Sızıntı Arşivi

Temmuz 2000 · s. 286 · 7 dakikalık okuma

Salik

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE


Salik


Bir hedefi takip eden, bir yolda yürüyen ve Allah'a ulaşma gayreti içinde bulunan hak yolcusu diyeceğimiz salik; usulünce, Hakk'a ulaşma cehdi içinde bulunan herkese denir ki; her ferdin, istidat, kabiliyet ve mazhar olduğu/olacağı mevhibeler açısından farklı farklıdır:
Kimileri, fevkaladeden bir ihsan-ı ilahi ile, seyr u süluk-i ruhanide gözetilmesi esas sayılan disiplinleri görüp gözetmeseler dahi, bir hamlede, bir nefhada Allah tarafından çekilip rıza ve muhabbet mertebesine ulaştırılırlar ki, bunlara cezbedilen (meczubin-i ilahi) salikler denir. Bunlar başkalarının pek çok "erbain"lerle ulaşacakları hal veya makamları, miracın gölgesinde birkaç dakika, birkaç saat veya birkaç günde elde edebilir, çarçabuk nefsani kirlerden arınır, en hızlı şekilde kalb tasfiyesinden geçer ve hiçbir zaman sa'y u gayretlerle ölçülemeyecek bir süratle Matlub, Maksud ve Mahbub'larına ulaşarak, maiyyete mazhariyetin bütün ruhani ezvakını bir-den duyar ve zahir u batının birleşik noktası sayılan "insan-ı kamil" ufkunu ihraz etmiş olurlar. Bu manadaki "meczubin-i ilahi" insanlar arasında Hak sırlarının gizli defineleri, ziya-i ilim ve vücu-dun yeryüzündeki nokta-i mihrakiyeleri ve mü'minlerin gönül hayatları adına, ebedi susuzluklarını giderecekleri Hızır çeşmesinin de sakileri sayılırlar. Sözleriyle ölü kalbleri ihya eder, nazar ve teveccühleriyle kör gözleri açar, atmosferlerine girenlerin de kalbi ve ruhi yaralarını iyileştirirler. Bunlar yer yer, ayrı bir mevhibe ve ayrı bir varidatla hep mest u mahmur yaşar, iç içe girmiş zahir ve batınlarının alaim-i semasıyla çevrelerindeki taliplere temaşaların en baş döndürücülerini yaşatır.. gözleri basiretlerinin emrinde, dilleri gönüllerine bağlı; bakıp gördükleri her şeyde O'na ait renk ve çizgilerle kendilerinden geçer.. ağızlarını açıp konuştuklarında da hep inci-mercan saçarlar.. ve tabii her zaman O'nun "nim-u nigah"ıyla olsun başları dönmüş mestler gibi yaşarlar ki, halden anlamayanlar da onları mecnun veya sarhoş sanırlar. Bu türden saliklerin halini Bağdatlı Ruhi:

"Sanman bizi kim şire-i engür ile mestiz,

Biz ehl-i harabattanız mest-i elestiz." * diyerek ne hoş dile getirir!

Kimileri, ilk işaret ve işaretçilerle muvakkaten cezbeye gelip kendilerinden geçseler de, mahiyetlerindeki programın gereği hemen kendilerine gelir, yakazanın temkin zeminine sığınır ve gözleri açık olarak Hakk'a vuslat yolculuğunu sürdürürler ki; bunların duygu, düşünce, söz ve davranışlarında insanları iltibasa sevk edecek hiçbir şeye rastlanmaz; ne şatahat, ne naz, ne de laubalilik, hep "ma zağel basaru vema tağa-O'nun gözü ne kaydı ne de şaştı."(Necm, 53/17) atmosferinde veya serasında yürürler O'na güvenerek rıza ufkuna doğru...

Kimileri, seyr u süluk-i ruhanilerini, bu ulvi seyahatin disiplinlerine riayet ederek tamamlar; inayet televvünlü cezbe ufkuna ulaşır ve iradelerinin kutsi bir incizap merkezine bağlandığını hisseder gibi olur ve daha sonraki hayatlarını da, adeta kendilerini bir akıntıya salmışçasına hep o cazibe-i kutsiyeye bağlı sürdürürler. Artık nefisleri adına yokluğa kanat açmış bu kimselerde ne telaş, ne endişe, ne gam ne de keder; "Dost" der, Dost'la hemdem olur ve onun huzuruyla bütün huzursuzluklardan azade yaşarlar.

Niyazi Mısri'nin şu meşhur mısraları, bir zaviyeden işte bu ufku işaretlemektedir:

"Dünya gamından geçip, yokluğa kanat açıp,

Şevk ile her dem uçup, çağırırım Dost Dost."

Kimileri de mebde'den müntehaya kadar her zaman sa'y u gayret içinde bulunur.. herhangi bir beklentiye girmeden halisane bir kulluk sergiler.. ne cezbe görür ne incizap duyar.. ne naz bilir ne gider kuruntulara yaslanır. Dişini sıkar ve iradesinin hakkını vererek Hakk'a kulluğun en ince adabına riayetle, gösterişsiz, alayişsiz tam bir sebat ve ikdam kahramanı olduğunu ortaya koyar. İşte böyle biri, inanıp Müslümanca yaşamayı bütün ezvak ve keramata tercih ettiği/edeceği gibi Cennet ve ötesini de kat'iyen Hakk'a kulluğunun hedefi saymaz. İmanı ve ubudiyeti Rabb'in en büyük ihsanı bilerek bu büyük ihsana mazhariyetin şükran hisleriyle her zaman iki büklüm yaşar.

Mevlana kendi üslubuyla, böyle bir mazhariyeti şöyle resmeder:

- Mutluluk ve saadet gelip eteğimizi çekti ve götürüp çadırımızı gökyüzüne kurdu. Dün de o sevgili bana: "Bu vefasız dünyanın elinden ne haldesin" diye sordu. (Ben de) gülen devletin gülen bahtını gören nasıl olur (dedim). Mısır'ın, rüyasında bile göremediği şekeri, şükürler olsun ben dişimin dibinde buldum."

Salikin ilk işi, sağlam bir niyetle, istidat, kabiliyet ve seviyesine göre, "tevbe", "inabe", "evbe" unvanlarıyla yad edilen, Allah'ın sevmediklerinden sevdiklerine, istemediklerinden istediklerine, hayvani ve cismani hayattan kalbi ve ruhi hayata hicrete azmetmesidir. Böyle ciddi bir niyet, nefis tezkiyesi, kalb tasfiyesi ve ahlak tehzibiyle desteklendiği sürece, salikin zamanla zahiri de batını da farklılaşır ve daha bir mamur hale gelir.. ufuklar bir bir aydınlanır.. ihlas ve samimiyetinin derinliği ölçüsünde vicdan mekanizması itibarıyla bir nuranileşme ve davranışları açısından da apaçık bir istikamet örneği sergilemeye başlar. İmanın, tam bir iz'ana inkılap etmesi, iz'anın marifetle derinleşmesi, marifetin muhabbete dönüşmesi, muhabbetin alev alev aşk halini alması, aşkın gidip ta hayrete ulaşması yoluyla, topraktan, balçıktan yaratılan insan adeta sema ehlinin matmah-ı nazarı haline gelir ve melekuttaki "sacidin", "rakiin" esnafına bir kıblenüma olur. Artık ona teveccüh eden doğruya yönelmiş, ona tutunan da sağlam bir ipe sarılmış sayılır.

Mevsimi gelince, iç derinlikleri itibarıyla bir "menba-ı feyz" haline gelmiş bu "nüsha-i kübra", bir mevhibeler merkezi ve bir varidat mahzenine dönüşerek herkese ab-ı hayat sunan bir mübarek saki durumuna yükselir; yükselir ve kase kase semtine uğrayanlara kevserler sunar. Böyle halden hale intikal ederek yürüyen ve yükselen salikin, birbirinden farklı uğradığı her menzile "hal", kendi istidat ve kabiliyetinin nihai inkişaf noktası sayılan, bizim hak yolcusunun "arş-ı kemalat"ı diyeceğimiz hakiki ve izafi müntehaya da "makam" denir. "Herkesin istidadına vabestedir asar-ı feyzi." Her hak yolcusu yolculuğunu belli bir zirve ile noktalar ve ulaştığı bu burç veya şerefeden bütün mülk ve melekutu temaşa eder. Umum ehl-i kemalatın, kendine göre ulaşacağı son nokta onun için bir zirvedir ve bütün bu zirvelerin hepsi de izafidir. Fanileri Baki'den ayıran imkan-vücub arası ve "ev edna" sözcüğüyle işaretlenen hakiki bir zirve vardır ki, o da Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam'a (aleyhi ekmelü't-tehaya) mahsustur. O'nun dışındaki bütün "ebrar" ve "mukarrabin"le alakalı, "daha yüksek", "daha ali", "daha büyük"... gibi sözcükler tamamen izafidir ve herkesin istidat sermayesi ve mazhar olduğu ilahi mevhibeler itibarıyladır.

Ne olursa olsun, bir salik, kendi kemal ufkuna kadem basıp da kalbini "feyz-i akdes" ve "feyz-i mukaddes"lere mücella bir ayna haline getirince, ona nazar-ı Hak ayan olur.. gönlü üfül üfül ilham esintileriyle tanışır ve seviyesine göre varlığı daha değişik duyup yorumlamaya başlar. Her şeyi farklı görür, farklı duyar.. ve görüp duyduklarını gösterip duyurmanın heyecanıyla -istidadı el veriyorsa- yanar-tutuşur..

Ve oturur kalkar "el-Mabudu Hüvallah" der.. gerilir, koşar "el-Maksudu Hüvallah" hakikatını soluklar.. afakı, enfüsü didik didik ederek düşünür "el-Ma'rufu Hüvallah" sözcükleriyle nefes alır-verir.. ve her şeyi esma ve sıfat yörüngesinde "Zat" hakikatına bağlayarak gaybi imanın enginliğini zevki ve hali bir çerçevede kalben şuhudi hale getirir ve Hakani'nin dediği gibi:

"Layık oldur ki hemen salik-i rah,

Diye "la na'büdü illa iyyah" der, hali ve kali Hakk'a kulluğu, Cennet ve rü'yet-i Cemalullah neşvesi içinde duyar.. ve O'nun istek, dilek ve rızasına tam uygun olmadığı kanaatinde bulunduğu -bunların bir kısmı bazı uhrevi mülahazalar da olabilir- her şeyi geriye çeker, sadece ve sadece O'nu düşünür ve O'nun, düşünülmesine geçit verdiği alanlarda -gerek duymaya göre- tefekkühte bulunur. Müntehi bir salik için, "hüve" unvanıyla sadece ve sadece O söz konusudur. O'nun söz konusu olması "evvelen ve bizzat", "masiva" mülahazası ise, O'nun izni dairesinde "saniyen ve bil-araz"dır. Böyle bir mülahazada dünya ve ukbanın birbirinden farkı da yoktur; tevhid-i kıble ufkuna ulaşmış bir salik için, biricik Matlub ve Maksud, O ve O'nun rızasıdır.

Burada bir kere daha Mevlana'yı konuşturalım:

"Ey dünya talibi, sen bu alemde bir gündelikçi gibisin.! Ey Cennet aşığı, sen de hakikattan çok uzaksın.! Ey hakikattan bihaber ve iki alemle sevinen kimse, sen de Dost uğrundaki gam zevkini duymamışsın; sen de mazur sayılırsın..."

Hasılı, hedefini iyi belirlemiş ve bulunduğu ufkun farkında olan bir salik; dert kaynağı sayılan canı da, teni de teneşir tahtasına bırakır ve bütün varlık sermayesini gönül kapısının önüne saçar. Yol kesen her türlü ağyar düşüncesinden sıyrılarak kalbine yönelir ve onun dilini anlamaya çalışır. Göz ve kulaklarını basiretinin emrine vererek, fizik ötesi saf mülahazalar alemi-ne dalar. Böyle bir mazhariyetle bazen bir hamlede lamekaniliğe yükselir ve ikinci hamlede de sesini bütün semavat ehline duyurur.

Gönlün bütünüyle can hatifine çevrildiği bu nokta, bir sıçrayışla insanı sonsuzluk kapısına fırlatacak bir rampa gibidir. Böyle bir rampada çevkana dönen boyunlar, bir adım sonra baş ve ayağın aynı noktada bir araya gelmesiyle, arşiye ve ferşiye kahramanını bir halkaya dönüştürür ki, işte böyle bir an dilek kuşunun uçurulması gerektiği andır.. evet böyle bir durumda sadece kalbin ılık nefesleri duyulur.. bütün dilin-dudağın sesi kesilir. Baş daha bir bükülme gayreti göstererek, sırtını kalbe verir ve kendi kendine "ve'bud Rabbeke hatta ye'tiyekel yakin-Sana ölüm, yakin avazıyla gelip çatıncaya kadar Rabbi'ne ibadete devam et!" duygularını mırıldanır.