Ağustos 1997 · s. 318 · 4 dakikalık okuma
Pırıltı,Esinti,Sızıntı
Fizik evrenin büyüklüğüyle ilgili astronomik veriler insan hayalini zorlayacak mahiyette seyrediyor. “Merhaba” demek için elimizi uzatacak kadar yakın olduğunu sandığımız güneşin bize uzaklığı yüz elli milyon kilometreye ulaşıyor. Güneş gibi iki yüz milyardan fazla yıldızın bulunduğu Samanyolu, geceleyin gözümüze topu topu 50–100 metrelik bir çapta gözüküyor. Oysa onun çapı yüzbin ışık yılını geçiyor. Samanyolu’na en yakın olan galaksi Andromeda ise bize iki milyon üç yüz bin ışık yılı mesafede bulunuyor. Evrende mevcut galaksilerin sayısı ve evrenin gerçek büyüklüğü ise meçhul kalmaya devam edeceğe benziyor. Bugün yapılan araştırmalar sonunda, en uzak gök cisminin ışığının dünyamıza dört milyar yılda geldiği biliniyor.
Âlemler içerisinde fizik evren yahut “âlem-i şahadet” diye belirtilen bu görünür alemin diğer âlemlere göre mahiyeti ise, büsbütün bilgi sınırlarımızın dışında kalıyor. Ama insanoğlunun bilgi ve ilgi sınırları içerisinde kalan bir şey var: Evrenin anlamlılığı. Başka bir ifadeyle, bunca büyüklüğüne rağmen kusursuz işleyen evrenin mânâsız ve boş olmadığı. Nedir âlemin anlamı ya da gerçekliği? Hiç şüphe yok ki bunun cevabını evreni böyle mükemmel kuran ve işleten verebilir. Nitekim O, gönderdiği peygamberler ve onlara indirdiği vahiy ile bunun cevabını vermiştir. İşte, neredeyse sonsuz büyüklükte sandığımız evrenin vahiyle açıklanan hakikati de, bir bakıma adeta sınırsız açılımda ve nihayetsiz derinliktedir. Diğer bir ifadeyle evrenin fiziği ne kadar uçsuz bucaksız ise, onun metafizik anlamı ve tanımlaması da o kadar uçsuz bucaksızdır.
Biz, insan olarak uçsuz bucaksız fizik evrende ifadeye değmeyecek kadar küçük bir yer işgal ediyoruz ama, o büyük evreni bir ölçüde görebiliyor, hatta bilgimizle onu yakalayabiliyoruz. Hiç şüphesiz biz onun metafiziki yanını da vahiyden anladığımız kadarıyla kalbimizle hissedebilir, imanımızla yakalayabiliriz. Gözbebeğimiz, onca büyüklüğüne rağmen güneşi fotoğraflayıp algılarımıza teslim ediyor. Kalbimiz ya da basiretimiz de, en az onun kadar büyük ve derin olan hakikatini idrak edip imanımıza yükleyebilir. Ancak burada dikkati çeken nokta şudur: Gözümüz, duyularımız ve araştırmalarımızda güneşin fiziki manasını kavrayabilir, ancak onun ifade ettiği asıl manayı kavrayamayız. Gözümüzü güneşten gelen pırıltıya kapattığımız zaman karanlık içinde kalır, hiçbir şey göremeyiz. Aynı şekilde güneşin hakikatine ilgisiz kalıp, kalbimizi kapattığımız zaman ise, manevi karanlıklar içine gömülürüz. Şu halde maddi pırıltı nasıl ki bizi güneşten haberdar ediyorsa, ‘manevi pırıltı’ da güneşin hakikatinden haberdar etmektedir. Güneş, bütünüyle “Şems-i Ezeli”yi bize tarif eden bir dildir.
Bizim fizik evrenle temasımız ışık ile olduğu kadar, hava yolu iledir de. Etrafımızı saran hava dünyanın ne kadarını kuşatırsa kuşatsın, solunum yoluyla her an içimize ondan bir parça girmektedir. Bu bize adeta hayat vermektedir. Teneffüs ederek, kendisiyle bronş ve bronşçuklarımızı doldurduğumuz hava kirli kanı temizlemekte ve konuşmamıza yardım etmektedir. Hiç şüphesiz bu havanın bir başka manasından da bahsedilebilir: Her bir molekülüyle Allah’ın emirlerinin arşı olan yani, karıştırmadan sayısız ses ve görüntüyü aynı anda sayısız kulak ve gözlere nakleden havanın ifade ettiği mananın, atmosferi saran hava tabakasından çok daha buutlu, çok daha renkli ve çok daha derin olduğunda şüphe yoktur. Ama, bunların bütününü alabilmek, soluyabilmek imkansızdır. Zira buna ne ‘nefes borumuzun’ kapasitesi yetebilir, nede ‘akciğerimizin.’Aynı şekilde onun hakikatine dair idrak edebileceğimiz tek şey, bir esintiden ibaret olacaktır. Şu da var ki, bu esinti en az maddi esinti kadar zaruri ve hayattârdır. Maddi esinti olmadan yaşamak imkânsız olduğu gibi, manevi esinti olmadan latifelerimizi canlı tutmak da imkânsızdır.
Başka bir açıdan, fizik evren topyekün engin bir deryaya benzetilebilir. Derinliği, uzunluğu, genişliği bilinemeyecek kadar büyük bir okyanusa. Yıldızlar, gezegenler bu okyanusta seyahat eden, dönüp duran lamba, melekler için birer mesciddir. Bu okyanus hakkındaki bilgilerimizi besleyen nehirler, nehirleri besleyen dereler, derelere kaynaklık eden damlalar vardır. Ve şüphesiz bu büyük deryanın aynı büyüklükte, aynı derinlikte hakikati, anlamı, mesajı söz konusudur. Bu deryayı kimin kurduğu, bu gök cisimlerini kimin yüzdürdüğü, bu deryanın âkıbetinin ne olacağı hakkındaki soruların cevaplarından oluşan bu hakikat, ummanlar kadar geniş, okyanuslar kadar büyük ve derindir. Ama bu hakikati bütün kuşatıcılığı ve enginliğiyle algılamaya bizim kapasitemiz müsait değildir. O deryadan bir sızıntı bize kâfi gelir ve bu SIZINTI sıza sıza göl olur, Yaradan isteyince az çoklardan bol olur. Derya sahibini tanımaya ve O’na karşı sorumluluklarımızı öğrenmeye yol açacak bu SIZINTI sayesinde, nehirlerden, deryalardan, okyanuslardan haberdar olabiliriz.
Neredeyse sonsuz büyüklükteki bir evrenle; bir pırıltı, bir esinti, bir sızıntı sayesinde temas kurduğumuz ve hayatımızı devam ettirdiğimiz gibi, evrenin en az onun kadar büyük metafiziği ve hakikati karşısında da manevi bir pırıltı, bir esinti ve sızıntı ile hayal bulabilir ve hayatımızı devam ettirebiliriz. Esasen, evrenin nihayetsiz, çok buudlu hakikati karşısında bunu bir pırıltı, bir esinti ve bir sızıntı olarak görmek ne kadar mânâlı, mütevâzi ve ne kadar gerçekçi bir harekettir.