Temmuz 2001 · s. 262 · 10 dakikalık okuma
Özündeki Sihriyle Bizim Dünya
Realitelerin boz-bulanık rengine rağmen, insafla bakanlarca bu dünya hala önemli bir cazibe merkezi konumunda. Onu, yazı-kışı, güzü-baharı, gecesi-gündüzü, iklimi-tabii örtüsü, insanları-kültür zenginliği ve maddi-manevi atmosferi ile bütün cihanlara denk tutmak mübalağa olmasa gerek.
Dünyanın hiçbir yerinde, geceler-gündüzler bu ülkede olduğu kadar büyülü, zaman burada hissedildiği kadar esrarengiz, mevsimler bu ölçüde ılık, tabiat da bu kadar canlı ve bu kadar yumuşak değildir. Cihanın en nadide yerlerinde ve en müstesna coğrafyalarında gün gelmiş gündüzler matlaşıp sararmış, geceler karanlığa gömülüp ışıksız kalmış, günler birbirine karışıp bidüziye bir hal almış; ama bu dünyada -tabii görüp duyabilenler ve hayatını kalb ve ruh çizgisinde sürdürenler için- hiçbir şey eskimemiş, değişmemiş ve hele asla sihrini, cazibesini kaybetmemiştir. Aksine onda baharlar her zaman haşr u neşr naraları atıp durmuş; yazlar rengarenk güzellikleriyle gelip gönül ufkumuza oturmuş; sonbaharlar monotonluğu yırtan nevhalarıyla dirilişe dayalı bir zevali hatırlatmış; kışlar sinelerimizde aşk u hasret duygularını coşturarak ruhlarımıza yeni "ba'sü ba'de'l-mevt"ler fısıldamış ve bizi sürekli tabiatlarımızın emelleriyle buluşturmuşlardır.
Gönül adesesiyle bakıldığında bu ülkede gelmelerin-gitmelerin, değişmelerin-dönüşmelerin, farklılaşmaların-başkalaşmaların değişik manalar ifade ettiği görülür.. ve hayat her zaman in'itafları çok bir mecrada, olabildiğine yüksek bir debiyle özüne ulaşmak için tıpkı çağlayanlar gibi hep ebediyet endamlı mehip görüntüler sergiler durur. Sıkışıp daraldığında, gerilip debisini daha bir yükseltir ve aşar aşılmaz gibi görünen engelleri.. yürür köpüre köpüre havzında kendince.. kaynağından fışkırdığı gündeki safvetiyle; hatta daha bir arı-duru hal alarak.. sonra çağlar ve hayat soluklar geçtiği her yerde.. yaşatır yaşamaya istidadı olanları ve koşar visale sevgilisinden ayrı düşmüş bir aşık gibi.. derken erer vuslata, vuslatta ebedi huzura. Gönüllerimizde hayatın rengi, deseni, şivesi budur ama, anlamaz bunları anlamayanlar bizi; bizim mana köklerimizi, duyduklarımızı, düşündüklerimizi, mefkure ve hedeflerimizi.
Aslında, bizim dünyamızda doğup büyümek, kökleri geçmişin derinliklerinde bulunan onun ruh ve manasını duymak bir imtiyaz ve bir bahtiyarlıktır. Böyle bir imtiyaz ve bahtiyarlığı tam sezebilmek, biraz bu dünyanın ruh ve manası sayılan o zengin mirasımızın takdir edilmesine, biraz da ona, Mecnun'un Leyla'ya baktığı gibi bakılmasına bağlıdır. Gönüllerdeki aşk u iştiyakı; güzellik, melahat, endam ve tenasüp karşısında parlayıveren bir kor veya tutuşan bir çerağ diye yorumlarlar; bu yaklaşım doğru olsa da eksiktir; zira en büyük aşklar her zaman ruh inceliği, duyarlılık ve ihsas derinliğiyle mebsuten mütenasip inkişaf edegelmiştir. Kaba ve duyarsız ruhlar bazı şeylere karşı temayül izhar etseler de kat'iyen sevmesini bilemezler. İhsasları körelmiş kimseler her zaman aşk u iştiyak deyip dursalar da asla vefalı olamazlar. Herhangi bir şeyi sevmek onu doğru tanıyıp duymaya bağlıdır. İç hususiyetleriyle tam bilinmeyen güzellikler insanlar üzerinde muvakkat bir alaka uyarsa da ebedi irtibat vesilesi olamaz.. bu kabil alakalar gelip geçici heyecanlara sebebiyet verseler de birer aşk kıvılcımı haline gelemezler.
Allah'ı bilmeyenler O'nu hiçbir zaman sevemediler/sevemiyorlar. Peygamberini gerektiği gibi tanıyamayanlar O'na karşı saygılı olamadılar/olamıyorlar. Bu ülkeyi sırf coğrafi bir çerçeveden ibaret görenler de vatan sevgisinin ne demek olduğunu bilemiyorlar; bilmeleri de mümkün değil. Herhangi bir toprak parçası yeraltı-yerüstü zenginlikleriyle kıymet kazandığı gibi; bir ülke de mana kökleriyle ve geçmişten tevarüs ettiği değerlerle yükselir; gelir gönüllere taht kurar. Onu bu ölçülere bağlı duyup sevenler "ülkem" der oturur-kalkar ve hummaya tutulmuş gibi hep "daüssıla" ile titrer dururlar.
Gerçi, çöl bile olsa, hemen herkes doğup büyüdüğü, suyunu içip havasını teneffüs ettiği ve aşina olduğu yerleri sever; oralara karşı daha bir derin alaka duyar. Ama bizim kendi dünyamızla alakalı aşk u iştiyakımız, sırf orada dünyaya gelip, orada neş'et etmemize bağlı değildir. Biz, içinde doğup büyüdüğümüz yerleri bize viladet mahalli olmasının çok çok ötesinde ve başka yerlere kabil-i kıyas olmayacak şekilde ayrı bir derinlik ve ayrı bir büyüyle duyar; bağrında bulunduğumuz zaman, onu annelerimizin sineleri kadar sıcak hisseder; ayrı kaldığımız durumlarda da hep hasretle hatırlar, iç zenginliklerine, tadına, şivesine ve sihirli coğrafyasına derin bir özlem duyarız. Ona bizim ufkumuzdan bakmayanlar ve onu derinlikleriyle tanımayanlar, daha doğrusu bizimle aynı memeden süt emmeyenler, onun bu büyülü derinliklerini hiçbir zaman anlayamazlar; anlayamamışlardır da.
Kim onu nasıl duyup nasıl yorumlarsa yorumlasın, biz bu sihirli dünyada, cihanın en muhteşem coğrafyalarında bulamayacağımız güzellikleri bulur, kendi zenginliklerimizi duya duya yaşar, kendi şivemizin sihriyle büyülenir ve her günkü basit hayat içinde madde ötesi ne derinlikler ne derinlikler temaşa ederiz! Aslında hemen hepimiz, hem bugünümüzü, hem gelecek adına beklentilerimizi, hem de kendi hayat felsefemizi ve geçmiş zenginliklerimizi, bunları çağrıştıran izler, işaretler ve emareler arasında daha bir derince duyar ve daha bir farklı şekilde hissederiz.
Evet geçmişin zevk ve telakkilerine göre örülmüş bir mimari doku karşısında; inanç, duygu, düşünce ve estetik anlayışımızı resmeden bir dekorla yüz yüze geldiğimizde; soylu bir tarihin ölümsüz işaretleri sayılan mabetler, medreseler, zaviyeler, hanlar, hamamlar, kervansaraylar ve bedestenlerin sırlı dünyasına açıldığımızda geçmişimize ait ruh ve mananın sağanağına tutulmuş gibi olur ve olduğumuzdan daha fazla bir vüs'ate ereriz; ereriz de işte o zaman hislerimiz, gider heyecanlarının serhaddine ulaşır.. ruhi melekelerimiz, tahayyül gücümüz, zaman üstü mülahazalara yükselir ve hemen hepimiz adiyat türünden duyduğumuz şeylerin yanında olağanüstü sesleri, sözleri duyabileceğimiz bir ufka ulaşır ve düşünce dünyamız itibarıyla, dünün, bugünün, yarının halitasından, fakat bu zaman dilimlerinden hiçbirine uymayan, ama hepsinden bir kısım çizgiler taşıyan daha sihirli bir dünyanın göbeğinde buluruz kendimizi. Derken her şeyi ile bizim olan bu dünyada her nesne, her renk, her desen ve her şive değişerek adeta bir başka hal alır: Gurup etmiş gibi görünen güneş yeniden doğar.. mehtap, yıldızlar, arşı seyahate çıkmış gibi dolaşır başımızın üstünde ve bize gülücükler yollar.. her taraf üzerimize tebessümler yağdırmaya başlar.. ve yıllanmış karanlıkların büyüsü bir kez daha bozulur; bozulur ve aydınlık ordusu karşısında zulmetler üst üste bozgunlar yaşamaya durur.. bahar naralar atar, bütün güzelliklerini ortaya döker.. kurumuş gibi görünen çeşmeler gürül gürül akmaya başlar.. bulutlar eğilir arzı kucaklar; otlarla, ağaçlarla konuşur.. yağmur solmaya yüz tutmuş her yeri şefkatle okşar geçer.. rüzgarlar bir toy-düğün havası içinde gelir hepimizi ve her nesneyi tatlı bir serinlikle kucaklar.. dağlar-taşlar, her yanda ötüşen kuşlar bize görüntü, ses ve nağmelerden ne armağanlar, ne armağanlar sunarlar; sunar ve yaşadığımız zaman dilimi içinde daha önce yaşanmış olan ve yarınki hayat adına da yaşanması düşlenen ışıktan günlerin kıvrımları arasında hiçbir zamana ait olmayan, ama bütün zamanların özü-usaresi sayılan ruhtan, manadan bestesiz ve güftesiz en enfes musıkiler dinletirler.
Ben ne zaman, iman ve ümitlerimin ışığında bu mübarek dünyayı düşünsem, kendi kendime, "İşte mana ve iç güzellikleri itibarıyla serhaddi olmayan, aşkın, büyülü ülke.." der, onun içinde bulunuyorsam talihime tebessümler yağdırırım; uzaklarda isem, derin bir iştiyak ve "daüssıla" ile inler hayalimin menfezlerinden onu temaşaya koşarım; koşar ve hasretlerimden sıyrılmaya çalışırım. Bana göre o her zaman, en güzel ülkelerden daha güzeldir. Bütün dünyayı kirletebilen çirkinliklerin işgaline uğradığında dahi hiç değişmeden güzeller içinde her zaman bir tane olarak kalabilmiş ve müşarun bi'l-benan (parmakla gösterilen) bir ülkedir.
Evet, hiçbir şey onun manevi ufkunu kirletmemiş ve hiçbir levsiyat iç safvetini bulandıramamıştır. Zaman gelmiş kinler, nefretler, gayzlar, hizip kavgaları her yanı sarmış, demokrasinin kolu kanadı kırılmış, hür düşünce öldürülmüş, iman, İslam ve Kur'an en vahşi saldırılara maruz kalmış; her yerde hazan yelleri esmiş; bağlar bahçeler bozulmuş, çiçekler renk atmış, güller yasa gömülüp kan ağlamış; en taze fidanlar kırılmış, en gür selviler devrilmiş; hazan vurmuş ve yapraklar savrulmuş; ama bu dünya, o derinlerden derin iç zenginliği, manevi deseni, ruh ve mana gücüyle hep rengarenk olarak kalmış; kendi evlatlarına gülücükler yağdırmış, onların ağlamalarını tebessüm fasıllarıyla tadil etmiş, realitelerin acı ve sert fırtınalarını özünün ümide açık büyüsüyle yumuşatmış ve en cehennemi hallerde dahi sinesine sığınanları sırlı bir "berd ü selam"la serinletmiştir.
Bu ülkede kendine yer arayan, düşmanlık, husumet, kavga ve nefret gibi yabancı ve kafirce düşünceler hiçbir zaman onda daimi ikamete muvaffak olamamış; ihtilaf ve iftiraklar da hedeflerine ulaşamamışlardır. Gayz, nefret, sevgi ve mülayemete yenik düşmüş; haset ve ihtiras kendi kendini yiyip bitirmiş; varlık ve bekasını bu türlü duygulara bağlayan talihsizler de asla payidar olamamışlardır. Kirler ve kirliler geldikleri gibi savulup gitmiş, sonunda orada sadece ve sadece hakiki insanlar ve insani değerler baki kalmıştır.
Gerçi bazen, hemen hepimiz, beklenmedik bir kısım hadiselerden rahatsızlık duyarak, güzel ülkemizde bu kabil şeylerin olmamasını dilemiş ve "Nasıl oluyor da kalbe ve ruha açık bir dünyanın insanları, hem de o zengin tarihi miraslarına rağmen bu kadar kalbsiz ve hissiz olabiliyorlar?" diye hayıflanmışızdır. Ancak bu mülahaza ve ona sebep olan durum uzun sürmemiş, vakt-i merhunu gelince, her şey yeniden olması gerekli şekli almış; kalb hareketlenmiş; ruh kendi şivesiyle konuşmaya başlamış; hissizlik yerini duyarlılığa bırakmış ve her şey bir kere daha özündeki edaya ulaşmıştır. Aslında bizler ara sıra onun ufkunu karartan sis-dumanı hesaba katmayacak olursak o, bütün zamanların lezzet, tat, şive ve güzelliklerini birden bize sunacak kadar büyülü bir zenginliğe sahiptir: Biz her zaman onun sabahlarında nevbaharları koklar; gündüzlerinde yazın rengarenk güzelliklerini temaşa eder ve guruplarında da en tatlı hüzünlerle sonbaharları duyarız. Onda her zaman sihirli görünen gece ve gündüzler, bin bir nazla değişip duran mevsimler öyle taze, öyle ince ve öyle yumuşaktır ki, onları duya duya, koklaya koklaya aşinası olmuş gönüller, her sabah bir yeni güne uyanırken, en tatlı bir sesle "ba'sü ba'de'l-mevt"e çağrılıyormuşçasına yerlerinden fırlar, ezan ve temcit sesleri eşliğinde kendilerini cennetlere uzayan bir şehrahın ortasında bulurlar.
Bizim hislerimiz açısından bu dünyada her şey, çok defa tam sezemediğimiz bir büyüyle hep tül pembe görünür. Onun hiçbir zaman renk atmayan manevi deseni; insanlarının gönül safveti; büyük çoğunluğun yerinde duruşu ve göz dolduran tavırları; çarşı-pazarının geçmişten tevarüs ettiği soylu çizgileri; cami ve minarelerinin, revak ve şadırvanlarının büyülü görüntüleri; mabet harimlerinin hemen hiçbir zaman değişmeyen o sımsıcak atmosferleri; şadırvan başlarında "hu hu" deyip abdest alanların, damla damla revaklara boşalan kuş cıvıltılarıyla karışıp bir koro teşkil etmeleri; teşkil edip içimize akması gibi durumları ve daha değişik büyülü hususiyetleri kamil manada ancak bu ülkede görmek mümkündür. Ne var ki bunun böyle olduğunu duyabilmek de çok defa herkese müyesser olmamaktadır. Böyle bir duygusuzluk onlara Allah'ın bir mekri olmasa da, haklarında bir mahrumiyet emaresi olduğunda şüphe yoktur. İhtimal bu bahtsızlar, ara sıra biraz serince esen rüzgarlara, sertçe esen hazana, mevsimsiz kara-buza, doluya-tipiye-borana tutulduklarından dolayı bu Cennet köşesini, muvakkat hadiselerin ekşi yüzüyle yorumluyorlar..!
Oysaki bu kabil şeyler hep gelip geçicidir; muvakkaten ufkumuzu karartsalar da geldikleri gibi gider ve yerlerini bu dünyanın özündeki o pırıl pırıl tılsımlı güzelliklere bırakırlar; bırakırlar da her taraf yeniden kendi tabiatının sihirli endamıyla tüllenmeye başlar.. ve bir anda bütün gönüllere huzur ve inşirah veren bir sihir kaplar her yanı. Derken ufkumuzdaki bütün sis ve duman silinir gider.. gökyüzü bir baştan bir başa bembeyaz bahar bulutlarıyla dolar.. yağmur yağmasa da çiy olur ve yapraklar üzerine çöken tozun-toprağın yerini gelir şebnemler alır. Şafakları şafaklar takip eder ve ufukta gönüllerimizin diline aşina beyaz çehreli günlerin yüzü görünür; görünür de ovalar-obalar, şehirler-köyler, sokaklar-çarşılar bütünüyle manevileşir.. ve manevileşen bu dünya ötelerin koridoru haline gelir. Duyuşlar, sezişler daha bir koyulaşır ve böyle bir duygu tufanının içimize boşalttığı incelik, şefkat ve şiirin seviyesi idraklerimizi aşar; arzu ve hülyalarımızla realiteler arasındaki uçurumlar bir bir kapanır ve bazı rüyalarda olduğu gibi artık hayatı istediklerimize göre duyar ve yaşarız. Düşünce ufuklarımız Cennet yamaçları gibi renklenir.. somurtkanlaşan duygularımız, kuruyup çatlayan gönüllerimiz, kuraklıktan renk atan çiçekler gibi yıkılmak üzere olan ruhlarımız sur sesi almışçasına derlenir-toparlanır ve kendi ufkuna doğru yürür.. her şey ve herkes farklı bir duruşa geçer ve diriliş naraları atmaya başlar...
Kendi vatanında vatansızların hasret ve hicran yaşadığı dönemlerde, ben hep gönlümün pencerelerinden içime akan bu dünyanın bu tür büyülü güzellikleriyle meşgul oldum ve onun çehresinde hep farklı şeyler okudum. Ümitlerin kapkara düşüncelere yenik düştüğü şu günlerde dahi, içimden kopup gelen, bana his ve inanç dünyamın esrarını söyleyen enfes bir musıki dinliyor gibiyim. Her zaman ümit ve imanıma bağlı tutmaya çalıştığım gönül dünyamda tatlı birer hatıraya inkılap etmiş bütün o muhteşem mazimi ve bir gün mutlaka geri geleceğinden hiç şüphe etmediğim şanlı geleceğimi gönül gözlerimle temaşa ediyor ve zamanın bu iki kanadıyla alakalı en enfes görüntüleri, en bayıltıcı renkleri, en göz kamaştıran ışıkları birden duymaya çalışıyor ve halihazırdaki durumun onca darlığına rağmen, kalbi ve ruhi hayatım itibarıyla en geniş meydanlardan daha geniş alanlarda tenezzühe çıkmış gibi bir rahatlık hissediyorum. Günümüzdeki bütün sevimsizlikleri zamanın yorumlarına ve gelecek adına vesile-i ümit sayılan aydınlık nesillerin takdirlerine havale ederek, inanç, ümit ve hüsn-ü zannımın ışık, gölge ve meltemleri arasında gelip gidiyor, Allah'a itimat ve yakinimin araladığı menfezlerden -kapı aralığından diyebiliriz- tam net ve vazıh görünmese de, müstakbel bir saadetin duygularımı okşadığını hissediyor ve bir zamanlar insafsızlığımıza kurban giden ruhumuzun ölüm döşeğinde, şimdilerde tarihin yüzünü karartan bir kaba ve karanlık düşüncenin can çekiştiğini müşahede ediyor ve ona yakılan ağıtları ruhumun derinliklerinde tarihin diriliş neşideleri gibi dinliyorum.
SIZINTI