Ekim 2003 · s. 442 · 10 dakikalık okuma
Nazar ve Teveccüh
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE
Nazar ve Teveccüh
Bakma, göz atma, mülahazaya alma, iltifat etme diyeceğimiz "nazar" kelimesiyle; yönelme, yakınlık duyma, iltifatta bulunma, sevme veya sevgi emareleri izhar etme... manalarına gelen "teveccüh" sözcüğü bir anlamda aynı şeyleri ifade ediyor gibi olsalar da, pek çok farklı yanları bulunduğu açık, birleştikleri noktalar da az değil.
Ayrıca bu kelimeler, Zat-ı Uluhiyet'e nisbet edilince farklı, yaratıklara isnat ettiğimizde ise daha farklıdırlar. Veya biz, böyle bir nisbet ve isnatla onlara bu farklı manaları yükleriz: Cenab-ı Hakk'ın nazar ve teveccühü, umumi bir feyiz ve bu celali bakış içinde rahmet edalı belli eşya ve eşhasa hususi bir mevhibe şeklinde tahakkuk eder; yaratıklarınki ise, bir kabile, bir meraya ve mecali olabilme mahiyetinde gerçekleşir.
Allah her şeyi var eder, var ettiklerinin bazılarını hususi donanımla şereflendirir; sonra da onların istidatlarına göre teveccühte bulunup -tahsis Kendine ait- belli özellikleri itibarıyla onları ekstra mevhibelerle serfiraz kılar. Evet O, umumi himaye, sıyanet, rahmet, şefkat ve inayet... gibi celali ve vahidi nazarıyla her şeyi görüp gözetmenin yanında, bazı kimselere özel iltifatı, kendine yaraşır şekildeki muhabbeti, fevkaladeden merhamet ve şefkati gibi... cemali ve ehadi teveccühlerde de bulunur. O, bütün varlık ve hadiselere kuşatan bir nazarla baktığı aynı anda -ki O her zaman böyle bakmaktadır- değişik cins, tür, fert ve fertçiklere de, konum, kabiliyet ve istidatlarına göre nazar eder; hal, kal ve ıztırar diliyle isteyip diledikleri her şeye cevap verir ve -hikmetine bağlı istisnalar mahfuz- hiçbir varlığı da mahrum bırakmaz...
Nebinin nazar ve teveccühü ise, bütün o harikulade istidadı ve o fevkalade kabiliyetiyle Hakk'a yönelme, zahir ve batın havassıyla O'nun marziyyatının peşinde olma, hatta tamamen O'nun hoşnutluğuna kilitlenme; teşrii ve tekvini emirleri düzgün okuyup doğru yorumlama, Allah haklarını her şeyin üstünde tutma, ilahi mesajların ışığı altında ümmetini dünyayı imar etmenin yanında ebedi saadete ehil hale getirme, getirip öteye hazırlama, sıradan insanlara hakiki insan olma ufkunu gösterme, Cennet yolunda arkasındakilere rehberlik yapma... gibi icmali hususlardan ibarettir.
Daha önce de işaret edildiği gibi, Cenab-ı Hakk'ın kainat, eşya ve içindekilere (masiva) nazarı, cemal, celal, kemal edalı ve tenzih televvünlüdür ki, buna "nazar-ı amm" ve bu nazardan meydana gelen feyze de "feyz-i umumi" denilir. Aynı zamanda böyle bir nazar ve muhit bakışa "vahidiyet tecellisi" de diyebiliriz. O'nun imkan alemlerine teveccühü ise, daha ziyade rahmet, hikmet, inayet, şefkat edalı ve adalet şivelidir. Her şeyi merhametle görüp gözetme, hikmetle yerli yerine koyma, şefkatle kayırıp sıyanet etme ve adaletle her hak sahi-binin hakkını koruyup bütün varlığı kuşatacak şekilde bir denge vaz'etme... gibi külli ve celali teveccühlerinin yanında yine kendi meşiet tezgahından çıkmış farklı donanımlı, farklı zevat ve özel mahiyetlere, hususiyle her bir ferdi başlı başına birer nev' konumunda bulunan insanlara ve onlar içinde de enbiya, asfiya ve evliya... gibi belli mazhariyet sahiplerine has bir teveccühü, farklı bir iltifatı, daha engin bir rahmeti ve fevkaladeden bir inayeti vardır ki, buna da "ehadiyet tecellisi" denegelmiştir.
Hazreti Feyyaz-ı Mutlak, kuluna böyle bir teveccühte bulununca, onun mecazi mahiyeti sayılan vücud-u cismanisi adeta silinir gider ve onun yerini bir vücud-u cavidani alır ki, bu sayede talib veya salik bir hamlede ve bir nefhada hemen muhlasin ufkuna yükselebilir. Bu şekilde ekstra bir mazhariyet, ilimle, hatta "ilmü'l-yakin"le elde edilmesi muhtemel makam ve payelerden çok farklıdır. Böyle bir nazara ehlullah, "tecelli-i ilim" demişlerdir ki, "ilm-i ledün" dalga boylu böyle bir teveccüh sayesinde birdenbire her şeyin mahiyeti değişir; insan adeta melek oluverir, cisim ruh keyfiyetini alır, ateş "berd ü selam"a dönüşür, tuzlu deryalar kevser ırmakları haline gelir, zehir de panzehire inkılap eder.
Böyle bir nazarla taltif edilen salik veya talib, batıni duygularının inkişafıyla bir kalb ve ruh kahramanı olma ufkuna ulaşır; Arz'da bulunduğu aynı anda semavilik soluklar ve Hakk'ı gösteren bir mir'at-ı mücellaya dönüşür. Bu mazhariyeti ifade sadedinde bir hak dostu:
"Nur-u Hak akseylese pür-nur olur dil hanesi,
Saf cevher sureten bulur bu ten kaşanesi" der.
Ne var ki, böyle bir mazhariyetin temadisi de esma ve sıfat alemine, ihtiram ve intizar içinde mütemadi nazara, daire-i uluhiyete karşı da ubudiyet, ubudet çerçevesinde tam teveccühe vabestedir. Marifet ufkunda muhabbet duymuş, aşk u şevk zirvesinde ruhani zevk yudumlamış kimseler için Hak kapısında, Hakk'a teveccühte bir yorgunluk ve usanma söz konusu olmasa da, bu ölçüde marifetten nasip alamamış mübtedilerde bazen gevşemeler olabilir. Bu itibarla da, Hak rızası ve O'nun muhabbetine talip olanlar, ne olursa olsun o kapının önünde her zaman iki büklüm bulunmalı ve asla melalet ve ülfete girmemelidirler. Zaten, Cenab-ı Hakk'ın teveccühlerinin temadisi de buna bağlıdır. "
Evet, O'na teveccühte kusur eden, nazar-ı merhamet ve şefkatten mahrum kalır; ubudiyetle O'na yaklaşma azminde olmayan da ma'ruz-u hizlan olur. "
Aslında, ilahi varidat da ancak, Cenab-ı Hakk'a tam teveccüh, teveccühte devam ve O'nun da bu mütemadi yönelişe karşı merhamet teveccühleri sayesinde gerçekleşebilir. Aksine kalb, masivadan (O'ndan gayrı her şey) arındırılmadıktan sonra ilahi nazarda da -rahmetinin vüs'ati ve gazabına sebkati araya girmezse- temadi söz konusu olmayabilir. Her şeyden evvel, daimi teveccüh ve sürekli murakabe her maksada ulaşmada ve her engeli aşmada en önemli bir dinamiktir. Salik ve talib, zahiri sorumluluklarını yerine getirmeye çalışırken teveccüh ve murakabede de kusur etmemelidir ki, vefa, sadakat ve sebata esip gelen meltemlerden mahrum kalmasın.
Cenab-ı Hakk'ın rahmani nazar ve teveccühünün bazen umumi, bazen de hususi olduğunu daha önce hatırlatmıştık. Ne var ki O, her şeyde esbabı izzet ve azametine perde yaptığı gibi, değişik konumdaki kullarına bir kısım iltifatlarında da bazen bir nebi, bazen bir veli ve bazen bir üstadı perde yapabilir; yapar, hediye ve behiyyelerini onların eliyle bu kabil muhtaç ve muntazırlara sunar. Böyle bir muamele O'nun tarafından nebiye, veliye ve üstada bir taltif işaretlemesi sayılmasının yanında, bazen de sail ve talib için bir imtihan vesilesi olabilir. Ancak bütün bu verip almalarda nazar ve teveccüh Hakk'a olmalıdır. Bu arada şayet zahiri esbabın eli öpülecekse, o da yine sırf bir vasıta olma mülahazasıyla öpülmelidir. Aslında işin arkasından gaflet edilmeden o el her zaman öpülmelidir; zira ona ihtiram, onun eliyle bize ulaşan marifet, mevhibe, nazar ve teveccühe, dolayısıyla da bütün nimetlerin, inayetlerin, riayetlerin kaynağına bir ihtiramdır.
Türkçemizde, "Müridden hizmet, mürşidden nefes", "Dede himmet, oğul gayret", "Teveccüh et, teveccüh bul"... türünden söylenmiş çok güzel sözler vardır ki, bunların hemen hepsi aynı mülahazaya racidirler. Zahiri esbab kendi çerçevesinde, Hazreti "Müsebbibü'l-Esbab"da kendi müessiriyetinde kabul edildikten sonra, ne nebiye, ne meleğe, ne de herhangi bir hak dostuna saygı nazarı ve ihtiram teveccühünün zararı olmasa gerek; zarar esbaba tesir-i hakiki vermede, halk, ibda, inşa, ihya, imate ve terzik gibi ilahi ef'ali canlı-cansız sebeplere taksimdedir.
Bizim tevhid telakkimize göre, makro alemden normo aleme, ondan da mikro aleme kadar meydana gelen bütün değişim ve dönüşümler O'nun teveccühünden, bütün görülüp gözetilmeler de O'nun her şeye nazarındandır. Her zaman şahit olduğumuz bu muttasıl ve muhit tecelli ve bu tecelli ile varlığın mahiyetinde görüp temaşa ettiğimiz mütemadi tebeddül, tegayyür, elvan u eşkal bütünüyle O'nun teveccühünün asarıdır. Eşya ve hadiselere bu şekilde nazar ve teveccüh bir "hüda", mülahazalarımızın onların zatlarına bağlı kalması ise bir "heva"dır. Gözü Hakk'ın eserlerinde, gönlü onların ötesindeki -tabii herkesin ilim ve yakinine göre- ef'al, esma, sıfat ve hatta Zat mülahazasında olan basiretli bir salik, oturur kalkar "
Aslında, böyleleri neye nazar ederlerse etsinler, bakıp gördükleri nesneleri cismaniyet darlıkları içinde değil, "hakikat-i nefsü'l-emriye"lerine göre müşahede ederler. Aksine, Hakk'a teveccühü yamuk-yumuk, eşyaya bakışları da maddiyatları itibarıyla olan vech bilmez yüzsüzler hiçbir şeyi doğru göremez ve doğru değerlendiremez; zira, Hak nezdinde yüzü olmayanda -basiret manasında- göz de olmaz; gözü olmayanlar nazar bilmez, nazar bilmeyenlere de nazar edilmez. Her şeye, hususiyle de insan mahiyetine ve insan simasına basiretle ba-kabilenlerdir ki, bu aynalarda her zaman ilahi isimleri temaşa eder, Müsemma-yı Akdes marifetine dalar; latife-i rabbaniyenin gözüyle sıfat-ı sübhaniyeyi müşahedeye koşar, çok defa dehşetlere kapılır, sırrın temaşa ufkundan öteleri, ötelerin de ötelerini seyir iştiyakıyla şahlanır ve sürekli kalak ve heyman arası gel-gitler yaşarlar.
Bütün peygamberlerin, hususiyle de Sultan-ı Enbiya (aleyhi ekmelü't-tehaya) Efendimiz'in O'na nazar ve teveccühünde iki durum söz konusudur: Nebi (aleyhi efdalü's-salevati ve ekmelü't-tahiyyat), misyonu ve o aşkın marifet ufku itibarıyla O'na bütün kevn ü mekanların Rabbi olarak bakar, bütün varlık ve hadiseleri bu engin mülahazaya bağlı olarak değerlendirir; kainat kitabının okuyup anlayan bir mütalaacısı, bir baştan bir başa bu alem sarayının serrehberi, eşya ve hadiseler meşherinin/meşherlerinin bülendavaz bir dellalı, kulluk hakikatinin en halis temsilcisi, ebedi saadet yolunun yanıltmayan rehnüması... olma gibi külli ve umumi nazarının yanında, Efendimiz'in kendi hususiyetinden kaynaklanan özel istekleri, kimsede görünmeyen farklı arzu ve talepleri de vardır ki, buna da O'nun, -Hazreti Vahid ü Ehad'in nazar ve teveccühüne mukabele-i kamile ve müvacehe-i tammesi mahfuz- cüz'i ve hususi, fakat ekstra istimdatları nazarıyla bakabiliriz.
Ayrıca, O'nun bu tür Hakk'a nazar ve teveccühleriyle beraber bütün cin ve inse, hatta bütün varlığa karşı, aldığını tevzi etme, muamele gördüğü gibi muamelede bulunma manasına külli ve umumi bir rahmet, şefkat, inayet ve riayet teveccühleri de vardır ki, bazen -Allah'ın izniyle- kömürü elmasa, taşı-toprağı altına ve taştan daha katı yürekleri de balmumuna çevirebilir. Hatta, kibir, zulüm, bakış zaviyesindeki inhiraf ve atalarını tak-litle körelmiş vicdanları birkaç dakikalık huzur insibağıyla sahabi ufkuna yükseltebilir ve böyle bir kutlu buluşmaya kadar yerlerde sürüm sürüm sürünen canlı cenazeleri ruhlarında seri bir metamorfoz geçirmişçesine kamil insanlar semasının üveykleri haline getirebilir.
Ulema-i amilin ü muhlasin ve evliya-ı kamilinin de, Hakk'ın halifeleri ve O'nun da varisleri olmaları itibarıyla, Hakk'a bakışları tam, teveccühleri muhlisane ve ihatalı, arkalarındakilere nazarları da -biavnillah- müessirdir. Bunlar, gönüllere nüfuz etme, ruhları yönlendirme ve Hakk'ın müsaadesiyle bazı tabiatları değiştirip dönüştürme mevzuunda icraat-ı sübhaniyenin birer perdedarı mesabesindedirler ki, tasavvufta "nazar" dendiğinde de işte böyle bir teveccüh anlaşılmaktadır.
Onlar bakarken yukarı alemlere de, aşağı alemlere de gözleriyle değil basiretleriyle bakarlar. Göz ancak, şu cevher u araz, şu elvan u eşkal alemini görebilir. Basiret ise, mülkle beraber melekuta, mavera-i tabiata ve hakikate nazırdır. Zira o, melekutun ilk rasathanesi sayılan "latife-i rabbaniye" gibi zahir ve batının iltisak noktası ve Cenab-ı Hakk'ın da nazargahı sayılan fuadın görmesidir. İnsan kendi nihai ufkunu ancak o rasathaneden temaşa edebilir; ilahi feyiz sağanakları boşalınca oraya boşalır; Hazret-i Müşahid-i Ezeli'nin insanlarla olan muamelesi de oranın mamur veya harabe olmasına göre cereyan eder. Bu itibarla, her zaman insanın nazarı O'nda, gönlü de O'na tam müteveccih ve mütemadi bir bekleyiş içinde olmalıdır ki, hep lal ü güher yağsın o beyt-i Huda'ya ötelerden.
Enbiya ve hakiki evliyanın bakışları, teveccühleri böyledir; onlar ilahi feyizlerin ümmet ve müntesiplerine sirayetleri adına da birer nurani vasıta mesabesindedirler. Sadece nazar değil, el tutmak, sohbetinde bulunmak, onun atmosferini paylaşmak birer sirayet vesilesidir. Bütün tasavvuf yollarında nazara önem verilmekle beraber, Mevlevi ve Melamilerde onun daha özel bir yeri vardır. Bunlar arasında, nazarı seyrin bir rüknü görenler de olmuştur ki, onlara göre talib veya salik, üstad ya da mürşidin bir nazarıyla -biiznillah- cezb u incizab ufkuna yükselir ve çok uzun seyr ü süluklara vabeste ruhani mesafeleri birden kat'eder ki buna "nazar-ı hakani" derler.
Sofiler arasında nazarı, mürid, talib veya salikin ayağını basacağı yere kilitleyip (nazar ber kadem) kendisini dağınıklığa götürecek ağyara karşı bütün bütün kapanma şeklinde yorumlayanlar da olmuştur. Bence bu, biraz da "nazar-kadem" ufkuna ulaşmış müntehilere has bir durumdur. Umumun Cenab-ı Hakk'a nazar ve teveccühü ise, herkesin istidat ve kabiliyeti ölçüsünde, esma ve sıfat ufku itibarıyla O'nun tasarruf ve icraatını kavramaya çalışma, aczini, fakrını idrak etme, nisbeten de her zaman vicdanında duyup hissettiği bir istinat ve istimdat noktası arama hissiyle O'na dayanma, O'ndan medet isteme, böyle bir bakış ve teveccühe lütfedilen mevhibeleri şükranla karşılama, şevk ile "mezid" avlama şeklinde gerçekleşmektedir ki, böyle bir nazar herkese açık olmanın yanında alayiş ve gösterişten uzak bulunması itibarıyla da daha emin görülmektedir.