Ağustos 1992 · s. 13 · 7 dakikalık okuma
Psikiyatride "Normal İnsan"
Haluk Savaş · Dr. · Psikoloji

Dr. Haluk Savaş
"Fert, muvaffakiyet ve mutluluğunu içinde yaşadığı toplumun huzur ve güven vericiliğine; toplum da sıhhat ve emniyetini kendini meydana getiren ferdlerin diğergamlık ve samimiyetine borçludur. Bindir illetle mefluç ve bencil ferdlerden sıhhatli bir toplum meydana gelemeyeceği gibi, arızasız bir toplumun kanatları altına sığınmamış fertlerin saadeti de söz konusu değildir."
M.A. ŞAHİN
Anormal veya uyumsuz insan davranışlarını netice veren organik (vücutta bir bozukluğa bağlı hastalık) veya organik olmayan (vücutta bir bozukluk yok ancak fonksiyonu bozuk) hastalıkları tedaviyi amaç edinen psikiyatri biliminin kurulduğu günlerden bu yana süregelen bir problemi var: Anormal nedir? Normal nedir? Başka bir deyişle toplumda ruh sağlığı açısından sağlıklı insan kimdir? Hasta kimdir?
Bu konudaki tartışmaların sonu gelmek bilmiyor. Öyle ki anormal-normal ayırımı yapmanın kriterlerinin ne olduğu değil, böyle bir ayırım yapmanın mümkün ya da gerekli olup olmadığı bile tartışılır bir duruma geldi.
Bir şahsın psikotik (ruhî açıdan toplumca tolore edilemez derecede hasta) olarak adlandırılması onun hastahaneye yatırılmasını da beraberinde getirmektedir. "Psikotik olmak patolojik (marazı) olmayan bir adaptasyondur." diyenlere rastlandığı gibi bu şahısların psikotik olarak adlandırılıp adlandırmayacağı da tartışmalıdır.
Acaba psikiyatristlerin teşhisleri hastada bizatihi mevcut olmayan dış faktörlerden etkilenmekte midir? Bizler normali anormalden, deliyi deli olmayandan ayırdedebilir miyiz?
Rosenhan, normal ve anormal ayırımının geçerliliğini sorgularken normal ve anormal ayırımının insanlar tarafından zannedildiği kadar kesin olmadığını hissetti ve teşhise yol açan dikkat çekici özelliklerin hastaların kendilerinde mi yoksa içinde bulundukları çevrede mi olduklarını araştırdı. Bir kültüre göre normal görünen bir başkasına göre normal olmayabilir. Netice olarak psikiyatrik teşhislerin uzmanların zihninde oluştuğunu ve incelenen hastanın özelliklerinin geçerli bir özeti olmadığını hissetti.
Rosenhan'ın, Freudien ekolünün bakışına eleştirisi de şudur: Onlar normal ve anormal arasında bir mahiyet değil derece farkı olduğu kanaatindedirler. Yani Freudienlere göre herkes değişik derecelerde hastadır fakat bazıları tedavi edilecek derecede hastadır. Rosenhav'a göre ise bazı insanlar hasta, bazıları değildir.
R.D. Laing'e göre fert saçma bir dünyaya karşı kendisini korumaya çalışırken bir davranış kalıbını benimser ve bu durum onu anlamayanlarca hastalık olarak kabul edilir. Bu tür şahısların hastahaneye kapatılması aynı zamanda bir hukukçu da olan psikiyatrist Prof. Tom Szansz'a göre o fertlerin içinde yaşadığı toplumun sağlıksızlığının, müsamahasızlığının ve yetersizliğinin bir İşaretidir.
İçerisinde yaşanan kültürün, çağın, kişinin yaşının, çevrenin değişkenliğinin ve çevrenin normal-anormal ayırımına etkisi nedir? Meselâ bazı kültürler saldırgan davranışı tolore edebiliyorlar. Escalona'ya göre normal davranış sosyal çevre ile şahsın münasebetinin bir neticesidir.
Psikiyatristlerin normal insanı ifade etmede yaklaşık olarak kullandıkları ve üzerinde biraz olsun anlaşmaya vardıkları dört referans çerçevesi burada ele alınacaktır:
I- KÜLTÜREL VE SOSYAL ÇEVRE İLE UYUM
Bazı kültürlerin hastalığı müsamaha ile karşılama hâli, hastanın yardım istememesine sebeb olabilir. Ve gerçekte hasta olan fert hasta olarak tanımlanmaz. Bunun yanında acaba bir davranış tarzının toplumda yaygın olması o davranışın doğru olduğunu gösterir mi? Belli bir toplumda cinsî sapıklığa ne kadar toleransla bakılırsa bakılsın bu onu normal bir cinsî davranış yapmaya yetmez. Kültürel ve sosyal çevre bir hastalığın dışa vurumunu ve anlaşılmasını pekala engelleyebilir. Formal düşünce bozukluğu ve kesik kesik konuşma, şizofreninin kültürlere göre değişebilen özellikleridir. Fakat bazı kültürlerde bu durum hastaya verilmiş özel bir İlahî hediye kabul edilir.
Glover, bazı şartlar altında normalliğin, iyi bir adaptasyon (uyum) sonucu tanınmamış bir delilik olabileceğini belirtiyor. Benzer bir şekilde Reider "pseudonormalite" (yalancı normalIik)'i tanımlıyor. Bu tip fertler psikiyatrik hastalıklar üzerine birikmiş bilgilerini de kullanarak normal bir insan gibi davranabilmektedirler.
Bunun yanında 'toplumla uyumlu psikopatoloji" diye bir mefhum tarif edilmektedir. Bazı İçtimaî teşekküller ve müesseseler sadece insiyaki (içgüdüye ait) davranışları kolaylaştırıp büyütmüyor, bunun yanında hususî narsistik(kendine aşık olma şeklinde tanımlanan bir hastalık) temayülleri gerçekleştirmeye imkan verebiliyorlar. Futbol maçı esnasında veya sonrasında seyirci ve taraftarların nasıl bir ruh haleti içerisinde silahlanıp birbirlerine saldırabildikleri, tribünleri ateşe verip sahalara patlayıcılar attıkları herkesin malumudur.
Gilbert adlı psikiyatrist, Nurenberg mahkemelerinde yargılanan nazi lideri Herman Goering üzerinde çalıştı. Ve onu psikopat bir hükümetin merhametsiz bir üyesi olarak tarif etti. Böyle bir insan için sosyal ve politik bir başarıyı canilikten ayıran çizgiyi Goering'in annesi çocukluğunda tarif etmişti: "Herman ya büyük bir adam veya bir cani olacak." Gilbert, Goering'in intiharını, hayatı boyunca süren fantezilerinin içinde en büyük hedefinin başarılması olarak tarif ediyor. Alman tarih kitaplarına adını yazdırmak; ya büyük bir adam veya bir cani olarak. Hepimiz kendisini toplumun ahlakî değerlerinden üstün gören ve hiçbir engelle karşılaşmadan herşeyi yapabileceklerine inanan İnsanların varlığından haberdarız. Mesela "Suç ve Ceza" daki Raskalinov 'da böyledir.
Netice itibariyle şu söylenebilir; bir davranış kalıbının yaygın olması da genel kabule mazhar olması da onun patalojik (marazî) olmadığını göstermeye yetmez. Davranışın cana, mala, sosyal hayata, çocuklarınki gibi zayıf karakterlere ve hatta şahsın kendisine zarar vermesi toplumun tolerans sınırlarıdır.
II- EGONUN GÜÇLÜLÜĞÜ
Bir diğer referans çerçevesi de egonun (benlik) gücüdür. Ego, modern psikolojinin tarifleri çerçevesinde birbiriyle içiçe ilişkide olan ruhî ameliyelerin bir emaresi ve iç-dış strese ferdin uyumunu sağlayan bir mekanizmadır. Eğer bu tür işlemler ruhî bir dengenin oluşmasına müsaade ettiği gibi ferdin, potansiyellerinin makul bir derecede gerçekleşmesine de müsaade ederse bu egonun güçlü olduğu söylenebilir. Bir fert eğer kendisini isteklerine karşı savunuyor, kendi benlik enerjisini insiyakî meyillerine harcamıyorsa onun egosuna hâkim olduğu kabul edilebilir. Burada da nefsanî hisler dediğimiz insiyakî meyillerin belli bir çerçevede giderilmesi söz konusudur. Bu çerçeve ise İslâm dininde helal dairesi şeklinde açıkça tasvir edilmiştir.
III- FERDİN FONKSİYONELLİĞİ
Fert günlük hayatında çok iyi çalışıyor görülebilir. Bununla birlikte hâdiseler onun dışında cereyan etmektedir. 'Hafta sonu nevrozu' birçok psikiyatristin yakından bildiği bir durumdur. Bu genellikle işlerinde çok başarılı olan ve hafta boyunca verimli çalışıyor görünen işadamlarında rastlanılan bir durumdur. Hafta sonu geldiğinde birden tempodan düşme, depresyon, anksiyete (sebebini kişinin kendisinin de bilemediği aşırı sıkıntı hissi) ve çeşitli bedenî şikayetlerin tezahürleri görülebilir, Fakat bunların hepsi işlerine döndüklerinde kaybolur. O halde insanın hayatını hadiselerin akışına bırakması da bir çeşit anormalliktir. Cüz'î İradenin kullanılması yaşanan hayata bir mânâ verir.
IV- SÜBJEKTİF İYİLİK HİSSİ
Şahsın kendisini subjektif olarak sağlıklı diye nitelendirmesi sağlıklı sayılması için yeterli olmaz. Sağlık şemasının bütünlüğü içerisinde mahdud bir oranda acı çekmenin de yeri vardır, hatta başarılı bir adaptasyon için gereklidir de! Hiçbir şekilde moralinin bozulmadığını, anksiyetesi bulunmadığını belirten kişilere özel bir dikkat gösterilmelidir.
Kişinin subjektif iyi olma hissinin her zaman iyi bir rehber olmadığını unutmamalıyız. Şizofrenler kendilerini çok hasta hissetmezler ve manikler (kendine aşırı güven, neşe, konuşkanlıkla kendini gösteren bir hastalık) kendilerini fevkalade hissederler ve onlara sorarsanız dünyanın tepesindedirler. Demek ki fizikî acılar gibi metafizik dertler de normalliğin bir parçasıdır.
Görüldüğü üzere burada modern psikiyatride normal ve anormal ayırımının yapılabilmesi için kullanılması tavsiye edilen birçok referans çerçevesinden akla yatkın olabilecek dört tanesi alındı. Fakat bunların da yeterli olmadığı belirtildi. Yukarıda modern psikiatrinin tarif etmeğe çalıştığı 'normal' üzere anlaşamadığı ve çeşitli görüşlerin bu konuda ifade edildiği halde mutabakata varılmadığı ortaya kondu. Hiç şüphesiz bu zorluğun sebeplerinden birisi ve en önemlisi de 'in-san'ın ne olduğunun tarif edilmemiş olmasıydı. Kendisinin ne olduğu tarif edilmemiş bir varlığın normal-anormal sınırının kriterlerinin kolayca belirlenmesini bekleyemeyiz.

Bu ve benzer konularda düşüncelerin ve bilgilerin üretildiği Batı kültürü, yaklaşık 150 yıldır hemen her konuda böyle parçalı bilgileri yaymaktadır. Bu parçalı yaklaşım Batı'nın el uzattığı bütün sahaları kaplamıştır. Çünkü bütün bilgilerin bilgi olarak işlem gördüğü ve yenilerinin üretildiği insan zihni-benliği tam bir tarife kavuşturulmamıştır. Kendisi tam olarak anlaşılamamış bir bilgi mekanizması veya organizasyonu olan insanın ürettiği her bilginin de sağlam temellere oturduğu söylenemez. Modern insanın dramının bir yönü de insanın bütünlüğünü kaybetmesidir. İnsan son derece karmaşık, bölünmesi kâbil olmayan bir varlıktır. İnsanı aynı zamanda hem bütün hem parça hem de kendi dışındaki halkalar halinde anlamamızı mümkün kılacak bir metod bugünkü bilimde yoktur. Her ilim hususi usuller kullanarak insan yapısının bazı yönlerini tecrid eder. Fakat bütün ilimlerin tecridlerinin toplamı müşahhas İnsanın yanında çok cılız kalır. Bu demektir ki uzmanların anladığı insan, müşahhas insan, hakiki insan değildir.
İnsan hür iradesi ile vardır. Ve kendi isteği ile de kainatın sırlarına nüfuz edecektir. Ama hiçbir zaman kainattan ayrı mülahaza edilmeyecektir. İnsan henüz dünyasında yığın yığın sırlar içerisinde iken, kainatı eşelemek, hatta kainatları kucaklayıp feth etmek ister. Kâinat ötesini merak etmesi de ayrı bir yönüdür. Bu durumda insan şahsiyetinin olgunlaşması çok geniş bir buut ile alâkalıdır. Yani insan hem zamanla hem mekanla irtibatlı, hareketli bir kainat içerisinde yaşamaktadır. Herşeyle alâkalı insanı bu her şeyle alâkadarlığı içerisinde ancak vahdet ve bütünlük hissi, bir bütünleyici buut rahatlatır. İşte bu bütünleyici şey îmândır. Bu îmân sayesinde bütün yaratıkların bir Yaratıcı'ya intisabıyla herşeyle bir irtibat kurar ve her hâlükârda vahdetin birleştiriciliğinde iç-dış bütünlüğü içerisinde tek de olsa yığınlar içerisinde de olsa boğucu hadiseler karşısında o mutludur, huzurludur. Aklı, kalbi ve ruhu birlik bütünlük hasıl etmiş, insanlık gayesine ulaşmış durumdadır. O, kendini unutmayacak, kendinden kaçmayacaktır. Çünkü o, bütün insanî vasıflarını geliştirip kemâle erdirdiğinde bahtiyardır.