Sızıntı Arşivi

Nisan 2001 · s. 118 · 4 dakikalık okuma

Ressam

Hakan Durmuş · Edebiyat

Sinirden elleri titriyordu... Oturduğu masadan başını bir kez daha kaldırıp, karşı taraftaki saygısız adama öfke dolu bir bakış daha fırlatarak; "bu ne terbiyesizlik!" diye söylendi. Ama suç bende. Ne diye davet ettim ki bu adamı sergime! Ömrümü harcadığım, değer biçilemeyen tablolarıma bakışına hele bir bak! Bu ne cüret, bu ne çirkin bir davranış...
Haklıydı da! Ne sancılarla çizmişti her bir resmini... Ne duygu fırtınaları yaşamıştı her bir fırça darbesinde. Onun gözünde tuvalleri çocukları kadar kıymetliydi.

Gerçekten de birer sanat harikasıydı resimleri. Onun çizdiği bulutlara bakarken adeta uçuyormuş, elinizi uzatsanız bulutları yakalayacakmış gibi hissedersiniz. Ya o ağaçları... Sanki resim değil de gerçek gibi dururdu tuvalin üstünde; dalların kıvrımları, yaprakların ahengi... Onları seyrederken mevsimleri yaşar gibi olurdunuz. Kullandığı renkler açıkçası onun sanatının derinliğini gösterirdi. Öyle uyumlu ve güzellerdir ki, ruhunuz o renklere karışıp gider, kulaklarınız onların seslendirdiği bir şarkıyı duyar gibi olurdu...

Tabii o da bütün bunların farkındaydı. Ne kadar iyi bir ressam olduğunu o da biliyordu. Hem başkalarının bilmediği, yalnız kendinin bildiği şeyler de vardı; o resimlerin ne sancılarla çizildiği gibi...

Salona şöyle bir göz gezdirdi. İşte şu sağdan üçüncü resim... Her ne kadar o adamın bakması -daha doğrusu kafası resme doğru dururken önünden geçip gitmesi-, sadece iki saniye sürse de, bu resim Güzel Sanatlar Akademisi tarafından bir şaheser olarak nitelendirilmişti. Karışık bir resim olduğundan, hadi ne anlattığı çok kişi tarafından anlaşılmasa da, bakmak için bile en az bir-iki dakika önünde durulması gerekirdi.

Sonra yine adama baktı. Titremesi yine başladı. Bir tablonun karşısına, doğrusu yanına geçmiş, çerçevesinde kullanılan tahtayı inceliyordu. "İşte, densiz diye buna değil de kime denir?", "Resim dururken çerçeveyi incele... Gafil, sanattan anlamayan adam, ne olacak... Cık cık cık..." diye söylendi. Adamın bakışları çerçeveyi aşıp da kazara resme ulaşsa bile, öyle boş ve anlamsızlardı ki hiç ilgilenmediği her halinden belli oluyordu.

Ressam, her şeye rağmen sabretmeye çalıştı. Dudaklarını ısırdı, yumruklarını sıktı. Ötekiyse onu çileden çıkarmak için var gücünü harcarmışcasına oradan oraya, bir tablodan diğerine dolandı durdu. Beraberinde geldiği insanlar tabloları inceleyip, böyle büyük bir ressamın sergisine davetli olabilme, bu resimleri bizzat görebilme şansını ve zevkini doya doya yaşamak ve bu sanat harikalarını seyredip, ressamla konuşmak imkanını sonuna kadar kullanmak için uğraşırken o, çerçeveye, çivilere ve renklere manasızca bakmaya devam etti.

"Ah seni kolundan tutup dışarı şöyle bir atsam.." diye bir kez daha iç geçirdi ressam. Ama nafile. Ona yakışmazdı. 'Lahavle' çekip oturdu yerine.

Akşam oldu, ziyaretçi kabulünün artık bitme zamanı geldi. Ressam bu saygısızlığın öfkesi içinde olduğu halde evinin yolunu tuttu. Her ne kadar aldığı övgülerin, beğenilerin yanında bu hareketin pek bir önemi olmasa da yine de bozulmuştu.

Evine, kendisinin en önemli ilham kaynağı olan parktan gitmek için sol tarafa saptı. Sonbaharın döktüğü bu sarı yapraklar, gece karanlığında çok görünmeseler bile, lambaların ışığı altında bir başka ahenk sağlıyordu. Hafif bir rüzgar onları raksettiriyor, sağa-sola koşturup ortalığı canlandırıyordu. Köşedeki çöpün içinden yüzü ve kuyruğu görünen, tek gözünü cesurca bir dövüşte kaybetmiş olan şu pasaklı kedi bile pek tatlı görünüyordu. Hele gökyüzü... Henüz kış bulutlarına hoşgeldin demeden, son bir gösteri sunmak istercesine pırıl pırıl yıldızlarıyla ne müthiş duruyordu. O koca taş bilyelerinin böyle harika bir tavan manzarası oluşturması ne büyük bir hadiseydi. Ve "ben bunları ne güzel resmedebiliyorum" dedi. Etrafına şöyle bir baktı; her şey resimlerinde çizdiği gibiydi. İnsanları, 'içinde yaşadıkları resmin içinden çıkartıp, onu seyretmelerini sağlıyorum' diye düşündü ve...

Ve bir şimşek çaktı beyninde!! Evet, onları içinde bulundukları çok boyutlu resimlerden çıkarıyordu. Gerçekten de herkes bir resmin içinde yaşıyordu. Sağına soluna tekrar baktı. Ortada kocaman bir sergi salonu vardı. Ağaçlara baktı; kendisi kağıt üzerinde onları iki boyuta indirgemişti. Ama karşısında üç, dört veya sayısını bilemediği kadar boyutun içinde bulunan bir ağaç resmi duruyordu. Çöpte bulduğu artıkları kemirmekle meşgul olan kör kediye bir daha baktı. Serginin orijinal bir parçası olarak düşündü onu. Ne kadar farklı oluyordu her şey... Gökyüzüne de baktı. Simsiyah da yaratılabilirdi. Ama minik minik ışıklı kürecikler, gece lambaları, adeta her gece gösteri sunuyorlardı. Bir yerlerden gelen böcek seslerini dinledi... Sergi salonunda bir fon müziğiydi. Müthiş bir uyumla kulaklara da ziyafet vardı....

Bir anda irkildi tüyleri diken diken olmuştu. Bir hayli ilerlemiş yaşını düşündü. İçini büyük bir pişmanlık kapladı. Bunca yıldır buradan geçiyor, bunca yıldır resimleri için buradan ilham alıyordu. Ve hepsinden önemlisi bunca yıldır bu serginin içinde geziyordu, dolaşıyordu ve ancak şimdi onun farkına varmıştı.

Tıpkı sergide canını sıkan o adam gibi davranmış hiçbir şey anlayamamıştı. Gerçek sanatla değil, çerçeveyle uğraşmıştı. İçinde yaşamıştı, bir parçası olmuştu o okyanusun. Bir damlaydı; ama ne o bütünü, ne de okyanusu idrak etmişti.

Yüzü kıpkırmızı oldu, ve "Ey Büyük Ressam.. beni affet..." diyebildi yalnızca...