Haziran 1986 · s. 184 · 6 dakikalık okuma
Renklerin Dili

Derleyen: Safvet Senih
Kainat kitabının çizgileri, nakışları ve süsleri pek çok manayı ifade eder. Yazılıp çizlip silindikten sonra tekrar hazırlanan tablolar halinde taze taze manzaralar, gözümüze gönlümüze aydınlık ve sürur sunar, bıkkınlık girdabından kurtararak yepyeni zevk ve şevk ufkuna yükseltir. İlahi güzel isimlerin binlerce tecellisi ile kainat sayfaları, insanın binlerce ince ve derin hisleri için, çok değişik biçimde yaldızlanmış; diller, gözler gibi zahiri, vicdan, sır, hafa ve ahfa gibi duygular için ayrı ayrı pek çok zevk ve lezzet alemleri vazedilmiştir... Rüyaları süsleyen renklerin kendilerine tabi manaları vardır.
Köke bağlı bizim insanımız, ta çocukluktan itibaren giyimde kuşamda bile erkeklerle kadınların, yapılarına uygun olarak tercih edecekleri renkleri tesbit etmiştir. Bu tercih ve tesbitin cinsiyet ve şahsiyet açısından tesiri de inkar edilemez.
Ayrıca renklerin halkımız arasında kazandığı ayrı manalar da vardır. Hatta edebiyatımıza bile mal olmuştur. Bu mevzuda sırf günümüz kadınları ile büyük minarelerimiz arasındaki anlayışın enteresan bir değerlendirmesi olması bakımından, Ömer Seyfeddin’in “Bahar ve Kelebekler” isimli eserinden bazı parçaları nakledelim:
İhtiyar kadın torununa:
— Yavrum, niçin susuyorsun, dedi. Biraz konuşalım.
— Okuyorum büyük anneciğim.
— Okuduğun ne, kızım?
— Bir roman.
— Neden bahsediyor?
— Hiç
— Söyle yavrum. 0 roman ne diyor?
— Büyük anneciğim, Fransızca bir roman işte...
— Adı ne?
— Dezanşante...
— Ne demek?
— Sevinçten, saadetten mahrum kadınlar, demek.
— Onlar kimmiş?
— Biz... Türk kadınları...
Büyük Nine torunun torununa şimdi pek elemli bakıyordu: Bu kız tıpkı büyük matemler geçirmiş, felaketler görmüş bir zavallı gibiydi. Hiç gülmüyor, hep mahzun duruyordu. Ah, işte hep bu kitaplar onları zehirliyor, onları solduruyordu. Onları bahara, saadete yabancı bırakıyordu. Ansızın kalbinde bir acı duydu. Bu genç, bu güzel kıza acıyordu. Titreyen kadit ellerini koltuğunun yanlarına dayadı. Hiddetlenmiş gibi biraz yükseldi:
— Sevinçten, saadetten mahrum kadınlar Türk kadınları mı? dedi, hayır hayır! Sevinçten, saadetten mahrum olanlar sizsiniz. Şimdiki kadınlar. Siz yoruldunuz. Siz büyükannelerinize benzemediniz. Ah biz... Gençken ne kadar mes’uttuk. Bahar şu arkamdaki bahar bizi sevinçten deli ederdi. Şimdi siz bunları görmüyor musunuz? Siz bu zehirleyici kitaplar üzerine düşüyor, kararıyor, soluyor, hırçın, berbat tahammül olunmaz bir mahluk oluyorsunuz.
Genç kız gülümsedi.
— Hiç siz okumaz mıydınız, büyükanneciğim?
Diye sordu.
— Okurduk. Kibar, büyük efendiler kızlarına farisi öğretir, cami dersi gösterilerdi. “Tuhfe-i Vehbi” yi okuturlardı. Fuzuli’ nin, Baki’ nin gazellerini ezberlerdik Mesnevi’yi anlardık. Mükemmel seci’ ler, kafiyeler yapar kocalarımızla karşılıklı şiir okur, hafızamıza, zekamıza, nüktelerimize onları hayran ederdik. 0 vakit bir kadın için en büyük medih: “Fazıla, edibe, şaire, akile...” idi. Şimdi siz frenk mürebbiyeler elinde büyüyor, kendi lisanınızın güzelliklerini tadamıyor, başka memleketlerin, başka şeylerini öğreniyorsunuz. Onlara benzemek istedikçe kendi benliğinden uzaklaşıyor, etrafınızdan nefret ediyor, hakikaten sevinçten, saadetten mahrum kalıyorsunuz. At... At elinden o kitabı:
— Peki, söyleyiniz, okumayayım da ne yapayım?
Büyük nine düşünmeğe başladı; evet ne yapsın? Şimdi hakikaten her taraf hapishaneye dönmüştü. Seksen sene evvelki hayatı birden hatırladı; o vakit erkeklerden ayrı bir kadınlar alemi vardı ki şimdi tamamıyla dağılmıştı. Bu alem pek genişti. Binlerce kadınlar birbiriyle konuşur, görüşür, eğlenirdi. Kendilerine mahsus eğlenceleri, zevkleri vardı. Moda yoktu. Annelerinin esvaplarını kızlar giyer, büyükannelerinin mücevherlerini torunlar takardı. Sır- malı çedik pabuçlar, kırmızı feraceler..
Kıraathaneler, gazinolar, birahaneler, kulüpler, tiyatrolar, kafeşantanlar, bütün bu Türk erkeklerini eşlerinden ayıran, zavallı Türk kadınlarını tenha evlerde bir bekçi gibi bırakan felaket mahalleri yoktu. Bugün frenkçe okumak, mütemadiyen esvap değiştirmek, moda yapmak çılgınlıklarından, soğukluklarından, boş bir tekebbürden, manasız ve
bir tefevvuk iddiasından başka bir şey yoktu... Alafrangalık bir veba gibi içimize girmiş, dudaklarımızın tebessümünü silmiş, feracelerimizi parçalamış, pabuçlarımızı atmış, parmaklarımızı narin mercan gibi parlatarak güzelleştiren kınalarımızı bile ortadan kaldırmıştı. Eşyamızı, esvaplarımızı değiştirirken ruhlarımızı değiştirmişti, herşey yalan, herşey sahte, herşey taklit oldu.
Büyük ninenin gözleri kapanıyordu. Seksen sene evvelki bugünkü ıstıraplarıyla seri ve ani mukayesesi, zihninde şedi bir yorgunluk husule getiriyor, onu yaşadığına müteessif ediyordu. Genç kız yüz yaşına girmeğe birkaç adımı kalmış olan bu annesinin annesine, bu mükerrer büyük ninesine dalgın dalgın bakarak onun zamanındaki kadınların saadeti ne olabileceğini tahayyül ediyordu. Fakat bunu bulamıyordu:
— Sustunuz, büyükanneciğim...
Dedi. İhtiyar kadın, buruşuk gözlerini açtı:
— Ah... eski günleri, eski saadetleri düşünüyorum...
— Eski zamanda, sizin zamanınızda bugünden fazla ne vardı, nineciğim?
— Çok... Birçok şeyler... Büyükanne tamamıyla doğruldu.
— Evet yavrum, birçok şeyler vardı. Herşey bizim için zevk, eğlence idi.
Herşey: Çocukluk, mektebe başlayış, feraceye giriş, kocaya varış, Bu devirler diğer
kadınlar için bir zevk bir eğlence vesilesi olurdu. Bir hafta olmazdı ki mektebe başlama bir sünnet, bir düğün, bir lohusa cemiyeti görmiyelim. Bu esvaplarımız, kınalarımız bile eğlenceye vesile olurdu. Manilerimiz vardı. Toplanır aramızda şiirler okurduk, kış geceleri divanlardan tefe’ül ederdik, mevsimler bile eğlence idi. Her mevsimin kendine mahsus adeti, eğlencesi, ananesi vardı.
Büyük Nine sözünü uzatıyordu. 0 esnada bir kuş kümesi pencerenin yakanındaki bir ağacın dallarına konmuştu.Şiddetle cıvıldaşıyorlar keskin çığlıklarını ihtiyarın hafif ve titrek sadasına karıştırıyorlardı:
— Evet, yavrum, biz sizin gibi: “Ne yapalım?” diye düşünmezdik. Buna lüzum yoktu. Can sıkıntısının ne olduğunu bilmezdik. Mesela bahar... Ah, siz odalarda, kapalı oturuyorsunuz. Bahar geldi mi, biz bepimiz bahçelere dökülürdük. Baharın kendine mahsus eğlenceleri ananeleri vardı.
— Ne gibi büyükanneciğim?
— Ne gibi olacak, baharda her mevsim gibi eğlence vesilesi idi. Biz bir senelik hayatınızı baharda tefe’ül eder, güler, eğlenir, oynardık. Ah bu tefe’ül... Pek şairane, pek latif, pek hassastı.
— Nasıl?
— Bahar geldi, ağaçlar çiçek açmağa, yapraklar yeşillenmeye, çimenler baş göstermeye başladı mı, bizim gözümüz artık odalarda duramazdı. İlk göreceğimiz kelebek bir senelik talihimizdi. Onu arar onu beklerdik. İlk kelebeğin beyaz, pembe olması için maniler söyler, dalların üzerine beyaz ve pembe kumaş parçaları atardık. Sarı veyahut siyah bir kelebek göreceğiz diye korkar, ne kadar heyecanlar geçirirdik.
— Niçin?
— Çünkü kelebeklerin birer manaları vardı. Ah siz bunları bilmezsiniz. Beyaz kelebek: Saadete, talihe... Pembe kelebek:Sıhhat ve afiyete.. Sarı kelebek: Kede hastalığa... Siyah kelebek: Felakete, matem ve ölüme delalet ederdi. Beyaz kelebek görünce talihimizin o sene açık olduğuna, mesut olacağımıza kail olurduk... Bahar çiçekleri altında beyaz kelebeğin şerefine semailer okurduk,..
Genç kız artık dinlemiyor, gözlerini büyük annesinin arkasındaki pencereden görülen insan semasının mavi-beyaz aydınlığına dikmiş, tahayyül ediyordu, Hakikaten seksen sene evvel kadınların mesut olmaları lazım geliyordu. Kendileri yeni nesli okudukça, anladıkça, erkeklere yaklaştıkça kadınlıklarından uzaklaşıyorlar, ruhlarda bir isyan, bir ihtilal tutuşuyor, eski kadınlığın zevke, saadete vesile addettiği hanımlık kayıtları kendilerine ateş ten, demirden bir zincir gibi geliyordu. Hususi bir mabet kadar sessiz, meçhul duran evlerine hapishane nazarıyla bakıyorlardı.
Büyük Nine nihayetsiz hikayesine devam ediyor, genç kız tahayyül ediyor, zihninde müphem hayallere karışan abes suallere cevap veremiyordu. Birden gülümsedi: Kelebeklerle tefe’ül etmek... Bu pek hoş olacaktı. Eski Türk kadınlığının itikadları yeni Türk kadınlığının tarihine nasıl bir hüküm verecekti? Merak ediyordu. Uzandığı şezlongdan doğruldu, ayağa kalktı. Büyük Nine susmuştu. Torununun bu ani kalkışına taaccüble bakıyordu.
Sordu:
— Ne var kızım, neye kalktın?
— Kız gülerek:
— Ben de bu bahar hiç kelebek görmedik kendim için değil kendim gibi olanlar için, bütün Türk kızları için, bütün Türk kızlarının talihi için bakacağım.
Dedi, pencereye yaklaştı. Büyük Nine titreyerek koltuğundan kalktı.
— Gözlerim o kadar görmez ama, diyordu, ben de bakayım sizin için..
İkisi de pencerenin kenarında idiler. Dışarıya bakıyorlardı. Bütün tabiat gözleri
kamaştıran tatlı, sıcak bir aydınlıkta parlıyordu. Denize güneş aksetmiş, onu başka alemlere akıp giden ebedi, nihayetsiz bir gümüş nehrine benzetmişti. Ağaçların ufak koyu yeşil yaprakları hazdan, hayattan titriyor, yollara beyaz çiçekler düşüyordu.
Nerede oldukları görülmeyen kuşlar, mütemadiyen ötüyorlar, cıvıltıları canlı ve tanınan bir ziya yağmuru gibi semadan yağıyor zannonuluyordu. Genç kız birden elini kalbine götürdü, yavaş bir sesle.
— Ah işte...
dedi. Pencerenin yakınında, ağacın çiçekli dalları altında siyah bir kelebek uçuyordu. Gösterdi. Büyük Nine korkunç ve iskelet parmağıyle:
— Fakat ben senden evvel bu beyazı gördüm.
Diye mermer havuzun üstünde dolaşan bir kelebeği gösterdi.