Aralık 2002 · s. 546 · 10 dakikalık okuma
Ruh ve Ötesi -2-
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE
Günümüze Doğru
Son asırlara gelince, eski felsefenin bütün esasları yeniden gözden geçirilerek sorgulandı. Hür düşüncenin kısmen de olsa önü açıldı. Hatta dini metinler bile tenkide tabi tutulmaya başlandı; hakikat aşkı, ilim ve araştırma iştiyakı beşerin idrak ufkunu daha bir açtı ve genişletti... Bu arada yeni ilmi metodlar geliştirildi ve skolastik düşünce yerini daha farklı mülahazalara bıraktı; ama ruh meselesi her zaman ağırlığını korudu. Hatta Rönesans sonrasında bile o, pek çok mütefekkir ve ilim adamının en önemli meşguliyet alanlarından biri olarak devam etti. Başta Gherardo da Gremona, Campanella, Bacon, Hobbes, Descartes (Dekart) Moleschott, Malebranche, J. Stuart Mill, Spinoza, Locke, Leibniz, David Hume, Thomas Reid, Hamilton, Voltaire, Auguste Comte, Luis Büchner, Hegel, Bergson... gibi mütefekkir ve filozoflara kadar bir hayli insan ruh muammasıyla uğraşıp durdu.. Kimileri eski materyalistler gibi bizzat ruh diye bir mevcudun bulunmadığını, bizim ruh kabul ettiğimiz şeyin, belli organların, aktivitelerini icra etmelerine yine bizim yakıştırdığımız bir unvan olduğunu ileri sürmüş; kimileri, ruhun biricik hakikat olduğunu ve bu hakikatin dışındaki şeylerin ise, onun bir kısım tezahürlerinden ibaret bulunduğunu iddia etmiş; kimileri ruhu da madde gibi bir hakikat görmüş; kimileri ona bedenden ayrı müstakil bir mahiyet ve cevher nazarıyla bakmış.. herkes farklı bir şeyler mırıldanmış; ama pek az materyalist müstesna hemen hepsi de ruh demiş ve bu ilahi sır, daha doğrusu rabbani icmal hakkında mücelletler dolusu mütalaalar serdetmişlerdir.
Materyalistler, öteden beri her şeyi maddeye irca ederek, insanı, kemik, kas, dimağ ve sinir sisteminden ibaret cismani bir heykel görmüş ve onun his, idrak, şuur... gibi bütün aktivitelerini büyük ölçüde dimağa bağlamışlardır. Bunlardan Tutil (Tuttile), dimağ sayesinde, cansızlar seviyesinden canlılar mertebesine yükseldiğimizi iddia etmiş; Carl Foht dimağ ile fikir arasındaki münasebeti, karaciğer ile safra kesesi arasındaki irtibatın aynı görmüş; Moleschott, tefekkürü maddenin hareketinin sonucu kabul etmiş; Büchner, ışık, esiri dalgalanmaların bir şekli ve kasların kasılması da adale liflerinin bir kısım özel hareketlerinden ibaret olduğu gibi, tefekkür ve diğer akli faaliyetlerin de tabiatın genel ahenk ve hareketlerinin sinir sistemi üzerindeki tesirinden başka bir şey olmadığını ileri sürmüş ve her şeyi maddeye ve organizmaya bağlamış, ruhu da, ruhun fonksiyonlarını da inkar etmiştir.
Dün ve bugün bütün materyalistler bu iddialarını ya dimağın esrarengiz faaliyetlerine sığınarak; ya transformizm, darvinizm gibi nazariyelere dayanarak; ya da "evolüsyon", "mutasyon" diyerek ispat ettiklerini/edeceklerini sanmışlardır. Kalbin Zümrüt Tepeleri bu türlü şeylerin yeri olmadığı için benim veya bir başkasının daha farklı bir bantta, bu büyük iddialara (!) ve onların mesnetlerine elbette diyeceğimiz bazı şeyler olacaktır.
Öteden beri, idealizm taraftarları, maddiye mezhebinin aksine bir yol takip etmiş ve ruha da, bedene de daha farklı bakmışlardır. Materyalistlere göre, maddenin biricik esas ve gerçek olmasına karşılık; idealistler, "Yegane hakikat fikirdir" iddiasında bulunmuşlardır. Descartes, "Düşünüyorum, öyleyse varım" derken, bu mülahazayı ortaya koyuyor ve bizim "iftikariye" diyeceğimiz felsefi sistemin en önemli esasını ifade ediyordu.
Aslında, idealizmin dayandığı esaslar ciddi bir tetkike tabi tutuluverse, bunların çok da sağlam olmadıkları görülecektir. İdealizmin dayandığı temel hususlardan birini kısaca Berkeley şöyle ifade eder: Düşünen nefisten başka hakiki hiçbir şey yoktur. Eşyanın hakikati nefisler tarafından düşünülmüş olmakla kaimdir. Tıpkı lamba bulunmayan karanlık bir odadaki eşyanın varlığı bilinmediği gibi. Fikir olmayınca da varlığın durumu aynıdır ve onların mevcudiyetinden kat'iyen bahsedilemez. Buna, varlık ve hadiseleri, şuurun kendinden ibaret kabul etme de denilebilir.
İdealistlerce ileri sürülen bir diğer esası da şöyle özetlemek mümkündür: "Görüyor ve hissediyoruz" dediğimiz nesneler, zihni suretlerden başka bir şey değildir. Eğer çevremizde bir alem varsa o sadece bir şuur alemidir." Görüldüğü gibi, materyalistlerin, her şeyi dimağa bağlayıp ruhu ve onun fonksiyonlarını inkar etmelerine karşılık; idealistler, varlık ve bütün şuunu fikirlere, idelere irca ederek dolaylı yoldan onlar da "nefs-i natıka"ya hakk-ı hayat, hakk-ı vücud tanımama gibi, farklı bir yolla da olsa aynı sonuca varmaktalar. Bu itibarla da diyebiliriz ki, birbirine zıt bu iki mezhep arasındaki tearuz, netice açısından ruh adına çok ciddi bir farklılık ifade etmemektedir.
Bergson
Bergson felsefesi, indeterminizme dayanmaktadır. Determinizme göre, eşyanın herhangi bir durumu, ondan evvelki halin zaruri bir sonucudur. Böyle bir mülahazayı, "Kainatta aynı şeyler hep aynı sonuçları netice vermektedir" şeklinde de ifade edebiliriz. Bergson, bu yaklaşıma karşı çıkarak, hiçbir zaman aynı şeylerin meydana gelmeyeceğini ve dolayısıyla da zaruri bir gerekliliğin söz konusu olmayacağını ileri sürer. Bergson ruh mevzuundaki mütalaalarında idealizm taraftarlarından Berkeley'e yakın durur ve ihsaslarımızın hakiki illetinin maddi bir şey olamayacağını ve hakiki sebebin nefis olduğunu söyler. Ona göre, var olmak idrak ediyor olmak demektir. Dolayısıyla, müdrik olmayan mevcud da sayılmaz. Yine ona göre, idrak eden ruhtur; ruh her zaman aktif ve müessirdir. İdrak olunan da düşüncedir. Bu itibarla da, hakiki var olan sadece ruh ve fikirdir. Bir yerde Bergson da, iftikariye taraftarları gibi varlık ve eşyayı hayali suret ve imajlardan ibaret görür. Maddecilerin, zihni suretleri, dimağın hareketlerine bağlı ve ondan sonra oluşuyor gibi görmelerine mukabil Bergson, zihni suretleri dimağın hareketlerinden evvel tasavvur ederek dimağa ait olan faaliyetleri, hakiki müessir ve muharrik olan zihni suretlerin birer eseri gibi tasavvur eder.
Vücudiye
Vücudiye mesleğine mensup olanların ruh telakkileri diğerlerinden tamamen farklıdır. Bu meslek taraftarlarınca -kendi aralarındaki bir kısım farklı mülahazalar müstesna- ruhla beden aynı şeydir.. ve her ikisi de müteal bir tecelliyattan ibarettir. Bu cereyanın önemli simalarından biri sayılan Spinoza'ya göre, Zat-ı Uluhiyet'le alem -
Spinoza'nın bu mülahazaları, ifadelerdeki küçük farklılıklarla, kendilerini "vahdet-i vücud"çu kabul ettiğimiz bazı sofilerin vecd ü istiğrak halinde söyledikleri şeylere çok benzemektedir. Burada iki ayrı hususa dikkatlerinizi bilhassa rica etmekte fayda mülahaza ediyorum: 1) Vahdet-i vücud mülahazasını bir meslek, bir felsefe olarak benimseme ayrı şey, Vacib-ul Vücuda hasr-ı nazar ederek O'nun hesabına varlık ve eşyayı görmeme, duymama, hissetmeme ayrı şeydir ki, böyle bir mülahaza netice itibarıyla gider vahdet-i meşhuda dayanır; diğerleri ise vahdet-i mevcudu (monizm) işmam eder. Monizmde, hususiyle de Hegel monizminde, metafizik tamamen dışlanmış ve cismaniyetle ruhi tecelliyat aynı şey kabul edilmiştir. Hegel'e göre -haşa- "Allah harici alemin içinde mündemiçtir. Ruhumuz, ruh-u umuminin bir parçası ve maddemiz de onun ayrılmaz bir yanıdır. Madde-kuvvet, aynı cevherin görünen şeklinden başka bir şey değildir." Neticede o da, az bir farkla, tıpkı materyalistler gibi maddeyi öne çıkararak, ruhun fonksiyonlarını ona bağlı ve onun içinde mütalaa etmektedir.
Ruhiye Mezhebi
Ruhiye mezhebi diyeceğimiz spiritüalizm ise, insanda hem beden hem de ruhun mevcudiyetini kabul eder ve bütün fizyolojik faaliyetleri bedene bağlarken, nefisle alakalı fonksiyonları da ruhun daire-i tasarrufunda görür. Spiritüalistlere göre, fikrin dayandığı esas da yine "ruh" dediğimiz bu cevherdir.. bizim "ene" dediğimiz bu cevher bedenden ayrı ve müstakildir. Spiritüalistler, diğer bütün felsefi ekollere nisbeten ruh konusunda daha açık ve daha nettirler. Eflatun ruhtan, ruhun bekasından tenasühe açık bir üslupla bahsetmiş; Aristo onu, insanı diğer varlıklardan ayıran en önemli husus olarak görmüş; çağların değişik ilim ufku ve ona dayalı ortaya konan yorum farklılıkları mahfuz, Descartes, Berkeley, Leibniz "misal" de deseler, "monadoloji" de deseler, mevzuyu getirip "düşünce"ye de bağlasalar, büyük ölçüde hemen hepsi de konuyla alakalı aynı şeyleri söylemişlerdir: O da, insanda cesetten başka düşünen, dileyen, idrak eden mücerred bir cevherin mevcudiyetidir ve bu cevher de ruhtur.
İnsan dünyaya geldiği andan itibaren sürekli değişip durduğu halde, benlik olarak değişmeyişin bir esası olmalıydı ve vardı da; işte bu esas ruhtu. Malebranche, bu mülahazalara şöyle bir ayrıntı ilavesinde bulunur: Her zaman, ruhla bedenin mütekabil, birbirlerine karşı tesirleri söz konusudur. Allah'ın vaz'edip ortaya koyduğu kanunlar çerçevesinde ruhun irade izhar etmesiyle bedende birtakım hareketler, bedenin huzur ve hareketleriyle de ruhta bazı intibalar hasıl olmaktadır. Her iki hadisenin hakiki illeti de ilahi iradedir -Bu mülahaza Eş'arilerin irade anlayışından iktibas edilmiş gibi görünüyor-. Bedenin ruh üzerinde, ruhun da beden üzerinde var gibi görülen tesirleri adiyat çerçevesindedir -ki biz buna, sebeplerin izzet ve azamete perde olması nazarıyla bakıyoruz-. Her şeyde, her şe'nde illet-i hakiki, ilahi iradedir ve müessir-i hakiki de Allah'tır. Her şey, her şe'n, her nesne ezelde Allah'ın takdir buyurmuş olduğu bir nizam çerçevesinde cereyan etmektedir ki, bu sayede ruh ve beden faaliyetlerinde de tam bir ahenk müşahede edilmektedir.
Buraya kadar, ruh konusunu felsefecilerin ve değişik dünyalardan farklı düşünürlerin mülahazaları çizgisinde icmalen mütalaa etmeye çalıştık; çalıştık ve gördük ki, birkaç düşünür ve birkaç filozof müstesna hemen bütün bir düşünce dünyası, madde ve mahsusatın arkasında kimisi akıl, kimisi ruh, kimisi de nefis unvanıyla metafizik bir güçten bahsetmekte ve insanlardaki his, hareket, şuur ve idrak gibi hususları da bu basit cevhere bağlamakta, bu itibarla icmali tafsil etmenin, mülahazaları nakilde ayniyeti koruyamamanın hasıl edebileceği çarpıklıklar istisna edilecek olursa, ruh cevherinin de uluhiyet hakikati gibi açık-kapalı herkesin kabul ettiği bir gerçek olduğunu söyleyebiliriz.
Şimdi gelin bir de İslam dünyasının ve İslam ulemasının düşüncelerini görmeye çalışalım.
Ruhun diğer enbiya-yı izama hangi icmali çerçevede tebliğ buyurulduğunu tam bilemiyoruz; ama Kur'an'ın bu konudaki beyanı açık ve üslubu da nettir. O,
Selefin yolu ve tavrı emin ve hatarsız olmakla beraber -ki onların Kur'an müteşabihatı karşısında da tavırları aynıdır- sonraları felsefi eserlerin tercüme edilip İslam toplumu içinde yayılmasıyla İslami kaynaklarda müteahhirin unvanıyla anılan diğer bir cereyanın temsilcileri muhkemata bağlılık içinde hem ruhun mahiyet-i nefsü'l-emriyesi hem de fonksiyonlarıyla alakalı bir kısım tevil ve tefsirlere girerek konu üzerinde ciddi ciddi durmuş ve eski mirasın tesiriyle meydana gelmiş bulunan muhtemel yanlış anlamaları önlemeye çalışmışlardır. Evet, o güne kadar herkesi meşgul eden ruhun mahiyeti, kadim veya hadis olması, keza onun cesedin fena bulmasından sonraki durumu, nihayet saadet ve şekavet-i uhreviyesi ulema sınıfını da bir hayli meşgul etmiştir.
Bunlar arasında, çok az da olsa, Demokrit'in atomizm felsefesine sıcak bakanlar olduğu gibi kadim hilozoistler gibi düşünenler de olmuştur. Keza bunlardan bazıları konuya günümüzün fizyolojistleri gibi bakıyor; bazıları ruh-u hayvani, ruh-u tabii, ruh-u insani şeklindeki düşünceleriyle Aristo'nun takipçileri gibi davranıyorlar. Kimi mütekellimin onu insanın hususi heykelinin bir özelliği sayıyor; hekimlik yanı ağır basan diğer bir kesim ise, Galen (Calinus) gibi düşünerek onu, kan-safra-balgam-sevda gibi unsurların dengede olmasının tezahürü görüyor; kimileri ona, zeytinyağının zeytin tanesinde ve gülyağının gülde bulunması nev'inden bedenle münasebet içinde olan "latif bir varlık" diyor; kimileri de teşbih u temsilden kaçınarak sadece bir "cevher-i müdrik u hassas" demekle iktifa ediyorlar.
Mütekellimin ve mutasavvıfinin büyük çoğunluğu ruhu, insan mahiyetinin hakikati mücerred bir cevher olarak görmüş, cesedin değerini de ruha bağlılığı içinde mütalaa etmiş ve ölümle bedenin çözülüp dağılmasına karşılık onun baki kalacağını ve berzahta haşr u neşr intizarında bulunacağını, sonra da bir "ba'sü ba'de'l-mevt"le ebedi saadet veya şekavete yürüyeceğini ısrarla vurgulamış; böylece hem materyalistlerden, hem spiritüalistlerden, hem monistlerden ve hem de tenasühçülerden ayrılmış oluyorlardı.
Ayrıca, İslam uleması -Eflatuncu düşüncenin tesirinde farklı görüş belirten az bir kısmı müstesna- ruhun sonradan yaratıldığına kaildir. Ancak, alimler arasında onun bedenden evvel mi yoksa anne karnında cenine hayatın nefh edilmesi anında mı var edildiği hususunda ihtilaf vaki olmuştur. Tabii böyle bir ihtilafta haşrin ruhani veya cismani ya da hem ruhani hem de cismani olabileceği mevzuu da söz konusuydu. Ne var ki, bütün ulema, hükema ve mutasavvıfin füruata ait bir kısım meselelerde farklı görüşler serdetseler de, ruhun hakikati, fonksiyonu ve Allah'ın kayyumiyeti ile bekası konusunda ittifak içinde idiler.
Evet, Kindi, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Bacce, İbn-i Rüşd, Nasiruddin et-Tusi gibi filozof ve mütefekkirler; Ragıb Isfahani, Sadru'ş-Şirazi, Ebu Zeyd Debbusi, İmamu'l-Harameyn, Gazzali, Fahreddin er-Razi, İbn-i Kayyim, Sadeddin Taftazani, Celaleddin Devvani ve İmam Şa'rani gibi farklı derinlikleri olan muhakkikler.. ayrı ayrı meslek ve meşreplerine rağmen ruhun insanın özü ve hakikati olduğu konusunda icma ediyorlardı...
Şimdi gelin hem bu filozoflardan hem de mütefekkir ve muhakkik ulemadan çok meşhur olmuş birkaç simanın ruh konusundaki mütalaalarına kısaca bir göz atalım; ondan sonra da sofilerin ruhtan ne anladıklarını, onlara göre ruhun hayat mertebesini ve ruh cevherinin en önemli mekanizması olan vicdan sistemini görmeye çalışalım.
(Devam edecek.)
***