Sızıntı Arşivi

Kasım 1985 · s. 34 · 4 dakikalık okuma

Ruhumun Emeli

Zülfü Gökçe · ŞİİRLER

kas85-45.jpg

Eşyanın kollarında ve zamanla dizdize...

Büyülendim gelince âhenkle yüzyüze...

Rengârenk her yan, tüllenen mânâ buğu buğu,

Bir tomurcuk açar gibi ötelere doğru...

Her perdede ayrı bir visal, ayrı bir huzur;

Vicdandaki irfanla bakınca her taraf nur...

İçice güzellik her köşe, içice mânâ,

Duruyor karşımda tabiat bir-gül-i rânâ.

Sesler, renkler, buudlar.. bu ne müthiş hendese!

Vuruldum kâinat musikîsindeki sese...

Gökler ayrı bir kaneviçe.. ve ötesinde,

Kudret; inse, cinne birşey anlatma kasdinde.

Yer cıvıl cıvıl; insan, hayvan, ağaç ve toprak..

Semâ başlar üstünde bir kitap.. yaprak yaprak...

Yüzyüze iki levhâ birbirine bakıyor,

Yıldızlar bizlere dâvet gamzesi çakıyor.

O'na dâvet, sonsuza dâvet bütün soluklar,

Her köşeye nurlar taşıyor nurdan oluklar.

Senden ey yüce Mevlâ, senden bu işler!

Sen, ey bencil nefsim, senden bütün teşvişler!

Ey Rab! seni bilmemek hasret, yakınlık ateş;

Sinelerde yanan kor ocaklardakine eş...

Hele aşkın-hele aşkın.. aşkın tam bir cennet!

Aşkınla dirilmeme, bir kere inâyet et!

Esmâ ve sıfatın herbiri sır üstüne sır,

Sırların ancak kapında kullarına hazır.

Sultanlık işim mi! Ben bir kulağı küpeli,

Kabul et, budur ilâhi ruhumun tek emeli..!

* * *

Bizi tefekküre sevkeden, tefekkür ufkuna yükselten bir şiirle karşı karşıyayız. İmanla tefekkürün içice olduğu bir şiir...

Divan Edebiyatı nazım şekillerinden mesnevi tarzında yazılan şiir, beyit esasına dayanıyor. Her beyit kendi arasında kafiyeli, (aa, bb, cc ..... gibi) Hece vezniyle yazılan şiirde hecelerin sayısı 14 tür.

Herkesin yaşadığı alemde müşahede ettiği değişik manzaralar vardır. Kimi insan bir İlahi san'at meşheri olan bu aleme sadece bakar, kimisi de görür. Şiirde eşya ve hadiselere nüfuz eden bir görme ile karşılaşıyoruz. "Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen hayatından lezzet alır". Şiirde "güzel gören" bir bakışla eşya ve hadiselere nazar edilmektedir. Bu nazar, şairi huzura götürmektedir. Çünkü, iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder." Şair:

"Her perdede ayrı bir visal, ayrı bir huzur

Vicdandaki irfanla bakınca her taraf nur..." beytinde bu hakikate işaret etmektedir.

Bu alemde eşya arasında ciddi bir ahenk vardır. Bu ahenk şairi büyülemektedir. Her taraf rengarenktir. Bu renkler cümbüşünün altında öteleri hatırlatan manalar yatmaktadır. Görünen alemin her köşesinde içice güzellikler ve manalar vardır. Büyük alem diye tavsif ettiğimiz kainat, aslında büyük bir kitaptır. Bu kitabın yazıları mücessemdir. Harflerin yerini cisimler almıştır. Her cisim gerek dış görünüşüyle, gerekse üzerinde taşıdığı nakışlarla, bize hatırlattığı öteler ve ötelerin sahibine aid mana akislerine işaret etmektedir.

Şair bu manzara karşısında sermest olmuştur:

"Sesler, renkler buudlar... bu ne müdhiş hendese!

Vuruldum kainat musikisindeki sese..."

Sonra bu Kitab-ı Kebirden bazı bölümler şairin gözüne arz-ı endam ediyor. "Gökler ayrı bir kaneviçe.. ve ötesinde, Kudret; inse, cinne birşey anlatma kasdinde,

Yer cıvıl cıvıl: İnsan, hayvan, ağaç ve toprak..

Sema başlar üstünde bir kitap.. yaprak yaprak...'

Kudret eliyle nescedilen, asıl maksadı itibariyle, "insecinne" birşeyler hatırlatan bu tablolar şairi derin bir tefekküre sevkediyor. Sonra sema ile yer karşılıklı iki levha halinde insanlara "davet gamzesi çakıyor.."

Buraya kadar, daha ziyade kainat kitabında insanı büyüleyen ve hayran bırakan tablolar gözönüne getiriliyor fakat bu tabloların manaları müphem bırakılıyordu. Şair şiirin bundan sonraki bölümünde adeta tefekkürünün neticesini okuyucuya sunuyor:

"O'na davet, sonsuza davet bütün soluklar"

"Senden ey Yüce Mevla, senden bu işler!"

Sen, ey bencil nefsim, senden bütün teşvişler!"

Evet bütün bu olan işler Yüce Mevla'dandır, karışıklıklar ise nefistendir.

Şiirin sonuna doğru bazı dini ve tasavvufi incelikler üzerinde durulmuştur. Bir yandan Rabbe iltica edilirken, öbür yanda da ilk etapta anlaşılması biraz zor ifadeler üzerinde durulmuştur.

"Ey Rab! Seni bilmemek hasret, yakınlık ateş;"

.........

"Hele aşkın-hele aşkın., aşkın tam bir cennet!"

Allah'ı bilmemenin "hasret" olduğunu anlıyoruz... Fakat "yakınlık neden ateş oluyor?" Padişahın iltifatına en çok yakınları muhatap olduğu gibi, hışmına da yakınları hedef olur. Çünkü yakınlığın iktiza ettiği bazı haller vardır. Mesela: bize göre günah olmayan veya hata sayılmayan bazı haller, mukaribine göre hatadır. Hz. Yunus (A.S.) un Ninova'yı izinsiz terk etmesi gibi...

Yavuz Sultan Selim'in vezir-i azamini idam ettirmesi ve arkasından ağlaması, yine Harun Reşid'in en yakın adamı Cafer'i idam ettirmesi gibi hadiseler "yakınlığın ateş" olduğunu gösteriyor.

Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fani mahbublara karşı olduğu vakit insana elem verir. Çünkü aradığını bulamama, karşılık görememe gibi ihtimaller vardır. Fakat Hakiki Sevgili'ye müteveccih olursa, şairin ifade ettiği gibi "firdevsi" bir vaziyettir. Onun için Şair: "Aşkınla dirilmeme, bir kere inayet et! " diyor.

Gereği yapılmadığında "yakınlık ateş" olduğu gibi, yakınlığın pek çok semereleri de vardır:

"Esma ve sıfatın herbiri sır üstüne sır,

Sırların ancak kapında kullarına hazır."

Şiirin son beytinde şair asıl emelini ortaya koyuyor. Emeli "sultanlık" değildir. İstediği tek şey "kulağı küpeli" olmaktır. Kulaktaki küpe esaretin ifadesidir. Şair de bu tatlı esareti Sevgililer Sevgilisi'nden istemektedir.

Zülfü Gökçe