Nisan 1982 · s. 28 · 4 dakikalık okuma
Ötelere Seyahat
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE



YEDİNCİ SURET
Gel bir parça gezelim. Şu medenî ahâli içinde ne var, ne yok görelim. İşte bak!.. Her yerde, her köşede, birçok fotoğraf makinaları kurulmuş resim çekiyorlar. Bak, heryerde pekçok kâtibler oturmuşlar, birşeyler yazıyorlar. Herşeyi kaydediyorlar. Ha!.. Şu yüksek dağda Pâdişâha mahsus bir büyük fotoğraf makinası kurulmuş ki, bütün bu yerlerde ne cereyan eder, suretini alıyor. (Burada pâdişâha mahsus bir büyük fotoğraf işareti ve hakikati "levh-i Mahfuz" demektir.) Demek, O zât emretmiş ki, mülkünde cereyan eden bütün muamele ve işler zabtedilsin. Demek oluyor ki; O Muazzam Zât, bütün hadiseleri kaydettirir, suretini aldırır. İşte şu dikkatli muhâfaza, elbette muhâsebe içindir.
Şimdi, en âdi râiyyetin en küçük muamelelerini ihmâl etmeyen hikmet sahibi bir Hafîz (herşeyi muhâfaza eden Zât), hiç mümkün müdür ki, râiyyetinin en büyüklerinden en büyük amellerini muhâfaza etmesin, muhâsebe etmesin, mükâfat ve ceza vermesin. Halbuki, O Zâtın izzetine ve gayretine dokunacak ve merhametinin hiç kabul etmeyeceği muameleler, o büyüklerden meydana geliyor. Burada ceza vermiyor. Demek, bir Mahkeme-i Kübrâya bırakılıyor.
YEDİNCİ HAKİKAT
Hiç mümkün müdür ki; gökte, yerde, karada, denizde, yaş kuru, küçük büyük, âdi, âli herşeyi tam bir intizam ve ölçü içinde muhâfaza edip, bir türlü muhâsebe içinde neticelerini eleyen Hafîziyyet; insan gibi büyük bir fıtratta, en büyük halifelik gibi bir rütbede, en büyük emanet gibi, büyük vazifesi olan insanın, Yaradanın umumî Rubûbiyyetine temas eden amelleri ve fiilleri muhâfaza edilmesin, muhâsebe eleğinden geçirilmesin, adâlet terazisinde tartılmasın, lâyık bir ceza çekmesin, uygun bir mükâfat görmesin? Hayır, asla!.. Evet; şu kâinatı idâre eden Zât, herşeyi nizam ve ölçü içinde muhâfaza ediyor. Nizam ve ölçü İse; ilim ve hikmet, irâde ile kudretin tezâhürüdür. Çünkü görüyoruz: Her mahlûk, vücudunda gayet muntazam ve Ölçülü olarak yaratılıyor. Hem, hayatı müddetinçe değiştirdiği sûretler dahi, intizam altındadır, Zira görüyoruz ki; vazifesinin bitmesiyle ömrüne nihayet verilen ve şu görünen âlemden göçüp giden herşeyin herşeyinİ muhâfaza eden Yaradan, birçok suretlerini levh-i mahfuzlar hükmünde olan hâfızalarda ve bir türlü misâlî aynalarda muhâfaza edip, ekser tarihçe-i hayatını çekirdeğinde, neticesinde nakşedip yazıyor. Açık gizli aynalarda bâkileştiriyor. Meselâ: İnsanın hâfızası, ağacın meyvesi, meyvenin çekirdeği, çiçeğin tohumu, Hafîziyyet kanunun ihâtasının azametini gösteriyor.
Görmüyor musun ki; koca baharın hep çiçekli, meyveli ve bütün mevcudatı ve bunların kendilerine göre bütün amel sayfaları, teşkilatının kanunları ve sûretlerinin timsalleri mahdut bir miktar tohumcuklar içlerinde yazılarak muhâfaza ediliyor. İkinci bir baharda, onlara göre bir muhâsebe içinde amel sayfalarını neşredip mükemmel bir intizam ve hikmet ile koca diğer bir bahar âlemini meydana getirmekle, Hafîziyyetin ne derece kuvvetli ihâta ile cereyan ettiğini gösteriyor. Acaba; geçici, âdi, bekâsız, ehemmiyetsiz şeyler böyle muhâfaza edilirse, gayb âleminde, âhiret âleminde, ruhlar âleminde Yaradanın umuma ait Rububiyetine mühim semere ve netice veren insanın amelleri muhâfaza içinde gözetilmek suretiyle, ehemmiyetle zabtedilmemesi kabil midir? Hayır ve asla!.
Evet, şu Hafîziyyetin bu surette tecellisinden anlaşılıyor ki; şu mevcudatın mâliki, mülkünde cereyan eden herşeyin inzibatına büyük ihtimamı var. Hem hakimiyet vazifesinde nihayet derecede dikkat eder. Hem saltanatının Rubûbiyetinde gayet ihtimamı gözetir. O derece ki, en küçük bir hâdiseyi, en ufak bir hizmeti yazar, yazdırır. Mülkünde cereyan eden herşeyin sûretini birçok şeylerde muhâfaza eder. Şu Hafîziyyet işaret eder ki, ehemmiyetli bir "muhâsebe-i a'mâl" defteri açılacak ve bilhassa mahiyetçe en büyük, en mükerrem, en şerefli bir mahlûk olan insanın büyük amelleri, mühim olan fiilleri, mühim bir hesap ve mîzana girecek. Amel sayfaları neşredilecek.
Acaba, hiç kabil midir ki; insan, yeryüzünün halifeliği ve emaneti om uzuna almakla şerefli bir durumda bulunsun, Yaradanın küllî işlerine şâhid olarak kesret dairelerinde, İlâhî Vahdaniyetin dellallığını ilan etmekle, pek çok mevcudatın tesbihât ve ibâdetlerine müdahale edip zâbitlik ve müşâhittik derecesine çıksın da sonra kabre gidip, rahatla yatsın ve uyandırılmasın! Küçük büyük her amellerinden sual edilmesin! Mahşere gidip Mahkeme-i Kübrâyı görmesin! Hayır ve asla!..
Hem bütün gelecek zamanda olan imkan dahilindeki işlere kâdir olduğuna, bütün geçmiş zamandaki kudretinin mu'cizeleri olan vukuâtı (yaratıkları, meydana getirdiği hadiseler) şehâdet eden, Kıyâmet ve Haşre pek benzeyen kış ile baharı her vakit gözümüzün Önünde icâd eden bir Kâdir-i Zülcelâlden, insan nasıl yokluğa gidip kaçabilir, toprağa girip saklanabilir? Madem bu dünyada ona layık muhâsebe görülüp hüküm verilmiyor. Elbette, bir Mahkeme-i Kübrâya, en büyük bir saadete gidecektir.
İnsanı, insan olduğu için sevmek ve saygılı olmak, asıl olan budur. Yoksa kendi gibi düşünenleri sevmek ve saymak, insanlık ma'nasına atfedilen bir sevgi ve saygı değil, bir bencillik ve insanın kendi kendini putlaştırması demektir. Hele hele temel düşünce ve tasavvurda, aynı çizgide olup da, tıpatıp bizim gibi düşünmeyenleri horlama ve irdeme, bir mürüvvetsizlik ve hodgâmlıkdır.