Sızıntı Arşivi

Eylül 2002 · s. 374 · 5 dakikalık okuma

Ruh ve Kalbimizin Canlılığı

Ö. Said Gönüllü · Sosyoloji



Elimizde bir top var ve bunu belli bir yükseklikten yere bırakıyoruz. Top, yere çarptığı anda potansiyel enerjisinin bir kısmını bu çarpmayla kaybeder ve yukarıya doğru (kinetik enerjiyle) yükseldiğinde, ona yeni bir enerji takviyesi yapmazsak, başta bıraktığımız seviyeye ulaşamaz. Sonra daha az potansiyel enerjiyle tekrar inerek yere çarptığında bir miktar enerji daha kaybeder ve giderek alçalan zıplamalarla "sıfır" enerji noktasına doğru gider; sonunda bir yerde hareketsiz kalarak durur.
Eğer, topun yere her çarpışından sonra, en azından ilk bıraktığımız seviyeye yükselmesini istersek, ona hiç olmazsa çarpma anında kaybettiği miktar kadar enerji ilave etmemiz gerekir.

Eğer, topun her çarpışından sonra giderek daha yükseğe çıkmasını istersek, her defasında ona, kaybettiğinden daha fazla enerji beslemesi yapmamız gerekir*.

Tıpkı bunun gibi, maddi varlığımız itibariyle, biyolojik "sıfır" noktası demek olan ölüme gitmemek için, yaşarken harcadığımız enerjiye karşılık, her an oksijene, belli aralıklarla suya ve gıda maddelerine ihtiyaç duyarız. Bu yüzden bilhassa ebeveynler yavrularının madden gıdalanmalarına annelik ve babalık rikkatiyle çok önem verirler.

Yukarıdaki "top" misaliyle anlatılmak istenen maddi hareket ile enerji arasındaki münasebet, manevi alemimiz için birebir geçerli ve izah edici olmasa da, bir fikir vermesi itibariyle üzerinde düşünülebilir.

Hayat imtihanında, duyu organları yoluyla dış dünyaya açık olan ve bu yüzden her an örselenme tehlikesi yaşayan ruh ve kalbimizin, kısacası manevi varlığımızın durgunluk ve ölüm haline düşmemesi için de, sürekli olarak beslenmesi gerekir. Bu beslenmenin muhteva, şekil ve ölçüsü; bizi yaratan, kendi ruhundan bize ruh üfleyen, kalp, akıl, irade ve "ben"lik hissi veren Yaratıcımız, Sahibimiz ve Rabbimiz tarafından bildirilmiştir. Tevhid hakikatini dillendiren Kur'an ve Kainat; ilmi, kudreti ve rahmeti sonsuz olan Vahid, Ehad ve Kerim O Yüce Zat'ı bilip tanımanın ve O'na kulluk etmenin yaratılış sebebimiz olduğunu tekrar tekrar vurgulamakta, böylece, insanda Marifetullah eksenli bir yaşama heyecanı uyandırmaktadır.


Rabbimiz'i, fıtratımızın realitesi çerçevesinde mümkün olduğunca unutmamamıza, unuttuğumuzda hatırlayıp anmamıza, itibari varlığımızın her an, her lahza O'nun lütfetmesiyle devam ettiğini idrak ve hissetmemize vesile olan Kainat, Tabiat, Hayat ve Kur'an kitaplarını birlikte okumak, Efendimiz (sas)'in Sünneti'ni, talim buyurduğu dua ve nasihatları hayatımıza hayat yapmak, manevi beslenmedeki gıdalarımızdır.

Günün çeşitli vakitlerine hikmetli şekilde konulmuş olan, Rabbimiz'in bizi muhatab kabul ettiği ve bizim de, sadece O'nun Zat'ı layık olduğu için yerine getirmek durumunda olduğumuz namaz ibadeti, ruh ve kalbimizin gıdası ve şifasıdır aynı zamanda.

Birçok hikmetinin yanısıra, terazinin iki kefesi gibi, bedeni varlığımızın ağırlığını ve ruhumuz üzerindeki menfi tesirlerini azaltarak manaya açık tarafımızı geliştirmeye talip olan oruç da aslında ruh ve kalbimizi besler.

Efendimiz (sas)'in beyanına ittibaen, tebessümü bile sadaka bilerek Allah'ı hoşnut etmek için insanlara karşı iyi insan olma düşüncesiyle yaşamak, sebeplere takılmadan kendimizden maddi ve manevi fedakarlıklarda bulunmak; hem bizim, hem de bütün bir toplumun ruh ve kalbini canlı tutar.

Ruhumuza ve kalbimize çarpan dış dünyanın menfilikleri karşısında, manevi varlığımızın bozulmaması, hatta giderek terakki etmesi için, sürekli ve şuurlu bir cehd göstermemiz, birbirimize (bünyan-ı marsus gibi) tutunmamız, birbirimizi arayıp sormamız ve teşvik etmemiz gerekir.

Baştaki misalle ifade edersek, kendi haline bırakıldığı için giderek enerjisini yitiren ve hareketsiz hale gelen bir topun, durduk yerde kendi kendine zıpladığı, yükseldiği görülmemiştir. Bunun olabilmesi için, birisinin ona el atması, belli bir enerji vermesi gerekir. Bu, sebeplere göre işleyen fiziki dünyada olduğu gibi manevi alemde de böyledir. Manen ölme noktasına gelmiş, ahlaken sükut etmiş bir insanın, kendi kendine ve bir anda düzelmesini, değişmesini bekleyemeyiz (Kalbleri elinde tutan Zat dilediği insana hikmetini bilemediğimiz sebeplerle hidayet eder, vicdanını uyarır, pişmanlık ve tevbe hisleri, temizlenme ve müsbet hareket etme düşüncesi ilham eder. Bu O'nun lütfudur. İmtihan dünyasında ise durum; bize verilmiş olan akıl ve aklın eline verilmiş olan irade ve sebeplere müracaat etmemizi gerektirir). Bu yüzden kendimizi ve arkadaşlarımızı, tanıdık-tanımadık ayırt etmeden bütün insanları kollamalı; ruh ve kalp enerjisini yitirmiş, niyeti ve ahlakı bozulmuş kimselere usul ve muhtevaya dikkat ederek, iyilik düşüncesini hatırlatmalıyız. İyilik ve müsbet hareket akıl ve kalbin tamiri manasına gelmesi cihetiyle, enerji ve gayret gerektirdiğinden, bu şekilde topu yerden kaldırmış oluruz.

Yüce Beyan ve Efendimiz (sas); iyilik yolunun tutulup teşvik edilmesini, kötülükten sakınılmasını ve insanların da sakındırılmasını emretmekte, tebliğ ve irşadın hayatımızın esas gayesi olduğu hakikatine tahşidatta bulunmaktadır. Bütün bunların hayatımıza hayat yapılması, ve sürekli hizmet düşüncesiyle yaşama gayreti gösterilmesi de bizim manevi rızkımızdır.

Nasıl, alemlerin Rabbi'nin dilemesiyle bahar gelir, tabiat canlanır, canlılar alemi coşar ve enerji seviyesi yükselir; aynen bunun gibi, yine O'nun dilemesiyle mevsim gelir, O dilediği insanların ruh ve kalbini harekete geçirir, manevi enerjisini artırır. Artık o kullara düşen iş de, bütün insanlığa ulaşmak, iyiliği temsil etmek ve bu şekilde hak düşüncesinin yayılmasını sağlamak olmalıdır. Bu da sürekli zinde kalmaya çalışmakla, hem kendi ruh ve kalbimize, hem de çevremize enerji takviyesi yapmakla, kısacası manen beslenmekle mümkün olur.

Tekrar baştaki misale dönersek; eğer topun durması ve hareket cihetiyle ölmesi istenirse, ona dokunmamak yeter. Fiziki alemde kendi haline bırakılan her nesnenin entropisinin artması ve giderek daha düşük enerji seviyesine inmesi gibi, kendi başımıza kaldığımızda bizim, kendi hallerine bırakıldığında çocuklarımızın ve diğer insanların manevi enerjileri de giderek "sıfır" noktasına yaklaşır. İnsi ve cinni şeytanlar bu süfli neticeyi görmeyi arzulasalar ve bunun için mücadele etseler de, havari ve sahabe ruhu taşıyan kendilerini aşmış insanlar; kalp ve vicdanların ölmemesi için yaşarlar ve yaşayacaklardır. Çünkü peygamberlerin ve vahyin insanlığa lütfedilmesi, varlığımızı, hayatımızı, kısacası her şeyimizi borçlu olduğumuz Rabbimiz'i bilelim, her insanın bilmesi için cehd edelim, kendi başımıza kalmayalım, ve iki dünyada da manen ölmeyelim diyedir.

Bitirirken, milyonların yeniden doğuşuna ve manen canlı kalmasına vesile olan bir büyüğümüzün şu çok kıymetli değerlendirmesine bir defa daha kulak verelim:

"Bu kudsi davaya gönül veren herkesi, çok iyi plan program yapıp ve devamlı çalıştırmalı ve kat'iyyen oturmalarına, nefisleri ile başbaşa kalmalarına imkan ve fırsat vermemelidir. Zira oturarak düşünenler hep karanlık düşünür, karanlık konuşur, fitne ve fesadın öncüsü olurlar. Ama aksiyon halinde olup düşünenler ise, yani bir yandan canla başla koşup, öte yandan yeni yeni projeler üretenler, plan ve program yapanlar, aydınlık düşünür, aydınlık konuşur. Silm ve selametin, aşk ve şevkin temsilcisi olurlar.

Evet sizler; kıyıda köşede birikmiş paranızı nasıl atıl halde bırakmaz, onu değerlendirme cihetine giderseniz; işte insan enerjisi de böyledir. O enerji boş ve atıl kaldığında kendi aleyhine işler. Onun için tıpkı paranız gibi enerjinizi de değerlendirme cihetine gidin. atıl olmayın. Tembel tembel, miskin miskin oturmayın ve sürekli aksiyon halinde bulunun.

Zaten ahirzaman kudsilerinin temel özelliği aksiyon öncelikli düşünce insanı olmalarıdır."

*Fakat burada dikkat etmezsek, enerjiyi ölçülü ve kontrollü veremeyebiliriz; dolayısıyla top zamansız şekilde çok fazla yükselebilir, yönünü değiştirip kontrolden çıkabilir. Ayrıca bu durumda top her defasında daha yüksekten düştüğü için, kaybettiği enerji de öncekilerden daha fazla olur.