Kasım 1985 · s. 10 · 2 dakikalık okuma
Saat

Kolumuza takarız seni. Koşarız birlikte sonsuzluğa varmak ümidiyle sonsuzluk içinde. Sen, göstergesi olursun akıp giden zamanın. Sana her bakışımızda ömrümüzün bir parçasını kaybettiğimizi idrak edemeyiz. Sen o zaman yalnız olarak semaa kalkmış bir mevlevi gibi döner durursun ve çevrende senin bu hareketlerine hiç bir mana veremeyen ifadeler içinde yüzler görürsün. Dönüp durur yelkovanın ve takip eder onu yine dönerek akrebin. Kovalayan avcıdan kaçan ve yakalanmamak için attığı her adımda biraz daha ölen av misal, deveran eder bu halin. O zaman her an; sona varan nokvalar içinde kıymeti maddeyle ölçülemeyen, değerini hayat dediğimiz mefhumda bulan bir noktadır ki, çoğumuz bu değeri tespit etmekten uzak ve bu gerçeğe yabancıyızdır. Ve biz bu deveran içinde hala ömür ebedi ve sanki yerinde sabitmişiz gibi gurur ve kibir içinde çevremize yabancı kalmış ve kendimizden geçmişizdir. Bizzat gözümüzün önünde cereyan eden bu ihtarlı tablo bize bir şey ifade etmez. Tefekkür cihetine yabancılaşan ruh, artık vakaların sebeb ve neticelerini de idrak edemez hale gelmiştir.
Ölümsüzlük nektarı mı içtin be hey nedir bu saatten anlamamazlık? Kimbilir kaçıncı kez bakıyorsun o demir, çelik parçalarından oluşan bütüne. O, bazen bronz, bazen gümüş bazan de altın olabilir. Lakin hakiki mahiyetine yabancılaştığımız maddenin fani değerinin ne ehemmiyeti var. O da, saatin bize bir şey ifade etmeyen feryatları gibi, zamana belli belirsiz bir iz bırakarak kaybolmayacak mı?
O'na her bakış gafletle olduktan sonra saat kaç diye sormaya ne hacet. At onu parçala. Sen ömrünü ona bakınca göremiyorsan, yelkovan ve akrebin ömür saatlerini kırpan makas uçları olduğunu anlayamıyorsan, kır parçala onu... Vazifesini yapamayan eşyanın ne ehemmiyeti vardır ki..!
Bazıları için saat bir pusula gibidir. Yön gösterir. Tik tak eder. "ömür baki değildir, ebedi ömür ötede burası faniler otağıdır" der.
Saatin ebedi alem nağmeli bu şifreli dilinden anlayan nadide fıtratlar ise onu dinleyerek zamanı bir gergef misali işlerler. En küçük bir anını dahi israf etmeden; hizmet zincirine ekler ve ulvi atmosfere varışta yeni yeni halkalar meydana getirirler. Zaman onlarla vücut bulur, tarih onlarla güzelleşir, destanlaşır ve eskiden yeniye bir armağan şeklinde çağdan çağa akar gider.
Ya kendi içimizde bulunan, hani her canlının sahip olduğu yüreğimiz o da bir saat değil midir? Hem de ne vakit çalışmaya başladığını ve ne zaman duracağını bilemediğimiz bir saat. Kendi içimizde ama bize yabancıdır o. İdrakine vardığımız veya varamadığımız bir Zat'ın emriyle saniyeden biraz daha hızlı olarak zamanı kovalar. Durdu mu onu yeniden kurmak mümkün değildir. Artık o, yaptığı mesainin hesabını vermek üzere Kudreti Sonsuz Yaratıcı'nın divanına çıkmıştır.
İşte böylesine saatler içinde ömür geçiren insan gayri saatin kaç olduğunu idrak etti mi geriye vakitlerin gereğini yapmaktan başka ne kalıyor ki?..
Mehmet Erdoğan