Şubat 1982 · s. 16 · 5 dakikalık okuma
Ötelere Seyahat
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

BEŞİNCİ SURET
Bak bu işler içinde görünüyor ki, o misilsiz Zâtın pek büyük bir şefkati vardır. Çünkü her musibete düşenin imdadına koşturuyor. Her suale ve isteğe cevap veriyor. Hatta, bak en küçük bir ihtiyacı en küçük bir raiyetten görse, şefkatle yerine getiriyor. Bir koyunun ayağı incinse, ya merhem, ya baytar gönderiyor.
Gel gidelim, şu adada büyük bir toplantı var. Bütün memleket eşrafı orada toplanmışlar. Bak. pek büyük bir nişanı taşıyan bir Yaver-i Ekrem bir nutuk okuyor. O şefkatli padişahından birşeyler istiyor. Bütün ahali: "Evet evet biz de istiyoruz." diyorlar. Onu tasdik ve teyid ediyorlar. Şimdi dinle bu padişahın "Habîbi" diyor ki:
"Ey bizi nimetleriyle besleyen Sultanımız! Bize gösterdiğin nümûnelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster. Ve bizi saltanatının karargâhına, merkezine celbet. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi yokluk, ayrılık ile azab etme. Sana iştiyak ve arzu duyan, nimetlerine şükreden şu itaatli raiyyetini başı boş bırakıp idam etme." Diyor ve pek çok yalvarıyor. Sen de işitiyorsun. Acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir padişah, hiç mümkün müdür ki; en küçük bir adamın en basit bir meramını ehemmiyetle yerine getirsin, en sevgili bir Yaver-i Ekreminin en güzel bir İsteğini yerine getirmesin? Halbuki. O sevgilinin istek ve arzusu herkesin de arzusudur. Hem, padişahın rızasına uygun, hem de merhamet ve adaletinin icabıdır. Hem O'na kolaydır, ağır değil. Bu nıisafirhanelerdeki muvakkat seyir ve gezinti yerlerini hazırlamak kadar O'na ağır gelmez. Madem, nümûnelerini göstermek için beş-altı günlük seyrangâhlara bu kadar masraf ediyor, bu memleketi kurdu.
Elbette, hakiki hazinelerini, mükemmel işlerini, sanatlarını ve hünerlerini saltanatının merkezinde öyle bir tarzda gösterecek, öyle seyrangahlar açacak ki, akıllan hayrette bırakacak.
Demek bu imtihan meydanında olanlar başı boş değiller; saadet sarayları ve zindanları onları bekliyorlar...
BEŞİNCİ HAKİKAT
Hiç mümkün müdür ki, en basit bir ihtiyacı, en küçük bir mahlukundan görüp tam bir şefkatle ummadığı yerden yerine getiren ve en gizli bir sesi, en gizli bir mahlukundan işitip imdad eden, hâl ve dil ile istenilen her şeye cevab veren nihayetsiz bir şefkat ve merhamet sahibi bir Rab; en büyük bir kulundan en sevgili bir mahlûkundan (s.a.) en büyük bir ihtiyacı görüp bitirmesin, yerine getirmesin!.. En yüksek duayı işitip kabul etmesin!,.
Evet, mesela zayıf hayvanların ve yavrularının rızık ve terbiyeleri hususunda görünen lütuf ve kolaylık gösteriyor ki: Şu kâinatın Maliki, nihayetsiz bir rahmetle Rububiyet eder. Rububiyetinde bu derece rahimane bir şefkat, hiç kabil midir ki, mahlûkatın en efdalinin (s.a.) en güzel duasını kabul etmesin!..
Ey nefsimle beraber beni dinleyen arkadaş! (Temsilî hikaye olarak ele alacak olursak) Bir adada bir toplantı var... Bir Yaver-i Ekrem bir nutuk okuyor. Onun işaret ettiği hakikati daha net görebilmek için, gel! Bu zamandan sıyrılıp, fikren Asr-ı Saadete ve hayalen Arab Yarımadasına gidiyoruz. Ta ki, Resul-i Ekremi (s.a.) vazife başında ve kulluk içinde görüp ziyaret ederiz. Bak... O Zat nasıl ki, peygamberliğiyle hidayetiyle ebedî saadetin yaratılmasının sebebi ve Cennet saadetine ulaşmanın da vesilesidir.
İşte bak!. O Zât öyle büyük bir namazda, yüce bir ibadette, ebedî saadet için dua ediyor ki, güya bu yanmada, belki bütün Arz, Onun azametli namaziyle namaz kılar, niyaz eder. Çünkü kulluğu ise; Ona tâbî olup uyan ümmetinin ubudiyetini de içine aldığı gibi, uygunluk sırrı ile bütün Peygamberlerin kulluk sırrını da içine alır.
Hem o, büyük namazı öyle muazzam bir cemaatle kılıp, niyaz ediyor ki, güya Hz. Adem'den asrımıza kadar belki kıyamete kadar bütün nuranî ve kâmil insanlar Ona tâbî olarak iktida edip duasına "âmin" derler.
Bak, hem öyle beka gibi bir umumî hâcet için dua ediyor ki, değil dünyadakiler belki semâdakiler, belki bütün mevcudat niyazına iştirak edip, hal lisanı ile: "Oh!. Evet ya Rabbena! Ver, duasını kabul et. Biz de istiyoruz." diyorlar. Hem bak! Öyle hüzünlü, öyle sevgili, öyle istekli, öyle yalvararak bâkî saadet istiyor ki, bütün kâinatı ağlattırıp, duasına iştirak ettiriyor.
Bak, hem öyle bir maksad, öyle bir gaye için, saadet isteyip dua ediyor ki, insanı ve bütün mahlûkatı aşağıların aşağısı olan mutlak yokluğa düşmekten, kıymetsizlikten, faydasızlıktan, gayesizlikten, en yüksek derece olan kıyamete, bekaya, ulvî vazifeye, ilahî mektublar olma derecesine çıkarıyor.
Bak, hem öyle yüksek bir inleyiş ve meded isteyişle istiyor ve öyle tatlı bir niyaz ve merhamet dileyişiyle yalvarıyor ki: Güya bütün mevcudata, semâlara, arşa işittirip vecde getirip duasına: "Âmin" dedirtiyor.
Bak, hem öyle herşeyi işiten ve kerim bir kudret sahibinden, öyle herşeyi gören ve rahim bir ilim sahibinden saadet ve bekayı istiyor ki: Müşahedeye göre, en gizli bir canlının en gizli bir arzusunu, en hafif bir niyazını görüp, işitir, kabul eder. Merhamet eder. Hal lisanı ile dahi olsa cevab verir. Öyle hikmetli basiretli ve merhametli bir surette verir ve cevab verir ki, şübhe bırakmaz o terbiye ve tedbir; öyle Semî (işiten) ve Basîre (görene) mahsus, öyle bir Kerim (ikram eden) ve Rahime (merhamet edene) hasdır.
Acaba bütün insanları arkasına alıp şu Arz üstünde durup, Arş-ı Azama yönelerek el kaldırıp, insanların kulluğunun hûlâsasını içine alan "Muhammedî Ubudiyet Hakikati" içinde dua eden şu insanlığın şerefi ve zaman ve mekanın bir tanesi olan kâinatın iftiharı Resul-i Ekrem ne istiyor dinliyelim. Bak. kendine ve ümmetine ebedî saadet istiyor. Beka istiyor. Cennet istiyor. Hem. mevcudat aynalarında güzelliklerini gösteren bütün İlahi mukaddes isimleri ile beraber istiyor. O isimlerinden şefaat taleb ediyor, görüyorsun. Eğer ahiretin varlığını gerektiren hesabsız sebebler, varlığının delilleri olmasa idi. yalnız şu Zatın tek duası, baharımızın icadı kadar Merhametli Yaratıcının kudretine hafif gelen şu Cennetin yapılmasına sebebiyet verecekti...
Evet, baharımızda yer yüzünü bir mahşer eden, yüzbin diriltme nümûnelerini icad eden Mutlak Kudret Sahibi Zâta, Cennetin icadı nasıl ağır olabilir! Demek nasıl ki. Onun peygamberliği şu imtihan diyarının açılmasına sebebiyet verdi. "Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım." sırrına mazhar oldu. Onun gibi. kulluğu dahi, öteki saadet diyarının açılmasına sebebiyet verdi... Acaba hiç mümkün müdür ki, bütün akıllan hayrette bırakan şu alemin intizamı ve geniş rahmet içinde kusursuz sanat güzelliği, misilsiz Rububiyet cemâli; o duaya cevab vermemekle böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabul etsin? Yani, en cüz'î en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip îfâ etsin, yerine getirsin. En ehemmiyetli lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın... Hâşâ ve kellâ.. Yüzbin defa hâşâ... Böyle bir cemâl böyle bir çirkinliği kabul edip çirkin olamaz. Demek Resul-i Ekrem (s. a.) Peygamberliğiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, kulluğu ile de Ahiretin kapısını açar.
Hazan mevsiminde olduğu gibi, yaprak yaprak dökülüşün, çiçek çiçek soluşun arkasında, alabildiğine bir ihtişamla yeniden varoluşun remzi gizlidir.