, en göz alıcı, en müdebdep medeniyetlerini kuranlar olmuştur.
Ve mazinin altın reçetelerine bakılırsa; geleceğin mutlu dünyasını, garipler ordusunun pür-sevdasını, nesli cedit doğurma uğrunda sancı çeken şefkatli sineler kuracak, beklenen şafak söktüğünde, geceleyin çekilen sancılar nur yüzlü, güneşi dahi kıskandıran nesiller doğurmuş olarak karşımıza çıkacaktır.
Bu idrak ve anlayış içerisinde sancı çeken gönüllere, “aynı sebebler, aynı neticeleri doğurur” düsturundan yola çıkarak, senetvari şu sözü unutmamalarını, müşahhas misal isteyenlere tarihe bir göz gezdirmelerini tavsiye edeceğiz; Evet, sancınız artmışsa, doğumunuz yaklaşmış demektir..
Sancı çekenlere ne mutlu...