Mart 1993 · s. 35 · 6 dakikalık okuma
San'at ve San'atkara Dair

İnsan için yapılmış bunca tariflere, “insan, arayan bir varlıktır” tarifini eklemek, herhalde yanlış olmayacaktır. Evet, insan, arayan bir varlıktır.
Mücerred mananın; madde, zaman ve mekân zindanlarında hapsolduğu şu âlemde insan, bu üç zindanı da aşıp, manaya ulaşmanın arayışı içindedir. Başka başka adlar da koysa, onun bütün derdi, ızdırabı, sevinç ve gözyaşları, aramaktan ve bulamamaktan gelen vaveylalarla, arama ve bulma zevkinin gönüle akseden lem’a cilvelerinden başka bir şey değildir.
Nedir insanın aradığı mana? O yalnız insanın değil, bütün varlıkların aslını, özünü teşkil eden manadır. Ve yine o, içinde yaşadığımız şu üç veya dört buudlu âleme değil, buudlar ötesi âleme aittir. Tek bir güneşin ısısı ve ışığıyla yeryüzündeki bütün varlıklar- da yansıyıp, onları “görünür” kılması gibi; her varlığın özünü oluşturan mana da varıp, İlahi isimlerden birine dayanır.
Her varlık, vücud ve hayatını İlahi isimlerin tecellilerine borçludur. İşte bütün varlıklar, farkında olsunlar veya olmasınlar, mahiyetlerinin özünde yatan İlahi isimler vasıtasıyla, o ismin Sahibini arar, ya da O’ndan ayrı düşüşün ızdırabını seslendirirler. Bir yandan o ismi tesbih eder, yani hayatı ve bütün fonksiyonlarıyla o ismin bin bir buudlu tecellilerini ortaya koyarken, bir yandan da, her soluklanışlarında ismin Sahibi’ne dönüşün tatlı sancılarıyla kıvranırlar. Mesela, “sema okyanusunda hem kendi ekseni, hem de güneş etrafında mevlevi gibi iki hareketiyle dönerek”, günlerin ve yılların meydana gelmesine sebep olan yeryüzü, bu hareket ve fonksiyonuyla bir yandan Yaradan’ın Adl, Mukaddîr, Kadîr gibi isimlerini tesbih ederken, bir yandan da eğrilmiş belli, yani yörüngesinin sergilediği tevâzû içinde yılda dört defa üzerine geçirdiği mevsim elbiseleriyle bin bir çeşit dilde arz-ı ubudiyette bulunarak, O’nun yolunda deprenip durmaktadır. Bunun gibi, mahviyet ve tevâzûun sembolü olan su, “başını taştan taşa vurup gezmesi” ile O’na ulaşma cehdi sergilerken, geçtiği yerlerde cana can katmakla da O’nun Muhyi ismini tesbih etmektedir. Topraktan semaya uzanan milyonlarca el, hem O’nu bin bir ismiyle tesbih eden, hem de O’na uruc niyet ve arzusunu seslendiren diller değildir de nedir? Çiçekler; koku, renk ve şekilleriyle bir yandan O’nun Müzeyyin, Mülevvin gibi isimlerini tesbih ederken, bir yandan da rengin, tenasübün ve cemalin diliyle O’na niyaz etmekte ve boyun büküşleriyle de O’ndan ayrı düşüşün ızdırabını dile getirmekte değiller midir? Semadan yağan yağmurlar, Rahim, Kerim, Muhyi, Mukaddir gibi isimleri sayısız dillerle tesbih etmenin yanısıra, bir başka buudda derin bir hicranın da gözyaşlarından başka bir şey midir?
İşte insan da, bütün diğer varlıklar gibi, kopup geldiği bir yüce âlemden ve Âlemlerin Sahibi’nden ayrı düşüşün ızdırabını bütün zerreleriyle hisseden bir varlıktır. Ne var ki O, mecburi bir dönüş yolunun başına zorla bırakılmamış, iradeyle serfiraz kılınarak, çoğu varlıklara karşı bir ‘başyüce’ konumuna oturtulmuştur. Yalnız, nimet ölçüsünde ‘mes’uliyet’ prensibiyle, oldukça ağır, ağırlığı ölçüsünde de şerefli bir emaneti taşımakla da mükellef kılınmıştır. Esasen, kendisine verilen bütün letâif, iradesini Yaradan’ın iradesi istikametinde kullanabildiği takdirde, bu vazifeyi bihakkın yerine getirmede birer vasıta, birer yardımcı olma mevkiindedir. Fakat insan, Sahibi’ni bulup tanımada adeta zilliyet makamında bir vahid-i kıyâsî olması gereken enaniyetini, yani ‘ben’ini ve benliğini, egosunu asıl ve bağımsız sanma hatasına düşebilir; bir başka ifadeyle, kendindeki mananın asıl Sahibini ararken, o manayı oluşturan İlahi isimlerin tecellilerini kendine mal ederek, kendisini ve isimlerin Sahibi’ni tanımada tam bir ölçü olan enaniyetine takılır, ona asliyet verir ve dalalete düşer.

Çoğu insanlar, tekdüze hayatları ve gelişmemiş hassasiyetleriyle, niçin yaşadıklarını bile bilmeden bu dünyadan göçüp giderler. Fakat, bu insanlara da, yeryüzüne de yön ve şekil veren insanlar da vardır ki, bunlar, Yaradan’ın Sâni isminin mazharları olan san’atkârlardır denebilir. San’at, bir ilham gerektirdiği kadar, O ilhama mazhariyet için sa’y ve iktisab da gerektirir. Okuma, malûmat, tefekkür, nazar bu iktisabın önemli unsurlarındandır. İşte, bütün bu gayretlere terettüb eden ilhamla neticede bir eser ortaya koyma diyebileceğimiz sanat, sormadır, aramadır.
Sâni ismine sadece bir ayine olma noktasında; manayı yani ortaya koyacağı eserin hakikatını arayan insan, bu maksatla iç dünyasında da çığlık çığlığa bir koşunun içindedir. Bu çığlıklar, manayı seslendiren bir tesbih oluncaya kadar, kimi zaman kelimelerde, kimi zaman taş ve toprakta, kimi zaman fırçanın ucunda kırık dökük ifadesini bulur. Ne var ki, temelde hakikatı arayan insanın başına bazan, belki de çok zaman farkında olmadan dalalet taşı düşer... İşte, bizzat san’at kelimesinin yapısının da ortaya koyduğu gibi, san’at ferdidir, dolayısıyla kişilere göre dereceleri olduğu gibi, yine kelimenin yapısı içinde sun’i olabildiği kadar hakiki de olabilir.
Hakikati katı bulamamış san’atkâr, hem sun’iliğin, hem de ferdiliğin temsilcisidir. İnsan fıtratı gereği güzele ve güzelliğe âşıktır. Eşyanın asıl varlığını teşkil eden manada bizatihi güzeldir. Bu manayı bir yönüyle gizleyen ve dolayısıyla nazarları kendisine çeken, nazarı doğru insan için ise ifade ettiği manaya yol veren eşya, kendinde tecelli eden mananın güzelliğiyle güzeldir. Ne var ki, bu manayı göremeyen, eşyanın ötesine geçip hakikata yol bulamayan ve gölgeyi asılın, enaniyetlerini de Yaradan’ın önüne koyanlar, varır varır eşyaya takılırlar ve bunların uğraştığı san’at, kelimenin bir anlamıyla sun’iliktir. Böylelerinin san’atlarının nesnesi, eşyanın maddi yanıdır; oysa eşya, asıl varlık ve asıl güzel olan mananın formudur. Bu şekilde form ve şekille uğraşan sanatçının eseri, kopyanın kopyası olacağından hem güzel olmayacak, hem de soğuk bir taklit olması hasebiyle, hakikatı yansıtmayan bir oyalanmadan öte gitmeyecektir. Bu sebepledir ki, fiziki görünüş, fanileri ve maddi güzelliği ölümsüzleştirme gayreti, ya da fanilikten ve takıldıkları maddi güzelliğin pörsüyüp gitmesinden gelen ah u eninler ve yetimane ağlayışlar, böylesi sanatçıların eserlerindeki başlıca temayı oluşturur.
Gerçek sanat, eşyanın hem gizleyip hem gösterdiği manayı arama, tanıma ve bulup tanıdıktan sonra da gösterip tanıtmanın, bir diğer manasıyla tesbit etmenin adıdır. Hakikatı ve güzeli arayan gerçek san’atkâr, his, bilgi ve tefekkürle san’atında mesafe katettikçe, hayalleriyle de öteleri, daha daha öteleri zorlar. Eşyadan manaya geçtikten sonra, eşyanın da mananın da Sahibi’ne yönelir ve bu noktada kâinat, onun için baştan sona pervaz edilecek bir hayret utku haline gelir. Bu ufukta durmak yoktur; bir cilveden diğerine, bir renkten ötekine atlama ve hayran hayran dolaşıp durma vardır. San’atkâr, her kanat çırpışta duyup hissettiklerini sözün, mimarinin fırçanın... diliyle ifade edecek olursa, zirveye varıncaya kadar hep bir terakki içinde olacağından, ifadelerinde daima bir eksiklik hissedecektir. Bilhassa ilk basamaklarda zaman zaman hale mağlup olmalar baş gösterir; bilhassa şiirde biçime, mana ölçüsünde değer verilir ve hayalle hakikat birbirine karışır.
İşte Kur’an-ı Kerim’de, Efendimiz’le alakalı olarak: “Biz, O’na şiiri öğretmedik” buyrulması, bu noktaya bakar.

Nihayet, aradığını ruhunda bulup, kâinatla da bütünleştikten, dışta aradığının “can içinde can” olduğunu gördükten ve dıştaki mana ile ruhundaki mananın ayniliğini müşahede ettikten sonra eserini ortaya koyan san’atkârın her bir eseri, artık hakikatın bir nevi ifadesinden başka bir şey olmayacaktır. Bu noktada san’atkâr, fırçanın diliyle de, mimarinin diliyle de konuşsa, nazımla da, nesirle de konuşsa, onun her bir ses ve soluğu, sözü ve sükutu, oturması ve kalkması, yemesi ve içmesi, buğu buğu hakikat tüten bir zikir ve tesbih olacaktır. Ve yine bu noktada, arayış basamaklarındaki şuurî hissediş, yerini halis ilme, koşturup durma da itminana bıraktığı ve hedef sadece hakikatı veya manayı ot taya koyma olduğundandır ki biçim aslında hakikatın tezahürü olarak çok daha güzel olduğu halde öyle yaldızlı ve parlak görülmeyebilir.
Onun içindir ki sun İlik ifade eden san atla gerçek san’at arasındaki farkı görmek isteyenler, maddenin dar kalıplarıyla, -kabiliyetleri varsa- semanın enginliklerinde veya ruhun derinliklerinde seyahate çıkabilirler.
Ubeydullah AKYÜZ