Aralık 1996 · s. 499 · 7 dakikalık okuma
Riyazi Düşünce

Bir dönemde Asya’daki ilkler daha sonra da Batı, rönesansını riyazi kanunlarla düşünme sayesinde gerçekleştirdi. İnsanlık tarihi boyu pek çok belirsiz ve karanlık şeyleri sayıların sırlı dünyasında keşfedip ortaya çıkarmıştır Hurufilerin ifratkar davranışları bir yana, matematik olmayınca ne eşyanın ne de insanın birbirleriyle münasebetlerini anlamak mümkün değildir. 0, kainattan hayata uzanan çizgide bir ışık kaynağı gibi yollarımızı aydınlatır, bize insan ufkunun ötelerini, hatta düşünülmesi taşınılması çok zor imkan aleminin derinliklerini gösterir ve bizi ideallerimizle buluşturur”.(Gülen, 1994:6)
Münakaşa tuzağına düşmemek, sağlıklı kararlar verebilmek ve vasatı yakalamak için riyazi düşünceye sahip olmak gereklidir. Yanlış eğitim felsefesi ve peşin hükümlerinin farkına varamayan medya yüzünden edinilen taş gibi katı bir mantık anlayışı; tartışmalara, iletişimsizliğe ve verimsizliğe sebep olmaktadır. Esnek düşünüp tesirli, özlü ve verimli iletişimler kurabilmek için zihni modellerde değişiklik yapmak elzemdir. Ancak bundan sonra olabildiğince objektif, riyazi bir düşünceye ulaşmak mümkündür. Peki bu zihni model değişikliği nasıl gerçekleşecektir?
Öncelikle düşünmeyi düşünmeliyiz. Kendimize has bir düşünce sistemi, bir tefekkür usulü geliştirmenin yollarını araştırmalıyız. Bunun için de dilbiliminden mantığa, epistemolojiden iletişime kadar birçok sahada detaylı incelemeler yapmalı, bize ait kavramları ifade edebilecek yeni terimler bulmalı ve bunları gerçek hayattan aldığımız misallerle medya ve eğitimde işlemeliyiz.
SİYAH-BEYAZ MANTIĞIN MAHZURLARI
“Ben haklıyım sen haksız” şeklindeki, 1 ve O’dan oluşan çift değişkenli bir siyah-beyaz mantık anlayışının mahzurları çoktur. Kesin ve mutlak hakikatler dışındaki ilmi tartışmalarda ve çok değişkenli faktörlerin tesir ettiği durumlarda “hak taaddüd, tenevvü ve tekessür eder’, yani mütekellim, mevzu, makam ve muhataba göre haklı ve haksız olma durumları değişir. Bu yüzden 0 ve 1 damgalarını kullanmaktan ziyade 0.1, 0.2, 0.3........ 0.8,
0.9 gibi ölçülerden yararlanabiliriz. Nisbi mantık (tuzzy logic) da denilen bu yaklaşımda A, 0.7 haklıysa B de 0.3 haklıdır. Başka bir ifadeyle B, 0.7 haksızsa A da 0.3 haksızdır.
Bu yaklaşım bilhassa inanan insanlar arasındaki münasebetlerde büyük bir önem kazanır. Bir kardeşimizin birkaç kusurunu görüp ona “kötü” (0) damgasını yapıştırmak haksızlıktır, çünkü onun belki 20 tane masum sıfatı ve fazileti de vardır. 1:20 nisbetinde bir kusur yüzünden ona km ve düşmanlık beslemek zulümdür.
NİSBİ
HAKİKATLERE DİKKAT
Kainatta gerçek ve mutlak hakikatlerden çok nisbi hakikatler mevcuttur. Bu meyanda Bediüzzaman Hazretleri şunları ifade eder:
“Hakaik-ı nisbiye denilen şeyler, kainatın eczası arasında bulunan rabıtalardır Ve kainattaki nizam, ancak hakaik-ı nisbiyeden doğmuştur. Ve hakaik-ı nisbiyeden kainatın envaına bir vücud-u vahid in’ikas etmiştir. Hakaik-ı nisbiye, büyük bir ölçüde hakaik-ı hakikiyeben çoktur. Hatta bir zatın hakaik-ı hakikiyesi yedi ise, hakaik-ı nisbiyesi yedi yüzdür Binaenaleyh kubuh ve şerde şer varsa da kalildir.
Malumdur ki, şerr-i kalil için hayr-ı kesir terk edilmez. Terk edilirse şerr-i kesir olur. Zekat ve cihadda olduğu gibi.
Evet “Eşyalar zıtlarıyla bilinir” şeklindeki meşhur kaziyeden maksad, bir şeyin zıddı, 0 şeyin hakaik-ı nisbiyesinin vücut ve zuhuruna sebeptir. Mesela: “Kubuh olmasaydı ve hüsünlerin arasına girmeseydi, hüsnün gayr-i mütenahi olan mertebeleri tezahür etmezdi”
(Nursi, 1986 a: 27).
Demek ki değerlendirmeler, nisbetler perspektifinde yapılmalıdır. İhtimaller, alternatifler, makam kesinlikle göz ardı edilmemelidir. Mesela bazen “hak, ehaktan ehaktır” veya “hasen, ahsenden ahsendir”, yani istişareyle ulaşılan bir icmadan sonra daha haklı, daha güzel şeyler arama bahanesiyle yapılan tenkitler fitneye sebep olabilir.
Vasatı yakalamak da nisbetlere, mertebelere dikkat etmekle olur.
Bu yüzden Bediüzzaman Hazretleri: “Beğendiğin şeyde ifrat etme. Bir derdin dermanı, başka derde dert olur. Panzehiri zehir olur. Derman hadden geçerse dert getirir, öldürür” demiştir (Nursi, 1985: 718).
İfrat ve tefrit arzu edilmeyen, “ 0” noktalardır. Vasat ise müsbet, yani “1”dir. Bu Ola 1 noktası arasında grinin tonları bir spektrum teşkil eder. İnsandaki üç kuvvenin ifrat, tefrit ve vasat hallerini şu şekilde gösterebiliriz:
TEFRİT VASAT İFRAT
0 0.7, 0.8, 0.9, 1, 0.9, 0.8,0.7 0
Hikmeti, şecaati ve iffeti hep “ 1” olarak yani mükemmel bir şekilde yakalamak mümkün olmaz, yani insanlar hata, kusur ve günah işlerler. Ancak nefis ve enaniyetle mücadele edilirse o kemalat ufkuna doğru sürekli bir yolculuk yapılır. Bu meyanda şu elmas hakikat de hatırlanmalıdır. “Bir şey tamamen elde edilemese de tamamen de terk edilmez. “Yani “1 ‘e ulaşamıyoruz diye ümitsizliğe kapılıp “0”a düşülmez.
İman, ihlas ve takvada hadsiz mertebeler vardır. Cenab-ı Hakkın sınırsız isim ve sıfatlarını derecesine göre derkedebilmesi için insanın hislerine had konulmamıştır. Mesela:
“Ruhun meratibine göre meratib-i muhabbet, meratib-i esmaya göre inkişaf eder” (Nursi, 1985:642). Muhabbetullah’daki bu mertebelere benzer şekilde ihlasdaki mertebelere de dikkat çekilir: “İman-ı tahkikinin kuvvetiyle ve marifet-i Sanii netice veren masnuattaki tefekkürü imaniden gelen lemea”t ile bir nevi huzur kazanıp, Halik-ı Rahim ‘in hazır, nazır olduğunu düşünüp, O’ndan başkasının teveccühünü aramayarak; huzurunda başkalarına bakmak, meded aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmek ile 0 riyadan kurtulup ihlası kazanır Her ne ise... Burada çok derecat, meratip var. Herkes kendi hissesine göre ne kadar istifade edebilse, 0 kadar kardır” (Nursi, 1988: 163). Evet, ihlas vardır ihlasdan içeru. İmandaki mertebelere ise şöyle işaret edilir:
“Şu Otuz üç Pencereli olan Otuz Üçüncü Mektup, imanı olma yanı inşallah imana getirir İmanı zaif olanın imanını kuvvetleştirir İmanı kavi ve taklidi olanın imanını tahkiki yapar. İmanı tahkiki olanın imanını genişlendirir imanı geniş olana, bütün kemalat-ı hakikiyyenin medarı ve esası olan ma”rifetullahda terakkı’yat verir; daha nurani daha parlak manzaralar açar İşte bunun için, “Bir pencere bana kafi geldi, yeter” diyemezsin. Çünkü senin aklına kanaat geldi, hissesini aldı ise; kalbin de hissesini ister Ruhun da hissesini ister. Hatta hayal de o nurdan hissesini isteyecek. Binaenaleyh her bir pencerenin ayrı ayrı faideleri vardır” (Nursi, 1385: 690).
Riyazi
Düşüncenin Başka Bir Buudu:
İHTİMALİYAT
Ferdi faaliyet ve içtimai münasebetlerde farklı ihtimalleri düşünerek tedbir ve tavır almak da önemlidir. Ancak bu hususta da dengeli olmaya çalışılmalıdır. Mesela tanımadığımız birisinin iyi veya kötü bir insan olması muhtemeldir. Bu noktada “Hüsn-ü zan, adem-i itimad” vecizesi, bir terazi olarak kullanılmalıdır.
İhtimalleri değerlendirirken muvazeneyi kaybetmemek gerektiği konusunda Bediüzzaman Hazretleri şu hatırasını anlatır: “Bir zaman-Allah rahmet etsin- mühim bir zat kayığa binmekten korkuyordu. Onunla beraber bir akşam vakti, İstanbul’dan köprüye geldik. kayığa binmek lazım geldi. Araba yok. Sultan Eyyüb ‘e gitmeğe mecburuz. Israr ettim. Dedi:
“Korkuyorum, belki batacağız!” Ona dedim:“Bu Haliç’te tahminen kaç kayık var?” Dedi: “Belki bin var” Dedim: ‘Senede kaç kayık gark olur?” Dedi: “Bir-iki tane, bazı sene de hiç batmaz.” Dedim: “Sene kaç gündür?” Dedi:“Üç yüz atmış gündür” [Yaklaşık olarak]. Dedim: ‘Senin vehmine ilişen ve korkuna dokunan batmak ihtimali, üçyüzaltmışbin ihtimalden bir tek ihtimaldir Böyle bir ihtimalden korkan: insan değil, hayvan da olamaz!,..” Hem ona dedim: ‘Acaba kaç sene yaşamayı tahmin ediyorsun?” Dedi: “Ben ihtiyarım; belki on sene daha yaşamam ihtimali vardır” Dedim:
“Ecel gizli olduğundan, her bir günde ölmek ihtimali var: öyleyse üç bin altı yüz günde her gün vefatın muhtemel. İşte kayık gibi üçyüz binden bir ihtimal değil; belki üç binden bir ihtimal ve bugün ölümün muhtemeldir, titre ve ağla, vasiyet et!” dedim. Aklı başına geldi titreyerek kayığa bindirdim. Kayık içinde ona dedim:“Cenab-ı Hak, havf damarını hıfz-ı hayat için vermiş: hayatı tahrip için değil. Ve hayatı ağır ve müşkil ve elim ve azab yapmak için vermemiştir Havf iki üç, dört ihtimalden bir olsa, hatta beş-altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkarane bir havf, meşrü’ olabilir Fakat yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimal ile havf etmek, evhamdır: hayatı azaba çevirir!” (Nursi, 1986: 415).
İnsanın fıtratında riyazi düşüncenin olduğuna Lemaat’ta dikkat çekilir: Yirmi senelik mübhem bir ömür, bin senelik nihayeti muayyen bir ömürden daha iyidir. Zira bin senelik ömrün yarısı geçtikten sonra insan sanki adım adım darağacina gittiğini düşünür. Demek ki ecelin gizlenmesinde bir muvazene vardır. İnsan havf ü reca içinde (Korku ile ümit arasında) hem dünya hem de ahiret için çalışır, hayatından lezzet alır.
Riyazi düşünce yakın bir gelecekte sadece matematik, bilgisayar ve mühendislik bilimlerinde değil sosyal bilimlerde de büyük bir rol oynayacaktır. Mesela hukukçu müstehcenlik ve delilik, ekonomideki durgunluk, değer ve fayda, dilbilimdeki gramere uygunluk ve mana, psikolojideki zeka ve mucitlik gibi kavramlar riyazi düşünceyle değerlendirildiklerinde daha objektif tespit ve tahlillerin yapıldığı görülecektir.
“...riyazi olmak, matematikle alakalı şeyleri bilmek değildir; o, matematiği kanunlarıyla düşünmek, insan düşüncesinden varlığın derinliklerine uzayan yolda sürekli onunla beraber olmaktır Fizikten metafiziğe, maddeden enerjiye, cesetten ruha, hukuktan tasavvufa hep onunla beraber olmak. Evet, varlığı tam kavrayabilmek için hem tasavvufi düşünce hem ilmi araştırma çifte usülünü kabul etme mecburiyetindeyiz. Batı temelde kendinde olmayan bir cevherin yerini doldurmada oldukça zorluk çekmiş ve bu ihtiyacı bir ölçüde mistisizme sığınarak karşılamaya çalışmıştı. Her zaman İslam rühuyla içlidışlı olmuş bizim dünyamız için, yabancı herhangi bir şey aramaya veya herhangi bir şeye sığınmaya ihtiyaç yoktur Bizim bütün güç kaynaklarımız düşünce ve iman sistemimizin içinde vardır; elverir ki o kaynağı ve o ruhu ilk zenginliğiyle kavrayabilelim. O zaman, varlık içindeki bir kısım sırlı münasebetleri ve bu münasebetlerin ahenkli cereyanını görecek ve her şeyi daha bir değişik temaşa ve zevk irfanına ulaşacağız.”