Ağustos 1980 · s. 16 · 3 dakikalık okuma
Onun Şahitleri
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE
O’NUN ŞAHİDLERİ
Bak,
nasıl arz sayfası üstünde Ehad, Samed, (Her şey kendisine muhtaç olup kendisi
hiçbir şeye muhtaç olmayan) Zatın mühürlerine az dikkatle bakabilirsin. Başını
kaldır, gözünü aç, şu kainatın büyük kitabına bir bak; göreceksin ki: O
kainatın heyet-i mecmuası üstünde, büyüklüğü nisbetinde bir açıklık ile Vahdet
Mührü okunuyor. Çünkü, şu mevcudat bir fabrikanın, bir köşkün, bir muntazam
şehrin parçaları ve efradları gibi bel bele verip, birbirine karşı yardım elini
uzatıp birbirinin ihtiyaç isteğine:’‘Lebbeyk! Baş üstüne’ derler. El ele verip,
bir intizam ile çalışırlar. Baş başa verip, hayat sahiplerine hizmet ederler.
Omuz omuza verip, bir gayeye yönelerek hikmetli, tedbirli bir zata itaat
ederler.
Evet, güneş ve aydan, gece ve gündüzden, kış ve yazdan tut, ta nebatatın, muhtaç ve aç hayvanların imdadına gelmelerinde ve hayvanların; zayıf ve şerif insanlanın imdadına koşmalarında, hatta gıda maddelerinin latif, nahif yavruların ve meyvelerin imdadına uçmalarında, ta yemek zerrelerinin beden hücrelerinin imdadına geçmelerinde câri olan bir yardımlaşma düsturu ile hareketleri, bütün bütün kör olmayana gösteriyorlar ki; gayet kerim bir Mürebbinin kuvvetiyle, gayet hikmetli tedbirler alan bir tek Zatın emriyle hareket ediyorlar.
İşte şu kainat içinde câri olan bu dayanışma, bu yardımlaşma, bu tecavüb (birbirinin isteğine cevap verme), bu teanuk (birbiriyle boyun boyuna olma), bu musahhariyet(emre âmâde olma), bu intizam, bir tek Müdebbirin tertibiyle idare edildiklerine ve bir tek Müdebbirin tedbiriyle sevk edildiklerine kat’iyyen şehadet etmekle beraber, şu apaçık, eşyanın sanatında görünen umumi hikmet içindeki tam inayet (yardım, lütuf) ve o inayet içinde parlayan geniş rahmet ve o rahmet üstünde serilen ve rızka muhtaç beslemek için serpilen erzak ve umumi iaşe, öyle parlak bir Tevhid Mührüdür ki, bütün bütün aklı sönmeyen anlar ve bütün bütün kör olmayan görür.
Evet, kasd, şuur ve iradeyi
gösteren bir hikmet perdesi, umum kainatı kaplamış ve o hikmet perdesi üstünde
lütuf, tezyin, güzelleştirme ve ihsanı gösteren bir inayet perdesi serilmiştir.
O tezyin edilmiş inayet perdesi üstünde kendini sevdirmek ve tanıttırmak, nimet
ihsan etmek, ikram etmek parıltılarını gösteren bir rahmet hullesi (elbise),
kainatı içine almıştır. Ve o nurlu umumi rahmet perdesi üstüne serilen ve
merhameti ihsanı, ikramı, mükemmel şefkati, güzel terbiyeyi ve lütfu gösteren
umumi bir erzak sofrası dizilmiştir.
Evet, şu mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar; fertler olsun, neviler olsun, küçük olsun, büyük olsun, semereler ve gayelerle, faydalar ve maslahatlarla nakışlı bir hikmet kumaşından bir gömlek giydirilmiş ve o hikmeti gösterir şekildeki gömleği üstünde lütuf ve ihsan çiçekleriyle tezyin edilmiş bir inayet hullesi, herşeyin endamına göre biçilmiş ve o süslü inayet hullesi üzerine muhabbet, ikram, şefkat ve ihsan parıltıları ile nurlanmış, rahmet nişanları takılmış ve onur ve süslü, sırmalı nişanları ihsan etmekle beraber, yer yüzünde bütün canlılar taifelerine kâfi bütün ihtiyaçlarına bol bol yeter umumi bir rızık sofrası kurulmuştur. İşte şu iş, güneş gibi aşikare, nihayetsiz hikmetli, keremli, rızıkları veren yüce bir Zata işaret edip gösteriyor...
Öyle mi? Her şey rızka muhtaç mıdır?
Evet, bir ferd, rızka ve hayatın devamına muhtaç olduğu gibi, görüyoruz ki:
Bütün alemin mevcudatı, bilhassa canlı olsa, külli olsun, cüz’i olsun, bütün olsun parça olsun; vücudunda, varlığının bekasında ve hayatının devamında maddeten ve manen çok istekleri var, çok levazımatı var. Öyle şeylere ihtiyaçları var ki, en aşağısına o şeyin eli yetişemediği, en küçük isteğine o şeyin kuvveti kâfi gelmediği bir halde, görüyoruz ki: Bütün istekleri maddi ve manevi rızıkları umulmadık şekilde ummadığı yerlerden tam bir intizamla, münasip vakitte ve layık bir tarzda mükemmel bir hikmetle ellerine veriliyor. İşte mahlukatın bu ihtiyaçları ve bu tarzda imdad ve gaybi yardım, acaba güneş gibi hikmetli merhametti, terbiyeci, her şeyi tedbiri altına alan cemâl ve celâl sahibi bir Zatı göstermiyor mu?
B. N.