Sızıntı Arşivi

Ağustos 1990 · s. 296 · 3 dakikalık okuma

Pencerede Duyulan Ses

Şemseddin Nuri · Edebiyat

Babasının vefat haberi ulaşınca Edirne ‘ye geldi. Yaşı o günlerde henüz 18 ‘di. Âlimdi, şairdi; fakat bunlara ek olarak, azimliydi, kararlıydı, tedbirliydi; yumuşak huyluydu; ancak yerinde sertdi, acımasızdı ve büyük bir siyasî dehaya sahipti.Dirayet, kiyaset, basiret ve feraset gibi bir liderde olması gereken bütün özellikler eksiksiz olarak onda da vardı.

Biri amcası, diğeri kardeşi iki Mustafa ‘dan çok çekti. Birincisi ilk olarak kafasında tasarladığı Anadolu birlik ve vahdetini temin etmesini geciktirdi, ikincisi ise, İstanbul’u fethetmesine mani oldu. Durmadan Bizans oyununa gelen ve bu sebeple binlerce insanın kanının dökülmesine sebep olan ve devleti hep müşkül durumda bırakan genç ve toy şehzadelerin sanki muhakkak gibi olan istikbale ait bu gailelerinin önünü kapamak için canı kadar sevdiği kardeşleri Mahmud ve Yusuf’un gözlerine mil çekerek kapadı. Onların gözleri kapanırken o da bir köşeye çekilmiş gözlerinden kanlı gözyaşları döküyordu. Sanki mil çektiği kendi gözleriydi; bu kadar ızdırap duymuştu. Fakat din ve milletin selameti için buna mecburdu. Onları ve annelerini Bursa ‘ya yerleştirdi, Kendisinin sarayda görmediği nimetleri onların ayağına serdi. Bu onun kardeşlik vazifesiydi. Nitekim, vatana karşı vazifesi de onu birinci harekete mecbur etmişti...

Anadolu’nun sağında solunda kopuk uzuvlar gibi duran beylikleri o biraraya getirdi ve onları bir organizma bütününe bağlayarak bir şuurun gelişmesini temin etti; Kopuk bir el olmaktansa bir arslana pençe olmak evladır, diye vecizelendirebileceğimiz bu şuur, daha sonra İslam adına kaydedilecek fetihlerin sırlı şifresi gibiydi..

Cihangirdi ince ruhluydu. Cesurdu, sekine insanıydı. Atılgandı, tepeden tırnağa tedbirdi. Alimleri ve ilim meclislerini çok severdi; meşayih ve zikir meclisleri ise ona can veren nefeslerdi Edipti, dile aşina idi ve büyük bir hatipti; kılıcı da dili kadar keskindi. O, ilk bakışta birbirine zıd gibi görünen bu hasletlerin zirveleşen sıradağında, gece-gündüz İslam’a hizmet etti; rüya ve hülyalarını dahi başka düşlerle kirletmedi. Yaşı kırkı geçince inzivayı düşünüyordu. Çünkü, kırktan sonraki hayat ahirete daha yakındır, diyordu. Oğlu henüz 12 yaşındaydı. Fakat baba ondaki cevherin farkındaydı. Krallara taç giydiren ve tacı güneş gibi gözler kamaştıran bu insan, feragat zirvesinde taht kurmak için tacını oğlunun başına koydu ve birgün naşının geleceği muhakkak olan Bursa ‘ya o ölmeden önce geldi. Çünkü o, ölmeden önce ölmesini bilenlerdendi..

İkinci ve üçüncü defa Edirne’ye gelişi ise, tamamen fedakarlık örneğiydi. O’nun bu fedakarlığı, insanların elinden tutup onlara mirac ettirmek için, mirac ile uzandığı yerlerden geri dönen Efendimiz’in fedakarlığ ’ını andırıyordu. Nasıl olmasın ki,

inzivaya çekildiği köşesinde bu miraca azmetmişti. Ve yine nasıl yapmasınki, o fedakarlığı Allah Rasulünden böyle öğrenmişti. Bir şaşkın adamın dediği gibi, o, Manisa ‘ya eğlenmeye gitmemişti.

Büyük insanları büyük yapan,büyük işler yapmaları değil; ne kadar küçük olursa olsun lüzumlu olanı yapmalarıdır. O’na bu değişmeyen prensib perspektifinden bakacak olursak, en az oğlu kadar onun da büyük olduğunu anlarız. Belki, o, Fatih ‘den de büyüktür. Çünkü fethi Fatih ‘in ruhunda bir kıvılcım halinde tutuşturan O’dur. Çünkü Fatih kendi çığlığından evvel daha ilk doğduğu anda O’nun hicran yüklü feryadını duymuştur.

O, Fatih ‘i ve fetih neslini taşıyacak zafer arabalarına yol hazırlamakla meşgul olmuştur. Sanki bu haliyle yirminci asrın bağrında yetişen Kar Çiceği gibi kendi asrının Büyük Çilekeşliğini temsil etmekte ve “Ben acele ettim, kışta geldim. Siz cennetâsâ bir baharda geleceksiniz” demektedir. Ve Fatih cübbesinin eteğinde taşıdığı binbir baharla babasının kabrini ziyaret ederken onun bir kerametini tarihin hafızasına nakşetmektedir.

Onu, asrın Büyük Çilekeşi’ne benzetirken, sakın teşbihin paradoksundan istifade etmek arzusunda olduğum zannedilmesin. Sadece ben, bir tarihî tekerrürü işaretlemek istedim. Şu kadarını söylememe de müsaade edilsin: Günümüzün düşman cephesi eline sistem kılıcını aldığı için, o da eline Kur’an’ın elmas kılıcını almıştır. Ve sadece kavganın şekli değişmiştir. Zeminde dahi bir değişiklik yoktur.

Vasiyet eder, onu Bursa’ya gömerler. Fakat o, Edirne’yi Bursa kadar, Bursa’yı da Edirne kadar sever. Bir şiirinde şöyle der:

“Edirne gerçi güzeller yiridir ey

hemdem

Bursa’da dahi nice dilber-i fettan

gördüm..”

Kabri Bursa ‘dadır. Fakat O’nsuz bir Edirne düşünmek mümkün değildir.Onun için kader Edirne’yi O’na tasarruf yeri seçmiştir. Her sabah gelir ve penceredekl GENCE adıyla seslenerek “Haydi sabah namazına kalk” der. . Bilmem ki, İkinci Murad’ın onunla bu kadar ilgilenmesi nedendir? Belki, adının manasını ondan beklediğinden; belki de oğIunda gördüğü dehayı onda da keşfettiğindendir.

YAZARI: Şemseddin NURİ